'Bir bakışı vardı, bakınca içimde fırtınalar kopartan...'
Sabah sabah elimde telefon bölüm dersinin başlamasını beklerken sosyal medyadaki söz sayfalarımdan birinde paylaşmış artık bu kişi her kimse. Ama hoşuma gitmedi diyemem. Aşık gibi paylaşımları vardı. Güzel sözler yazıyordu. Ona mı ait bilmiyorum ama eğer ona aitse bence aşıktı. Aşkı kitaplarda okurdum ve annemle babama şahittim. Oradan biliyorum şahsen. Annem de hep babama baktığında, 'Türk kahvesi renginde bir okyanus görüyorum, beni acımasızca dibine çekiyor,' derdi. Buradan biliyordum işte, bir bakışın, gözlerin ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu.
Aslında bu kişi sürekli aşk paylaşımlarında bulunmuyordu. Bazı sözleri vardı mesela, insanı düşündürten. Kelimelerle oyun oynuyor gibiydi. Kelimeleri kendine hapsetmiş, okuduğun zaman farklı bir anlama geliyordu yazdığı her kelimesi. Mesela çok eski bir paylaşımı vardı. 'Ruhun ellerinde bedeni oynatandı aslında yaşadıklarımız. Ruhtu kendini oyuncak eden bedene. Bedendi elinde balonuyla dört duvara hapsedilen.'
"Of of!" dedi Işık yanıma gelip telefonu elimden alarak. Masamın üzerine bırakıp sandalyesini yanıma çekti. Bir haftadan beri Tufan denilen mal metal erkeği yüzünden çocukluk arkadaşımı tanıyamaz hale gelmiştim.
"Giderlerim bile bana küstü Beste bebeğim," dedi sessizce, "Gider yapacak halim kalmadı."
"Vah vah," dedim karşımda arkadaşım değil de ölmek üzere olan hastanın beyin filmi duruyormuş gibi, "Kıyamadığım Işık perisi, arkandan çok ağlayacağım."
"Ne diyorsun Beste bebeğim ama ya!" diyerek kızdı. "Ne diyeceğim," dedim gülerek, "Ölmüşsün arkandan ağlayanın yok."
Ben diğer kızların sabah mahmurluğunu incelerken, "Ağlarsa anam ağlar, Mısra teyzem bebeğim, Beste bebeğim ve ressamlık bebeklerim ağlar, gerisi yalan ağlar zaten," dedi. Ona doğru dönüp konuşacakken sınıfımızın üç erkeğinden Tuğra bağırdı. "Biz de geldik ressamlık sınıfına, dedik burada deli çok, eğlence eksik olmaz, halaysız gün geçmez ama yanılmışız. Cenaze evi mi bu sınıf?" Aralarda gezmeye başladı. "Öldünüz mü? Kim öldü? Deden mi?" Nevin'e baktı. "Komşu teyzenin görümcesinin eltisi mi?" Elif'e baktı. "Yoksa dedenin askerlik arkadaşının karısının amcasının oğlunun torununun dünürü mü?" Esma'ya baktı, sonra bana döndü. "Kim öldü Beste?" Işık'a baktı. "Aa," dedi hayret ederek, "Galiba Işık'ın teyze oğlunun kaynanasının alt komşusunun kayınbiraderinin askerden yeni gelen oğlunun üst komşusu ölmüş? Yüz ifadesinden bunu anlıyorum şahsen." Kendini gösterdi. "Şahsen bu benim düşüncem. Başkası da ölmüş olabilir." Esma gülerek bize döndüğünde, "Kendisi öldü," dedi.
"Mal mısın oğlum sen?" dedi Işık giderlenerek. "Aha kimse ölmemiş. Ressamlık kızı gider yaptı," dedi Cihan ayağa kalkarak. Telefonundan Arnavut halayı açıp Tuğra'ya serçe parmağını uzattı. "Kenk bunlar şehadet şerbeti içmiş, takıl serçe parmağıma, hayatını yaşa." Sesi duyan kızlar sanki şey gibi, guguk kuşunun saat başı gelmiş gibi ayağa kalktılar. Ama halay başını erkeklere vermeye niyetim yoktu. Kravatımı çıkartıp Cihan'ın serçe parmağına serçe parmağımı geçirerek hayatımı yaşamaya başladım.
"Huhhu!" dedi bana bakarak, "Beste kızanım, bilirsin bizim havaları?"
"Babaannem Arnavut gülüm, devamke," diye bağırdım sınıfı karış karış gezmeye başlayarak. Ben, Cihan, Tuğra, Işık, Esma şeklinde devam eden sıraya tüm sınıf katıldı, Berkcan hariç.
"Kalksana kızanım," dedi Cihan Berkcan'ın yanından geçerken. Elinde kalınca bir kitap vardı ve siyah kemik gözlük takmıştı. Bir eli kitabı tutarken diğer eli çenesinin altında filozof filozof takılıyordu.
"İstatistiklerime göre, halay çeken insanlar ileriki yaşlarda diz ağrısı yaşamazmış." Yüzündeki ciddi ifadeye haykırarak gülüp, "Kanlıca deryalar," diye devam ettim. Bir de baktım ki Berkcan filozof asistanı gözlüğü çıkartıp Tuğra ve Cihan arasına girmeye çalışıyordu.
"Git lan," dedi Tuğra kızarak, "Sıramı vermem."
"Serçe parmağımı bırakırsan seni mahalledeki halaycılık sektörüne rezil ederim kenk," dedi Cihan. Ne garip tipler amk. Tipleri de aslında hiç öyle durmuyor ama keyfe keder bro. Kralına değil, alayına gider.
Berkcan sıranın sonuna geçti, tam oynamaya başlayacaktı ama hocamız Canan içeriye girince müziğin sesi kapatıldı ve herkes yerine geçti. "İkimizde bir boydayız," diyerek bir eli belinde, diğer eli havada ağır bir şekilde öğretmen masasına yürümeye başlayan Canan hocaya hepimiz gülmeye başladık. Fönlü saçları ve ince gözlükleri halay havasına gitmemişti şahsen ama omuzları kendinden bihaber hala oynuyordu.
"Bugün basit çizimler yapacağız halay başı çorbaları," dedi gülerek. Ara başı, Arap aşı falan duymuştum ama halay başı çorbası nedir amk? Sınıfa giren herkes kafayı mı buluyordu? Eğer buluyorsa ben neden bilmiyordum? Benim kafam güzel miydi? O zaman neden hep bu havadan takılıyordum? Benim kafam hep mi güzeldi? Binlerce dansöz var mıydı?
Basit çizim dediği harbi basit, 10 dakikalık çizimi bitirip hepimiz halay başı çorbası olarak başka çizimlere geçtik. Mola saatine kadar beyaz doktor önlüğüm ve ben çizimlerimizi yapıp mutluluktan mesut olurken halaylar içimde çalıyordu. Ara sıra kravatımın ucunu yakalayıp iki sallayıp yerine bırakıyordum. Gözüm Işık bebeğime takıldı, masum masum çizdiği sayfayı inceliyordu ama gördüğü çizim değildi. Tamamen Tufan metalcisini görüyordu kalbi kadar temiz ve muntazam çizimli sayfada. Anam bize anadan yadigardı çizim yapmak. Mehtap teyzemle annem de bu bölüm mezunuydu ve annem fabrikada kalıp tasarım bölüm şefiydi. Mehtap teyzem de uzaktan çizim yaparak çalışıyordu. Yani fabrikaya gelmiyordu ama bilgisayarda çizip anneme mail atıyordu falan.
Silgimi Işık'ın masasına attığımda irkilerek bana doğru döndü. "Ay pardon bebeğim," dedim ciddi ciddi, "Yanlışlıkla düştü silgim masana."
Sakince silgiyi uzattıktan kısa bir süre sonra mola saati geldi ve Işık'ın üzerindeki ölü toprağı gitti. Bir anda ayaklanıp üstünü başını, falan düzeltmeye başladı. "Aha valla kaybettik bu kızı," dedi Nevin yan masamdan. "Aşktan kim kaybetmiş aşkım?" diye sorunca Elif, Esma'ya baktım. "Sence kaybeden var mı Esma?" diye sordum imalı bir şekilde, "Görümcene anlatmak ister misin? Hem sen de kalk bakayım, şöyle bir silkelen, kendine gel, ikizim görecek seni birazdan." Çizim yaparken uzun saçlarını kalemle tepeden toplamış, gün yapacakmış da cam silen ev hanımı görüntüsü veriyordu. Kalemi çekip saçlarının savrulmasına izin vererek Işık'ın koluna girdim.
"Kız güzelim değil mi?" diye sordu kantine girmek üzereyken. Yüzlerce sapığı olan kız soruyordu bu soruyu, hiç utanmıyordu, azıcık utanırdı. "Hiç kızgın değil misin?" dedim yüzüne baktığımda.
"Uğur konusunda diyorsan eğer, giderimi yapıp şeklimi ortaya koyacağım öncelik olarak ama bu demek olmuyor ki kalplerimiz bir olmasın." Yine bir vah vah vakası.
"Geçmiş olsun gardaş," dedim kıromen gibi, "Karındaşlarıma beyaz kıro atleti götürmeyeceğim ama sanırım sen aşktan müebbet yatarken beyaz sütyen getireceğim."
"Hayatı dalga bu kızın." dedi masamıza geçtiğinde. Reis ve çetesi henüz yoktu.
"Dalgalanıp da vurulan sensin bebeğim Işık. Durulamadığın için vuruldun gittin. Gidiş o gidiş, patladı gitti." Diğer kızlar yanımıza geldiler ve tam oturdukları esnada arkalarındakileri gördük.
Reis Poyraz ve çetesi gelmişti. Tufan da tabi ki buradaydı. Işık bilerek tam onların karşısına denk gelecek şekilde oturmuştu ki, Tufan da onun tam karşısına denk gelecek şekilde oturdu. Reisin önüne çocuklardan birisi çay getirdiğinde göz göze geldik. Yalnız, şerefsiz falan ama göz rengi güzelmiş. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler. Yada Sezar'ın hakkını Sezar'a ver. Verdim gitti. Güzel gözleri var kaynak metalcisinin.
"Acıkanlar ve daima kantin sırasından nefret edenlere duyurulur," dedi Nevin, "Lan bu sıra bitmez, aç kaldık, iyi mi?" İleride Uğur uğursuzunu görüp el işaretiyle yanımıza çağırdığımda Nevin cebinden para çıkarttı. "Uğur, ablacım sana güveniyorum," dedi yakasına yapışarak, "Bu düşmanları ancak sen alt edebilirsin." Sessizce devam etti. "Reis ve çetesine karşı tek başına savaşmış ve kanını yerde bırakmamış tek vatan evladı olarak kantin sırasına gir ve bana çikolata al..." Arkadaş çikolatayla karın doyacağını sanıyordu da. Ciddi bir şekilde gaza getirdikten sonra yakasını bıraktı. "Hadi bakalım minnoş bey, görelim boyunuzu posunuzu. Hem sırada bir sürü kız var bak, gidip biraz centilmen erkek rolü çak da kızlar da yesinler." Uğur garibim tek kelime bile edemeden kantin sırasına yollandı. Sıradaki kızlara bir şeyler söylüyordu, ben de ona bakıp gülüyordum.
"Mal çocuk," dedi Işık kardeşi için. Her an boğazını sıkıp sıkıp bırakacak, işkence edecek gibi duruyordu. Ona bakacağım zaman gözüm reisin masasına takıldı ve ikinci kez göz göze geldik. Bakışlarımı çekip Işık'a bakacaktım ama yine kısmet olmadı. "Selam kızlar," diyen ikizlerin abisi Aydın Alparslan'ın sesini duyduğumda onlara baktım. Biz ikizdik ama onlar ikiz gibi bir arada duruyorlardı sürekli.
"Selam," dedik hepimiz ve yanımıza oturdular. Tabi Ayhan Mete Esma'nın yanına geçip cebinden yine Antep fıstığı çıkarttı. "Gönlümün yar ve yardımcısı, seni kantin sıralarında heba edemem, bilirsin. O yüzden babam markete gidince ilk işi sana Antep fıstığı almak..."
"Hassiktir," dedi Aydın Alparslan gülerek, "önce annemin dediklerini almasın da göreyim. Araya sıkıştırıyor işte Antep fıstığını da. Yoksa adamın beynini yiyorsun."
"Çaktırmasana amk," dedi dudaklarını kıpırdatmadan sessizce. Hepimiz gülmeye başladık. "Lan sanki kız senin yaptıklarını bilmiyor. Dua et senin sapıklığın yüzünden okulu bırakmadı bu kızcağız. Koca sene kızın dibinde bittin, hala bitiyorsun göt biti." Aydın Alparslan çok haklıydı. Esma yüz vermedikçe Ayhan Mete yan sırasına oturuyordu, sırasına veya defterlerine güzel sözler falan yazıyordu. Bana kalırsa her kız böyle şeylerden hoşlanırdı ve Esma da bundan hoşlanıyordu. Bir gün Ayhan Mete ona böyle yavşamayı bırakırsa hayatında çok büyük eksiklikler olacaktı. Beste olduğum kadar eminim.
Mola bitip herkes bölümüne gitmeye başladığında Ayhan Mete bizimle bölüme kadar çıktı. Aydın Alparslan'a onca merdiveni çıkmak istemediği için bina çıkışında ikizimi bekleme kararı almıştı. Canan hocayla devam eden bölüm dersimiz halay başı çorbaları olarak çizimle başlamıştı ancak Canan hoca bizi durdurup konuşmaya başladı.
"Halay başı çorbalarım, az önce müdür yardımcısından bilgi geldi. Bu sene başlamayı planladığımız bir proje vardı. Hani bu ilkokullarda yapılan kulüpler oluyor ya, spor kulübü, müzik kulübü gibi, bu sene öyle bir şey olacak." İlkokul çocuğuna benziyor muyuz? diye bağırmak geldi içimden ama kıyamadım, hoca çok masum anlatıyordu. "Sizden ricam öğlen molasına kadar karar vermeniz. Kulüp isimlerinin yazdığı kağıdı bırakıyorum, herkes bir seçim yapsın ve mola saatinde bana bildirin. Ben şimdi siz seçim yaparken gidip bir çay daha içeyim." Biz akıllı uslu öğrenciler olduğumuz için sürekli başımızda durmuyordu. Canı sıkılınca biz çizim yaparken sınıfı bırakıp çay içip geliyordu.
"Neymiş kulüpler?" diye sordum Cihan'a.
"Aboveee, bir sürü kulüp var ama halay kulübü yok aga. Ben hiçbirine girmem bunların," dedi isyankar isyankar. Tuğra elinden kağıdı alıp okumaya başladı. "Satranç, olmaz. Futbol, artı sonsuz. Basketbol, kıçımın yan duvarı. Müzik, sadece halay olursa olur. Kütüphane, ben almamayım. Gezi, hayatım gezmek." Şeklinde hem kulüpleri okuyup, hem kendince yorumlarda bulunarak hepsini bitirmişti.
"Ben satranca giderim, gelmek isteyen?" diye sordu Nevin. Akıllı kız tabii, düşünmeyi sever. Mesela tavşanlar neden havuç yiyor ama kulakları uzun sorusuna hâlâ tam olarak cevap bulmuş değil. Esma ve Elif de ona katıldı ama benim satranç bilgim babamın öğrettiği vardı. Bana göre fazla düşünce olduğu için gitmek istemedim. İleride yeterince kafa patlatıp fabrikayla uğraşacağımız için bu yaşta kendimi kasamazdım.
"Beste bebeğim?" diyen Işık'a baktım, "Biz de aynı kulübe gidelim o zaman. Ayrılmayalım."
"Şey yapalım o zaman," deyip masama doğru eğildim, "Kütüphaneye ne dersin? Bence güzel olur. Bu okulda kaç kişi kütüphane kulübünü seçer sence? Bence çok az. Rahat oluruz."
"Işık bunu likeledi," dedi baş parmağını kaldırarak. Cihan herkesin hangi kulübü seçtiğini kağıda yazdıktan sonra çizime devam ettik. Mola saati geldiğinde çokça acıkarak önce kantine baktık, fazlasıyla doluydu. Sonra yemekhaneye baktık ama orası da çok doluydu.
"En iyisi gene döner yemek," dediğinde Elif bahçeye çıkıp çıkışa gittik. Dönerci de kalabalıktı ve sırayı beklersek mola bitecek, biz aç kalacaktık.
"Okçubaba'nın oradaki dönerciye gidelim bari," dedim yürümeye başlayarak. İkizime mesaj atıp oradan döner alacağımızı söyledim.
Okçubaba okula yakın bir parktı, reisler genelde burada takılırdı ve tam karşısında Bursa surları mevcuttu. Bizim okul bu kadar tarihi bir bölgede yer alıyordu. Kıymetini iyi biliyorduk. Surların oradaki dönerciye girip yemeklerimizi söyledik, beklemeye başladık. O esnada Işık bebeğimin ela ela gözleri ela ela aranarak Tufan metalcisine bakıyordu. İşimiz işti. Bu böyle devam ederse bebeğimi kaybedecektim. Nasıl bu kadar takıldı, onu da anlamıyorum. Ruhunda anası gibi aşk yatıyordu. Mehtap teyzem de aşkı severdi. Aşkı çok sevdiği için Atakan amcamla liseden süregelen aşklarını yaşamaya devam ediyorlardı. Engel miydi mesafeler aşk yoluna, meşk yoluna?
"Döner," dedi Elif, "Hamburger, midye, lahmacun..." Gözlerini kapatıp havayı koklamaya başladı, "Hepsini yemeyi çok seviyorum."
"Midemdeki aç ayılar, 'Yimek, yimek,' diye böğürüyorlar lan resmen," dedi Nevin onu destekleyerek. Ardından Esma konuştu. "Cantık, pide, İskender... Oh ne güzel böyle fastfoodlar abi ya. Çok iyiler. Sebze sevmiyorum. Sebzeye hayır."
"Hop dedik oğlum lan," dedim fastfood aşklarını durdurmak için, "Hepsini yiyin ama abartmayın. Sebze yemeden olur mu hiç? Buğdayus gezegeni çarpmış sizi."
"Buğdayus ne be?" dedi Elif.
"GDO'suyla oynanmış başağa benzeyen ama aslında organik olmayan buğday. Adını Buğdayus koydum, fastfood yemekleri olan gezegen. Sürekli yenmez kızım, sebze de önemli. Anam böyle öğretti bize," deyip Esma'ya baktım, "Bize gelin geleceksen lütfen ama lütfen annenden sebze yemekleri öğren kıyamadığım. Bizimkine koy fastfoodu şikayet etmez ama anam oğluna iyi bakmıyorsun diye elinden alır."
"Of Beste ya," dedi utanarak. Utanır tabii ki ama neticede gönlü var, ben biliyorum. Neyin nazını yapıyor, onu bilmiyorum.
Yemeklerimizi yemiş, molayı son dakikasına kadar kullanmış, okula geri dönmüş ve derse tekrar başlamıştık. "Karnı tok Halay başı çorbalarım, herkes yazıldığı kulüp için bugün okul çıkışı söylenilen yere gidecek. Futbol ve basketbol, spor salonuna. Satranç, teknik lise binasına. Kütüphane zaten kütüphaneye. Gezi, sosyal tesislere..." diye diye herkesin gitmesi gereken yeri söyledi. Aslında gezi kulübüne de gidebilirdik ama sadece bizim sınıftan zaten 10 kişi adını yazdırmıştı. Kalabalığı hiç sevmezdim, öyle yerlere gelemezdim. Ben sonbaharda dünyaya gelmiş bir adet Beste Dinçsoy, her ne kadar arkadaş ortamlarını, düğünleri ve halay çekmeleri sevsem bile yalnızlığın bana verdiği huzuru da çok severdim.
"Işık bebeğim, hazır mısın kütüphanede yalnız kalmaya?" diye sordum kütüphaneye giderken.
"Hazırım Beste bebeğim. İyi oldu, bari biraz kafa dağıtırız orada..." Molada Aydın Alparslan ve Ayhan Mete yanımıza geldikleri zaman onların hangi kulüpleri seçtiğini hadsizce sormuştum. Tabii ki futbol kulübünü seçeceklerdi. Evvel ezelden beridir babamla maç yapar, ben babamla takım olurken bu ikisi takım olurdu. Genetiklerinde futbol oynamak vardı. Ben de severdim ama bir erkek kadar değildi.
"Valla tam tahmin ettiğim gibi, kimse olmayacak." diye sevinmeye başlamıştım.
Çabuk sevindin Beste. Galiba. Bence galiba fazla oldu. Bakın burada kimler var? Şukufe, sen niye tribe girdin şimdi? Sabah gözlerinin güzelliğine sadece sen mi baktın kız? Sen de mi gördün gözlerini? Düştüm ben, göremedim. Mal mısın Şuko sen? Ruhuma Fatiha.
Şukufe'yi hakkın rahmetine gönderdiğimize göre asıl konuya geri dönelim. Kütüphaneye girdik ve tam seviniyordum ki, karşımıza Tufan ve reis Poyraz çıktı. Anında Işık'a baktım, gözlerindeki ledli lambalar yandı. Mal metal erkeğine bakarken tebessüm etmemek için zor tutuyordu kendini ve dirseğimle karnına dokunup kendine gelmesini istedim. Ressamlık kızısın oğlum sen, bir dur.
"Buyurun çocuklar," dedi kütüphane görevlisi. "Biz kulüp için gelmiştik," derken masaya doğru döndüm. Ben bedenim ve bakışlarımla beraber masaya dönmüştüm ama Işık dönmemişti. Onu da zorla döndürdüm.
"Hangi bölüm ve hangi sınıf?" diye sorduğunda dudaklarımı araladım ancak ben cevaplamadan arkamdan cevap geldi. "11/Ş, Makina ressamlığı." Şerefsiz ses. Şerefsiz karizmatik ses. Sen ölmüştün Şukufe? Dirildim amk.
Arkamı döndüğüm zaman bedenlerimiz arasında ufacık, gözlerimiz arasında minicik bir mesafe vardı. Reis Poyraz tam arkamda dikilmiş, hadsizlercesine bana sorulan soruyu cevaplamıştı. 'Ne haddine sorumu cevaplarsın?' gibi bir soru sormak istercesine gözlerimi kısarak sorgulamaya yaptım Zümrüt yeşili gözlerine.
'Canım cevaplamak istedi,' dedi sanki o üzüm salkımından kopup bu yüze girmiş gözleri. Sert bir bakış attığımda tepkisiz ve boş gözlerle gözlerime bakmaya devam etti. Bir şeyler anlatıyor Beste. Farkındayım ama bu dili bilmiyorum. Öğreneceksin.