'Canım cevaplamak istedi,' dedi sanki o üzüm salkımından kopup bu yüze girmiş gözleri. Sert bir bakış attığımda tepkisiz ve boş gözlerle gözlerime bakmaya devam etti. Bir şeyler anlatıyor Beste. Farkındayım ama bu dili bilmiyorum. Öğreneceksin.
Gözleri üzüm salkımından farksız değildi. Bir çok şey barındırıyordu ama öylece duruyordu. Tepkisiz ve durağan bakışlarına karşılık sorgulayan gözlerim ona bakmaya devam ederken kaşlarımı çatıp, "Benim de dilim var," dedim sert bir şekilde, "Kendim konuşabilirim reis Poyraz."
Tepkisiz bir şekilde bakmayı sürdürdü. Ne anlatmak istiyordu, ne anlatıyordu bilmiyordum, anlamıyordum ama fısıltıyla bir şeyler anlatır gibi bakıyordu gözleri. Ucu bucağı yoktu sanki. Uzay boşluğu gibiydi ama yeşil bir uzay boşluğuna benziyordu. Acaba hangi gezegenden geldi? Yıldızları bile görünüyordu. Samanyolu galaksisi tipli. Rahatsız olarak kütüphane görevlisine geri döndüm.
"İsmim Beste Dinçsoy," Elimle Işık'ı işaret ettim, "Işık Aksoy."
"Ah Beste," dedi orta yaşlardaki kadın görevli şaşırır gibi, "Beste demek sensin?" Bu sefer de kadının ne demek istediğini anlamadan yüzüne baktım. Namım mı yayılmıştı da, ben duymamıştım amk? "Aykut Dinçsoy baban değil miydi?" diye sordu anlamadığımı anlayınca. "Evet, siz nereden tanıyorsunuz?"
Tebessüm etti çenesini dağıttığım. Babamı nereden tanıyordu la bu kadın? "Kütüphane yenileneceği zaman sponsor olmuştu, onun sayesinde yeniledik Beste'cim." He şu mesele. Ben de bir şey var sandım, ağzını burnunu, gözlüklerini dağıtacaktım kadının. "Anladım," diye mırıldandım düşüncelerimden utanarak. Babam okula yardımda bulunurdu ama kütüphane yenilenirken sponsor olduğunu duymamıştım.
"Diğer arkadaşlarınız gelene kadar bekleyin isterseniz," dedi eliyle masaları işaret ederek. Işık'ın kolundan tutup sürükleyerek kütüphanenin en sonuna götürdüm. Metal erkeğinden uzaklaştırmak gibi bir niyetim vardı ama biz uzaklaşınca, onlar da tam karşımıza gelip dikildiler. "Işık?" dedi Tufan işaret parmağıyla Işık'ı göstererek. Bizim saf alkol kızımız da ayağa kalktı. "Sen de Tufan olmalısın?" Tufan tokalaşmak için elini uzattı ama Işık kollarını göğsünde bağlayıp ters bir bakış attı. "Hani şu, kardeşime beş kişi dalan Tufan?" Yürü be ressamlık kızı. Bir de giderlerim öldü diyordu, demek ki ölmemişler. Yada Tufan metalcisinin karşısında dirildiler.
"Mmm..." dedi Tufan gülerek. Başını yana yatırıp koyu renk gözlerinin birini kapatıp düşünür gibi yaptı. "O iş pek öyle sayılmaz..." Hah, gözümüzle gördük amk, çocuğun şişmedik yeri kalmamıştı. "Işık," dedim Tufan'a ters ters bakarak, "Diğer arkadaşları bekliyorduk en son..." Reis Poyraz tam karşımda ellerini masaya koyarak eğildi. "Biz de," dedi hafifçe tebessüm ederek ama daha çok alay ediyor gibiydi, samimi bir tebessüm değildi, "Diğer arkadaşları bekliyorduk."
Başımla ileriyi işaret edip, "Gidin orada bekleyin o zaman," dedim tek kaşımı kaldırarak, "Burada beklemeniz şart değil."
"İstediğim yerde bekleme özgürlüğüm var." dediğinde sinirle ayağa kalkıp onun gibi masaya ellerimi koyarak eğildim. "İstediğiniz kişiyi, istediğiniz gibi dövme hakkına sahip olduğunuz mu gibi mi?" Sonuna göt lalesi eklemek istedim ama kahvaltıda yürek yoktu, bokunu çıkartmadım. Ellerini masadan çekmeden ve duruşunu bozmadan Tufan'a doğru döndü. "Uğur kardeşimizi kim dövmüştü Tufan?" Bir de kardeş diyor, geçir o çenesine, dişleri dağılsın.
Tufan Işık'a bakıp, "Ben değil," dedi gülümseyerek, "Ben Uğur kardeşimi gördüğümde zaten dayak yiyordu." Çok mu komikti dayak yemesi? Bu ne rahatlıktı? Yastık da vereyim miydi?
"Ne saçmalıyorsunuz siz?" dedim geriye çekilerek, "Kavgada tanıdığımız adamlara güvenecek değiliz herhalde. Uğur sizin kardeşiniz değil bu bir, sizinle kavga ettiğini söyledi bu iki. Şimdi ikileyin." Reis Poyraz'a baktım tepkisini merak ettiğim için. Gülerek başını masaya eğip karizmatik karizmatik bakarak bakışlarını bakışlarıma kaldırdı. "Güvenin demek ki zaten. Siz ressamlık kızısınız, biliriz. Ama biz dövmedik, hatta kurtardık." Ulan Uğur, yalan mı söyledin lan bize yoksa? Göt etmek için mi uğraşıyorsun bizi it tasması?
"İstersen," dedi Tufan Işık'a, "Çıkışta bir kahve ısmarlayayım, o zaman konuşalım Işık?"
"İstemem," dedi Işık ama tereddüt etmedi değil. Bir an isterim deyip üzerine atlayacak falan sandım. Yapardı valla. Bu gidişle de yapacak zaten. Bir gün gerçekten bu çocuğun üzerine atlayacak.
"O zaman şimdi dinle," diye ısrar ettiği zaman Işık zor bela rol yapmaya çalışıyordu, telefonum çalmaya başladı.
"Efendim Aydın Alparslan?" dedim onlardan uzaklaşarak, "İşin bitti mi ikizlerin kızı?"
"Hayır, daha kimse toplanmadı bizden başka, sizin bitti mi?" Bittiğini ve hatta arkadaşlarıyla forma bile almaya gideceklerini söyledi. Daha doğrusu Bursastore'ye gidip oradan özel sipariş vereceklerini söyledi. "Beni beklemeyin siz, işiniz bittiğinde tekrar ararsınız, işim biterse beraber gideriz. Sizden önce biterse ben beklemem giderim," dediğimde onayladı. Onların işleri geç bitebilirmiş. Forma seçmek kolay mıymış? Değilmiş. Forma özen istermiş, falan filan.
Tekrar Işık'ın yanına geçtiğim zaman, "Sen de gelir misin Beste?" diye sordu Tufan. Nereye amk?
"İstemem," diye tersledim nereye olduğunu sormadan. "Pirinçhan'a gidelim demiştik aslında. İşin doğrusunu anlatacaktım," diye ısrar etmeye devam etti. Lan şeytan tüylü it, iki dakikada arkadaşımı nasıl kandırdın?
Işık'a ters ters baktığım halde bakışlarını kaçırıp masaya doğru bakmaya başladı. Biliyordu, ağzına sıçacaktım. Kütüphane görevlisinin seslenmesiyle hepimiz ona baktık, muhabbet yarıda kaldı. Ne muhabbet ama. Sen karışma Şukufe.
"Çocuklar hadi gelin, gel kızım Beste." Oraya doğru yürümeye başladığımızda, "Nereden senin kızın oluyorum acaba?" dedim sessizce ve az önceki sinirimi es geçmeden. "Herkes toplandı sanırım," diyen kadın bir şeyler anlatmaya başladı. Kitaplar düzenlenecekmiş, bir şeyler olacakmış ama kafayı veremedim. Çünkü Işık sürekli mesaj atıyordu.
'Beste bebeğim, lütfen çıkışta gidelim.'
'Sen gidiyormuşsun zaten benim haberim olmadan. Lan yelkenler bu kadar çabuk indirilir mi?'
'Uğur'un ağzına yapacağım eve gidince, göt oluyoruz. Lütfen, kısmetimi kapama.'
'Kısmetin kadar taş düşsün koca kafana Işık.'
'Ay hadi inşallah.' Sinir olup telefonumu cebime atarak kollarımı önümde bağladım. Kimseye bakmıyordum, ne Işık'a, ne reis Poyraz ve yandaşına.
"Anlaşılmayan bir şey yoktur umarım," dedi kadın konuşması bittiği zaman. Herkese görev verdiler. Hafta hafta iki kişi gelip kütüphanedeki kitapları düzenleyecek, eksikleri not alacak, eskiyen ve kullanılmaz halde olanları ayıracaktı.
"Anlaşıldı Sedef hanım," diyen bizden başka 10 öğrenci sırayla dağılmaya başladık. Tahmin ettiğim gibi az kişi vardı ama Tufan ve reisin burada olması hiç iyi olmamıştı. Siz ne anlarsınız kitaptan falan? Ruhunuzda kaynak yapmak var, gelip burada kitaplarla mı ilgileneceksiniz? Hiç yakışmadı. Ellerine yakışmaz bir kere.
"Gidiyor muyuz?" diye sordu Tufan binadan dışarıya çıktığımızda. "Ben olayı detaylarıyla dinlemek istiyorum," dedi Işık ve bana baktı, "Bence Beste de dinleyecektir."
"Siz aranızda konuşun, biz çıkıştayız." Tufan ve reis Poyraz köprüye doğru yürümeye başladıkları zaman Işık'a bağırmamak için dişlerimi sıktım. "Mal mısın kızım sen? Ne demek kahve içmek? Lan daha bir hafta önce kardeşinin ağzı burnu dağıldı."
"Mal falan değilim Beste bebeğim. Olay çok farklı, Uğur hayvanı bize bambaşka bir olay anlatmış."
"Olayı biliyorsan neden gidelim diyorsun? Aydın Alparslan veya Ayhan Mete'nin kulağına gitse sence neler olur, hiç düşündün mü?"
"Telefonla konuşurken duydum seni, işleri uzunmuş. Hem Pirinçhan'a uzak değil mi gittikleri yer?" Bu yaptığımıza gerçekten inanamıyordum, inanamayacaktım. Bir hafta önce köprüde burun buruna gelip kavganın eşiğinden döndüğümüz insanlarla kahve içmeye mi gidecektik? Hayır, bu kadar da değil.
"Pirinçhan olmaz," dedim sinirle, "Okuldan biri görse boku yedik demektir. Orada okuldan bir sürü insan takılır, bizim oğlanların biri mutlaka duyar." Okula çok yakın bir handı ve bir sürü öğrenci oradaki kafelerde takılırdı. Bizim oğlanların kulağına gitmesi an meselesi gibi bir yerdi, bu da benim en son isteyeceğim şeydi.
"Nereye gidelim o zaman?" dediğinde ledli lambaları gözlerinde çoktan yanmıştı. "Okçubaba'nın altındaki gizli merdivenlere, ayrı ayrı gidelim. Biri fark ederse, sıçtığımızın yağlı boya tablosunu çizeriz."
"Haklısın," köprüye yürümeye başladık, "Biz önden önden gidelim, onlar da peşimizden gelsinler." Heyecanla konuşmaya devam etti benim yüzüm sirke satarken. "Şaka gibi lan. Uğur yüzünden ilk hoşlandığım çocukla arama duvarlar örülüyor sanmıştım ama değil işte. Dün gece de beni sosyal medyadan takip etmeye başlamıştı zaten." Sosyal medyadan mı? Abi bunlar işi baya bir ilerletmişler. Gt yapıyorlar birbirlerine.
Çıkıştaki büfenin önünde gördüğümüzde yüzlerine bakmadan yürümeye devam ettik, peşimizden gelmeye başladılar. Işık sosyal medyadan Tufan'a mesaj attı, konuştuğumuz gibi.
"Neden bu kadar gizli bir yer tercih ettiniz ki?" diye sordu Tufan merdivenlere resmen saklandığımız zaman.
"Mecburen," dedi Işık, "Beste'nin ikiziyle reis Poyraz, abisi Aydın Alparslan'la sen burun buruna kavga ediyordunuz az kalsın. Beste'yi kütüphane görevlisi bile tanıyor, bir gören olursa olay yanlış anlaşılır diye burayı seçtik."
"Yani saklanıyor muyuz?" diye sordu reis Poyraz ciddi bir ifadeyle. "Mecburen," yüzüne bakmadım, "Yok yere kardeşlerim kavga etsinler istemiyorum."
"Ne kavgası?" dedi Tufan gülerek, "Kardeş kardeş muhabbet ediyoruz. İki medeni insan gibi."
"Gördük," diye tersledim, "Sizin medeni halinizi. Araya girmeseydik çoktan tipleriniz yamulmuş, okulda savaş çıkmıştı geçen hafta."
"O zaman biz de ateşkes ilan ederiz..." Ters ters bakmaya devam ettiğimde ciddileşip olayı anlatmaya başladı. "Tuğba, yani Uğur'un konuşmak istediği kız, benim kardeşim falan değildi aslında. Bir komşumuzun kızı, ayrıca da sevgilisi var. Zaten sevgilisi Uğur'u Tuğba'nın yanında olduğunu görünce atlamış üzerine. Biz o anda yakaladık onları. Uğur size nasıl anlattı bilmiyoruz ama biz Uğur'a bir şey yapmadık yani. Hatta Alperen'i durduran biz olduk..." Uğur, şimdi deştim böğrünü ablacım. Eziyetlerden eziyet beğen. İşkencelerden işlence seç kendine. Bakalım ablanın elinden sağ çıkabilecek misin? Ellerim çoktan yumruk oldu, Uğur'u kum torbası gibi görmeye başladım.
"Sana neden inanayım ki?" dedi Işık gider şeklini yaparak. "İnanmanı istediğim için..." Tufan uzun uzun Işık'ın gözlerine baktı ve sonunda eliyle ileriyi işaret etti. "Biraz yalnız konuşabilir miyiz Işık?" Reisine baktığında reis Poyraz başını eğerek onay verince Işık'ı yanına alıp biraz daha ileriye gittiler, konuşmaya başladılar. Merdivenlerin olduğu tırabzana yaslanıp kollarımı önümde bağladım ve Işık'ı izlemeye başladım.
"Yalnız kalmak istiyorlardı en son," dediğinde konuşmasını kaale almadım, "Böyle dikizleyecek misin?"
"Sana ne?" dedim yüksek sesle ona bakarak, "Seni ilgilendiriyor mu? Arkadaş benim arkadaşım. Hem de çocukluk arkadaşım, canım istiyor dikizliyorum. Sen niye karışıyorsun?"
Ellerini kendine siper eder gibi kaldırıp, "Sakin ressamlık kızı," dedi dudağını yana kıvırarak, "Bir haftada giderlerin yerine oturmuş anlaşılan ama kötü bir niyeti yok Tufan'ın." Ciddileşti ve öyle devam etti. "Kavga sırasında ne kadar sinirli olursa olsun, bir kızdan hoşlanmayı beceren nadir erkeklerden bir tanesi sadece..." Kısaca, kavgada Işık'tan hoşlanmış, diyebilirdi. Niye uzatıyor ki?
"Bir kavga daha çıkar, o zaman da hoşlanmakta vazgeçer o zaman."
Sustu, durdu, bekledi, baktı, sonunda konuştu. "Mantığın algılayamadığı yerde kalp, kalbin algılayamadığı yerde mantık devreye girer. Şu an çok sinirli olduğun için kalbin devreye girmiyor olabilir Beste Dinçsoy." Adımı sertçe söyledi, sertçe konuşmaya devam etti reis bozuntusu. "Kalbin devreye girdiğinde mantığını kullanabilecek mi sanıyorsun kendini?" Kelimelerle oyun mu oynuyor amk, ne bok yiyordu bu çocuk?
"Ne alaka? Hem bundan sana ne? Tekrar soruyorum, benim ne yaptığımdan sana ne?" Pes eder gibi nefesini yavaşça verirken Işık ve Tufan yanımıza geldiler. Işık'ı tutup yukarıya çıkartmaya niyetlendiğim zaman Tufan, "Haberleşiriz o zaman," dedi Işık'a, "mesaj atarım."
"Görüşürüz." diyerek yelkenleri çoktan suya indirmiş saf alkol arkadaşımın kolundan sürükleyerek yukarıya çıkarttım.
"Beste bebeğim sakin ol," dedi Işık arkamdan gelirken. Nefes nefese kalmıştık ve hava soğumaya başlamıştı. Çantamın kenarına astığım hırkayı çıkartıp üzerime geçirdim, Işık'ın yüzüne bakmadan. "Tufan'la sanırım flört olduk..."
"Işık," dedim sabırsızca, "Bizimkiler geçen haftaki kavgadan dolayı düşman bellediler bu gerzekleri, ve sen hala flörtüz diyorsun bana."
"Ne deseydim Beste?" diye bağırdı. Yüzü düştü, önüne döndüğünde sakin bir sesle devam etti, "Tufan'dan hoşlandığımı daha o zaman anladınız, söyledim. Ortada suçlu tek bir kişi var, o da benim geri zekalı kardeşim Uğur. Onun dışında bir suçlu yok. Onun cezasını da eve gidince keseceğim zaten..." Başımı sağa sola sallayıp onaylamayan gözlerle Işık'a bakarken merdivenlerin orada reis Poyraz'ı gördüm. Bizim hala burada olduğumuzu görünce Tufan'ı durdurdu, çıkmak istemedi. Anlayışlı çıktı reis, iyi mi? Çok konuşuyorsun Şukufe.
"Yürü hadi," deyip koluna girdim, "Geliyorlar."
Işık yanımda sessizce yürümeye devam ederken ikizim aramaya başladı. Kendimi suçlu gibi hissediyordum. Resmen suçlu gibiydim. İşlerinin bittiğini söylediğinde metro durağına inmekte olduğumu ve metroda buluşma önerisini sunup telefonu kapattım. Aydın Alparslan o gün bu çeteye kıl olduğunu söylemişti, onun düşünceleri her zaman net olurdu. Bir kere nefret ederse, kolay kolay nefreti geçmezdi. Işık şimdi çetenin baş üyelerinden birisiyle flört takıldığını söylüyordu ve bizim oğlanların tepkisini tahmin bile etmek istemiyordum. Aramıza birileri girince, aramızın bozulacağı düşüncesi bile rahatsız ediciydi.
"Sonra konuşuruz," dedim Işık'ı otobüs durağında bırakarak. Kafamda yüzlerce soru, yüzlerce cevapsızlık vardı. Bir yandan çocukluğumun bir arada geçtiği Işık, hoşlandığı çocuktan karşılık aldığını duyunca sevinmişti ama, ben sevinemiyorum. Diğer yandan saçma kavga yüzünden oluşan, çocukluğumun aynı evde hatta aynı odada geçtiği insanların tepkisinden korkuyordum. Bugüne kadar Aydın Alparslan defalarca kez Işık'ı sapıklarından kurtarmıştı, şimdi düşman bellediği insanla flört olduğunu duyunca Işık'a cephe alacak diye korkuyordum. Ayhan Mete aşktan anlardı, kendisi de aşık olduğu için ama reis beye karşı gelen o gün o olmuştu. Onun ılımlı yaklaşımlarının bile soğuyacağını düşünüyordum. Neden bu kadar düşünüyordum ki? Işık düşünsündü. Bana neydi? Ama öyle olmuyordu. Sal gitsin be Beste. Öyle olmuyor işte Şuko.
Eve geldiğimizde halsiz ve uykusuz olduğumu söyleyip yemekten sonra odama çıkarak yatağa uzandım. Hemen arkamdan annem geldi. "Kızların kızı, tek kız evladım, müsait misin?"
"Gel anne," diyerek kalkıp yatağıma oturdum. "Bana anlatmak istediğin bir şey var mı bebeğim?"
"Işık," derin bir nefes aldım ve olup biteni anlattım. "Haberim var," dediğinde şaşırmadım diyemem, "Mehtap teyzenle konuştuk az önce, Işık her şeyi anlatmış... ama sen neden bu kadar mutsuzsun?"
"Anne, bizim oğlanlar Işık'a ne kadar cephe alacaklar sence? Sonuçta burun buruna gelmiş insanla bir ilişki düşünüyor. Hatta uygulamaya geçiyor."
"Bu, oğlanların ve Işık'ın sorunu kızım, sen neden bu kadar dertlendin? Bırak kendi aralarında çözsünler..." Uzun uzun gözlerine bakıp başımı pencereye çevirdim. Neden dertlendim ben de bilmiyordum ki. Belki bizimkiler bir şey demeyeceklerdi ama içimde bir sıkıntı vardı. Düğümlenmiş ve çözülmeyen bir ip yumağı gibi dolanıyordu. O neydi, dolanan, düğümlenen neydi, onu bile bilmiyordum.
"Hiç ruhunun daraldığı oldu mu anne?"
"Oldu," dedi başını sallayarak, "Bir kere öyle çok olmuştu ki... Anlatmamı ister misin?" Başımı salladığım zaman ikimizde yatağa uzandık, ben küçük bir kız çocuğu gibi kolunun altına girip beline sarıldım, annem de elini omzuma koyup kendine çekti.
"Bir gün, Aydın Alparslan daha küçüktü, size hamileydim. Nasıl içim daralıyor, nasıl ruhum sıkılıyor anlatamam. Babana bir şey olacak korkusu, babaannenlere bir şey olacak korkusu birden içimi sardı. Babanı arıyorum, geç açsa bir şey oldu sanıyorum. Ne yapacağımı bilememiştim. Abinle oyun oynuyorduk ama kafayı veremiyordum bir türlü. Akşam oldu, baban geldi, yemek yedik, hatta uyuduk. Gece yarısı bir telefon sesi, o saatte hayır olmaz dedim. Baban telefonu cevapladı. Kapattığı zaman ağlamak üzereydi, ne oldu diye sordum, Mete abi ölmüş dedi..." Sesi titremeye başladı. "Mete abi kimdi?"
"Babanın çok sevdiği, öz abisi gibi bildiği bir abisiydi. Kötü bir mahallede oturuyordu, bizden yaş olarak büyüktü, çok iyi bir adamdı ama vurulmuştu. Bizim hikayemizde rolü azdı ama öyle noktalara denk gelirdi ki, tam yerine gelirdi. Baban beni bırakıp gitti, ta ertesi gün akşam geldi eve. Ağlamaktan gözleri şişmiş, içi dışına çıkmış gibiydi. Canı sıkkın olduğu zaman dizlerime yatar hala. O gece dizlerime yatmıştı, ben de onun saçlarını sevmiştim. Bana yaşadıkları anıları anlatmıştı. Dedim ki, Aykut, istersen ikizlerin erkeğinin adını Mete koyalım. Kabul etti. Abinin adını da ben bulmuştum, ikizinin adını da. Sonra dizlerimden kalkıp karşıma oturdu. Kızımızın adını da Beste koyalım mı, diye sormuştu. Sen benim şiir dizemsin, o da şarkı dizem olsun Mısra, demişti. Önceki gece iç sıkıntısından duramayan ben, ertesi gece ikizlerimizin adını bulduk diye sevinçten ağlamıştım. Gerçi hamileliğimde ota boka ağlıyordum." Onca hüzünlü ve güzel anının ardından annem eski haline doksan derece dönüş yaptı ve gol. Ota boka ağlayan annem.
"İsimlerimizin anlamları çok güzel anne, ben özellikle ismimden çok memnunum. Beste, Beste Dinçsoy..."
"Hepinizin isminin güzel bir anısı var bizde. Hadi bakalım giderli prenses," deyip ayağa kalktığında gözlerini silip alnımı öptü, "Sana bu gecelik bu masal yeter. Başka zaman yine konuşuruz..."
"İyi geceler Mısra reisim," dedim gülümseyerek. Annemi dinledikçe düşüncelerimden de uzaklaşmıştım. Işık'la bu gece mesajlaşmayıp yarın yüz yüze konuşmak istediğim için ona yazmaktan vazgeçerek sosyal medyaya girdim. Takip ettiğim güzel sözler paylaşan sayfa az önce bir gönderi atmıştı. Onu okuyup anında likeledim.
'Ne öldün, ne dirildin. Yaşam ve ölüm arasında bir adımın vardı, ama sen ikisine de adım atmadın. Bir günlük ömrün, bir adım arasında kaldı.'
SuskunPÖH