Bölüm 6: Bakışıyla İyileştirmek

2386 Words
"Rüyalar alemine bir iki, rüyalar alemine bir iki. Uzaylılar, kovboylar, korku şatoları, devler cüceler, hadi bakalım, atlayın minibüse kalkıyoruz. Rüyalar alemi, hey sana diyorum. Neredesin şerefsiz?" Nerede bu salak uyku bilmiyorum ki. Bir gitti, gidiş o gidiş. Bir daha da gelmedi şerefsiz. Saat henüz okula kalkma saatime 1 saatten fazla varken gördüğüm rüyanın etkisiyle uyanıp yatakta mal gibi oturuyordum. Tam bir mallıktı. Mis gibi uyumak varken neden uyumamak vardı? Hem de daha okul saatime çok varken. Başımı yastığın altına sokup tekrar uyumayı denedim ama olmadı. Gözümün önüne hala yemyeşil bir orman geliyordu. Başlangıcını ve bitişini asla göremediğim, ağaçları gelişigüzel dizilmiş, kuş sesi falan olmayan saçma bir orman. Ben de tek başıma o ormanda öylece dolanıp duruyordum. Niye bu rüyadan etkilenip uyandım ve bir daha uyuyamadım, hiçbir fikrim yoktu. "Ağzına sıçayım uyku senin," dedim yastığı başımın üstünden çekerek. Acaba şey mi yapsam? Ney mi Beste? Şey mi işte? Ney mi Beste? Kalkıp otursam? Uyuyacaktın en son, daha fazla şey etmesen mi uykunu, ağzına sıçmasan mı? Aman, sıçıldı zaten be Şuko. Battı balık yan mı gitti? He, balık ormana uçtu. Neyse, bari kalkıp saçımla başımla uğraşayım diye düşünerek yataktan kalktım. Maşamı prize takıp aylar, yıllar sonra saçıma maşa atmaya karar vermiştim. Normalde hiç sevmem ama can sıkıntısı. Dersler de daha yeni başladığı için çalışacak henüz dersim yoktu. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra aynanın karşısına geçip saçlarımı bölge bölge ayırdım, maşa atmaya başladım. En azından vakit geçiyordu. Saçım bitti, ama saat hala erkendi. Okul kıyafetlerimi giyinip kapının yanındaki koltuğa oturdum, alarm çalana kadar biraz oyun oynasam belki vakit geçerdi. "Hadi kızım, ye şu şekeri," dedim şerefsiz şeker oyununa. Niye bu oyunu oynadığım hakkında bir fikrim yoktu. Çok saçma bir oyundu ve level atlamam gerekiyordu. Atlayamayınca oyundan çıktım. "Şerefsiz oyunlar, hain oyun yapıcılar, börtlek gözlü oyun satıcıları, gözleri dolar işaretli bok böcekleri." Sosyal medya hesabıma girerken kendi kendime söylenmeyi ihmal etmedim. Ahanda gene şahane bir paylaşım vardı ve sabaha karşı 5'te paylaşmıştı. Oğlum ne güzel şeyler yazıyor bu kişi lan böyle. 'Elindeki balonu sönmedi o çocuğun, söndüremediler. Hayat bu, belki de eline balonu veren kişi sönmeyi bekleyen balon gibiydi...' Mesela ne demek istiyordu burada, çok merak ediyordum. Bir çocuğun eline balon mu vermişlerdi? Yada o balonu kim vermişti? Neden vermişti? Balonu veren kişi neden sönecekti? İnsanı düşündürüyordu ve düşünmeyi seven bir insan olarak bu sözlerin üzerine düşünürken resme çift tıkladım, kırmızı kalp çıktı. Alarmın çalmasıyla elime çantamı ve kot ceketimi alıp odamdan çıktım. Ceketimi merdivenin tırabzanına asıp çantamı yere koyduktan ikizlerin abisinin odasına daldım. Neden mi daldım? Çünkü uyuyordu, ve asla anası başına gelmeden uyanmazdı. Aferin sana Şuko, arada doğru söylüyorsun. "Kalkın!" diye bağırdım başında. Sesimi duyar duymaz telaşla doğrulup, "Ne oluyor lan?" dedi pikeyi üzerinden atmaya çalışarak, "Bir şey mi oldu, biri sana bir şey mi yaptı, hangi orospu çocuğu o, hırsız mı girdi eve?" Pikeyi yavaşça dolandırdığı bacaklarının arasından kurtarıp üzerine attım. "Bana yada anneme bir şey olacağını düşünmesen uyanmazdın ikizlerin gri gözlü abisi, ondan şey ettim." Gülerek ve alay ederek cümlemi bitirir bitirmez odadan kaçmaya başladım. Bu sefer durağım ikizimin yanıydı. Beni Aydın Alparslan'ın gazabından ancak o kurtarırdı. "İkizim yardım et bana, abim beni dövecek!" Ebesinin nikahı. "Kalk ikiz..." "Ne oluyor amk, sabah sabah?" Arkasına saklandığım zaman Aydın Alparslan ve dağınık saçları kapıda belirdi. "Beste," dedi ikizim omzunun üzerinden bakarak, "Sen gene mi korkuttun bu herifi?" Yataktan kalkarken uykuda dağılan saçlarını az daha dağıtmıştı, uyku yüzünden gözleri griden çok kırmızı olmuştu, yakışıklı makina erkeği karındaşım karşımda rüyama çağırdığım uzaylılar gibi duruyordu. "Başka türlü kalkmıyordu. Annem de çok uğraşıyor sabahları onunla..." Çok masumdum. Nah masumdun. "Tamam lan," dedi Aydın Alparslan kapıda, "Beni haşlanmış yumurtadan kurtarırsan eğer affederim." dediği zaman aşağıdan annemin sesi duyuldu. "Geçeceksin o işi Aydın Alparslan. Yumurtan tam kıvamında annecim." İçimden çok gülmek gelse bile Yusuf yusuf olarak gülemedim. İçimde gülmeler patladı bombalarcasına. İkisiyle de uğraşmayı çok seviyordum. Ben karındaşlarımı seviyordum abi zaten, gerisi yoktu. Hepimiz kahvaltı masasında yerimizi aldığımız zaman Aydın Alparslan yumurtaya, yumurta Aydın Alparslan'a bakış atıyordu. Karşısında bir kız olsa aşık oldular sanırdım ama öyle değildi ki. Bizim oğlan haşlanmıştan nefret ederdi. Kokusu bile midesini bulandırıyor, yüzünü şekilden şekle sokuyordu. "Hadi çocuklarım," dedi annem yerine oturduğu zaman, "Başlayın bakalım..." Biz çoktan başlamıştık ama ikizlerin abisi başlayamıyordu. Bir anda yumurtayı eline alıp hiç kesmeden bütün bir şekilde ağzına atıp yutmaya çalıştı. "Oğlum kusacaksın!" Aydın Alparslan'ın yüz ifadesi görülmeye değerdi doğrusu. Ağlayacakmış gibi gözleri kızardı resmen. Ağzını zorla hareket ettirip ezmeye çalışıyordu ama her harekette daha da içi bulanıyordu. "Çok faydalı ama oğlum, eskiden böyle değildin sen." Acı çekiyordu kıyamadığım, olaya müdahale etmek istedim. Hem böylelikle bana bütün gece su veya farklı şeyler taşıttırmayacaktı. "Anne ama geçenlerde okudum, yumurta illa her gün yenmesi gerekmiyormuş. Doktorlar bile söylüyor, çok yiyince de vücutta reaksiyon yaratıyormuş. Bence şu masum yüze her gün yumurta yedirtme. Baksana şu tipe, aman Allah'ım, ne kadar da masum, ne kadar da sevecen." Ayhan Mete kahkaha atarken Aydın Alparslan kızarmış gözleriyle bakıyordu yüzüme. "Bence haftada üç tane yese yeterli. Hem o babamın oğlu canım, gücü kuvveti yerinde onun, pekmez falan yesin..." Ne saçmaladığını ben bile anlamadım. Annem bir iki ters bakış atsa bile sesini çıkarmayınca bizimki kalkıp lavaboya gitti. Sevmiyorsa zorlama be Mısra reis, kıyamam ben ona. "Kızım," dedi babaların babası Aykut Dinçsoy general. "Babacım?" "Bu sabah ayrı bir neşe var üzerinde, bunun bir sebebi var mı?" "Yok be baba, ne sebebi olacak? Ben hep böyleyim bilmez misin?" "Yani Aykut," dedim annem çayını yudumladıktan sonra. "Ne bileyim, ayrı bir güzel geldi gözüme..." "Hakikaten ikiz, sen saçlarını neden kıvırttın ki bugün, özel bir gün mü?" Dansöz olsunlar istedim bu sabah. Ondan kıvırttım. Beline de yemeni bağladım hatta. "Erken uyandım, uyuyamayınca canım sıkıldı..." Neden her şeyi hemen fark ediyorlar acaba? "Öyle olsun," dedi babam başını sallayarak, kahvaltısına geri döndü. Biz kahvaltıdan sonra okul yollarına düştük, annemler masayı toplamaya başlamışlardı. Aydın Alparslan yumurta konusunda söylediklerim için beni kutlarken ikizlerin erkeği tip tip saçıma bakıyordu. "Hayırdır ikiz?" dedim koluna girerek, "Niye öyle bakıyorsun?" "Değişik geldin bu sabah gözüme..." E ama yeter yani. İyiki bir saç yaptık, taktılar kafaya. Aydın Alparslan illa bir intikam alacağı için saçlarımı karıştırdığında kızmadım, bozdun desem daha çok uzatacaklardı mevzuyu. Bölüm sınıfına girdiğimde Işık'ın neşesi resmen sınıfı aydınlatıyordu ve beni görür görmez koşarak boynuma atladı. "Günaydın Beste bebeğim aşkım birtanem." "Günaydın Işık bebeğim," sarılıp, ayrıldım, "Neşelerim senin olsun..." Kesin Tufan metalcisiyle bütün gece mesajlaşmıştı. Gözleri kızarmış çünkü. Ben bilirim kardeşimi. "Neşem hepimize yeter gençlik!" diye bağırıp elini sınıfa doğru savurdu. Benim sırama geldi, akşamki olayları anlatmaya başladığında diğer kızlar da yanımıza toplandılar. "Ah o şerefine odun soktuğumun kardeşi var ya, anası anam olmasa öyle bir ağlatırdım ki onu, feleğin çemberinden geçerdi göt." Akşam ne yaşadı bilmiyorum ama şu an o anları tekrar yaşıyor gibi anlatıyordu. Bir eli yumruk, diğer elinin ayasına vuruyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş, uğursuzu görüyordu. "Eve gittiğim gibi şerefsizin yakasından tutup odasına soktum." Hayali Uğur'un yakasından tutup odaya attı. "Lan dedim göt, hani sen reisin çetesiyle kavga etmiştin? Ettim dedi rahat rahat. Piçlik yapma, etmemişsin dedim, kızın sevgilisi seni dövmüş." Sesini değiştirdi. "Ne alaka amk, tabii ki reislerle kavga ettim," sesini düzeltti, "Dedi. Marifet çünkü. Ama bende kanacak göz var mı?" Gözünü gösterdi. "Yok," dedik el mahkum. "Yok tabii. Bir daha yapıştım yakasına. Dedim hayvan herif, sen neden bizim oğlanları kavgaya gönderdin. Basbayağı etmemişsin işte, hem dayak yiyorsun, hem bizim oğlanları düşman ediyorsun reislere dedim." Mevzu bahis başka. "Doğru demişsin," dedik kızlarla. Hali içler acısıydı, Nevin'le bakıştık. "Hayır bir kere sende o yürek yok. Her seferinde dayak yiyorsun milletten, ceremesini ben çekiyorum. Sen neden çekiyorsun dediğinde annem odaya girdi. Uğur'un saçlarını çekip anneme doğru çevirdim. Dedim anne bak, bu oğlun senin fabrika hatası olmuş, hastanede falan karışmış bu, buna bir test yaptıralım, bu bizden olamaz. Bıraktım saçlarını, bu sefer de ense köküne yapıştım." Evet, hayali Uğur'un saçlarını salıp ense köküne yapıştı. "Elimde kalacak anne bir gün dedim. Hastanede karışan kardeşimin katili olacağım. Bizi cümle aleme rezil etti. Sonra annem beni odadan çıkarttı, uğursuzla konuştuktan sonra yanıma geldi." Rahatladı. Sakin sakin anlatmaya devam etti. "Olayı anneme anlattım işte," dedi saçını düzelterek, "Annem de bana hak verdi. Ama dedim, bu çocuğa test yaptıralım. Abi çok ciddiyim, yaptırmalıyız, bizden olması ailenin yüz karası demek." "İyi de," dedi Elif sorgulayan gözlerle bakarak, "Sen olayın doğruluğunu kimden öğrendin?" Önce bana baktı, sonra önüne döndü. "Dün Tufan beni sosyal medyadan takip etmeye başlamış, o anlattı." "Tufan?" dedi Nevin gözlerini kısarak, "Hani şu reis Poyraz'ın yanındaki dallamalardan bir tanesi?" "He dallama amk. Sağ kolu gibi duran dallama." Bana kaçamak bir bakış attıktan sonra kızların sorgulayıcı bakışları devam edince aralarında konuşmalar olduğunu filan söyleyip konuyu kapatmak istedi. Ama Elif kapatmadı. Hoca derse girene kadar sormaya devam etti, Işık da bazı doğru, bazı yanlış cevaplar verdi. Çizimleri yaptığımız esnada telefonum titredi, Işık mesaj atmıştı. 'Beste bebeğim seni işin içine karıştırmadım, umarım hata etmiyoruzdur...' 'Boşver iyi oldu. Annemden başka kimsenin haberi yok o mevzudan, kızların haberi olursa tutar bizimkilerin kulağına gider filan.' 'O yüzden demedim zaten.' 'Eyvallah bacım.' Sırasından bana dönüp gülerek göz kırptı. İyi olmuştu söylemediği, bir şekilde ağızlarından filan kaçarsa iyi olmazdı. Korumalarım, securitylerim reis ve Tufan'la konuştuğumu duyarlarsa işin bokunu çıkartılardı. Bence hiç gerek yoktu. Neden olsundu? Sonra bir de onlara hesap vermekle uğraşamazdım. Bir saçıma bile bu kadar taktıklarına göre, sınıfta bile yanımdan ayrılmazlardı. Üzerime çip falan yerleştirirlerdi. Mazallah beni uzaylılar galaksinin bilinmeyen noktalarına filan kaçırırlardı. Ne gerek vardı? Dememe kalmadan 10 molasında kantinde yerimizi aldığımız sırada kantin kapısının dışından sesler yükseldi. Ay dur bir saniye. Durma koş, ikizinin sesi bu. Valla da onun sesiydi. "Etmiyorum, ne olmuş?" "Bak birader," diyen de reis Poyraz'ın sesiydi, "Ben bulaşmıyorum, siz bulaşıyorsunuz ve bu iki oldu. Ben bulaşırsam..." Cümlesini yarıda kesen araya girmem olmuştu. "Ne oluyor burada?" diye sordum ikizime bakarak, "Ayhan Mete?" "Yok bir şey Beste," dedi sert bir şekilde, "Çekil kenara!" Eliyle beni kenara çekip reisin üzerine adım atarken araya girip yüzümü ona doğru döndüm. "Annemin uyarılarını unutuyorsun Dinçsoy erkeği," dedim dişlerimin arasından, "Siz bana, ben size emanetim." Gözleri reisi öldürecekmiş gibi baktığı için şansımı denemek üzere reis efendiye döndüm. Belki dünkü konuşmalarımız aklına filan gelirdi, uzatmazdı. Sanmıyordum. Ben de sanmıyordum. "Reis Poyraz," dedim ilk kez onda gördüğüm tondaki yeşil gözlerine bakarak, "Kardeşlerimle derdin ne?" "Benim mi?" diye sordu gözlerini anlamamış gibi kısarak, "Kimseyle bir derdim yok..." Az önce deli gibi bağırıyordu ama şimdi bağırmıyordu, sakin bir şekilde cevap verdi. Şaşırdım. Demek ki konuşmalarımız aklındaydı. Ama neden umursuyordu ki? Onu anlamadım bak. "Hadi reis," dedi Tufan, "Uzatılacak bir şey yok..." Reis ne ona baktı, ne ikizime baktı, ne başkasına baktı. Sadece bana bakıp bakıp sonunda önümden çekilerek kantine girdi. Ayhan Mete'ye baktığımda kravatını iyice gevşetip küfür ederek Esma'ya doğru baktığında sinirli bakışları gitgide azaldı. "Naber Esma?" Esma sanırım zor zamanlarda imdadıma yetişecek, yangın söndürücü itfaiye rolünü oynayacaktı bu oyunda. Ama Aydın Alparslan'ı kim tutacaktı? Onu bilmiyordum. Yanına gidip koluna girerek kantine soktum. Kalabalıktan çıt çıkmıyor, herkes bize bakıyordu. Yerimize geçtiğimizde reislerle yan yana oluşumuz iyi değildi ama başka da boş masa yoktu. Oraya bakmamaya çalışıyordum, bizim oğlanlar da gözlerini o masadan ayırmıyorlardı. "İki olmuşmuş," dedi Aydın Alparslan sinirli bir şekilde, "İsterse yirmi iki olsun amk okulunda. Reislik yapamıyorsan, neden oluyorsun?" "Konu neydi?" diye sordu Işık tereddüt ederek, işin ucu ona dayanıyordu. Kıyamadığım Tufan'la bakışamıyordu bile. "Şakalaşarak merdivenlerden iniyorduk," diye anlatmaya başladı Ayhan Mete, "Piçin biri yanımdan koşarak geçerken omzuma vurdu. Arkasından yavaş diye bağırdım. Kim olduğunu anlamak için merdivenlere doğru bir yandan bakarken bir yandan kantine yürüyordum. Göt reis önümdeymiş, görmedim. Ona çarptım diye küfür ederek arkasını döndü, küfür ettiğine sinir oldum. Amk başka türlü olsa hatamı kabul eder kusura bakma deyip geçerim yanından. Niye küfür ediyorsun?" "E sen de sana çarpan çocuğa bağırmışsın?" dedi Işık haklı olarak. Ben Aydın Alparslan'ın titreyen dizine elimi koyup durdurmasını bekliyordum. Siniri gerçekten geçmek bilmiyordu bu ergenin. "Küfür etmedim en azından Işık," diye bağırınca yanında Esma bir anlık irkildi. Bizimki de sakinleşmek zorunda kaldı. "Bu mu yani?" dedi Işık da sinirlenerek, "Bizimki başkasından dayak yer, reislerle kavga ettim der. Siz de aynı şeyi yapınca adamları düşman belleyin." "Sana ne Işık?" diye bağırdı Aydın Alparslan, "Seni niye bu kadar gerdi?" "Tamam uzatmayın," dedim ortalığı durultmak için. Biraz daha uzatırlarsa katliam çıkacaktı. Tufan diğer masadan bizim oğlana ters ters bakıyordu Işık'a bağırdı diye. "Ay bak durun ben size makineden şarkı açayım," dedi Elif ellerini birbirine vurarak. Maksat konu kapansındı. Makinenin yanına gittiğinde birisiyle yan yana çarpıştılar. Bugün çarpışma günü müydü? Benim mi haberim yoktu? Benim de yok Beste. Elif çocuğu itekledi, çocuk Elif'i itekledi derken kazanan tabii ki ressamlık kızı. Çocuk geriye çekilmek zorunda kaldı. Elif şarkıyı açtıktan sonra yanımıza zafer kazanmış gibi havalı adımlar atarak geldi, çocuk da reisin masasına geçti. Oha, bu da reisin çetesinde miydi? Masaya geçince de cebinden ıslak mendil çıkartıp ellerini sildi, Elif'e çarpan omzunu sildi. Sonra kolonya çıkartıp ellerine döktü, elini omzuna sürdü. Bu da neydi? Kaşlarını çatarak da Elif'e bakıyordu mikropmuş gibi. Sensin mikrop bok. Belki diner belki de biter. Umrumda mı, ne fark eder? Acın dert değil. Bana iyi olman yeter. Farkında mısın? Cem Belevi'nin şarkısı çalarken Elif şarkıyı söylüyordu masada herkese bakarak. Şarkıyı seviyordu gibiydi, tabii bir de ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Aydın Alparslan sandalyesini geriye iterek kalkınca, "Yürü amk," dedi Ayhan Mete'ye, "Elimden bir kaza çıkacak şimdi." Onu da yerinden kaldırdıktan sonra bölümlerine gitmeye başladılar. Biz de Işık bebeğimle olumsuz olumsuz başımızı salladık birbirimize. Sadece bizim anlayabileceğimiz bir şekilde baktık. Sonra gözüm Esma'ya takıldı. Ayhan Mete'nin arkasından gözleri dolu bir şekilde bakıyordu ve elbette anlam veremedim. Neden bağırınca irkilmişti? Sonuçta sinirli olduğunu biliyordu ama bir anda korkmuştu. Masada gergin hatlar varken dalıp gitmiş olması pek de yüksek bir ihtimal değildi. "Neyin var Esma, iyi misin?" diye sordum dayanamayarak. Gözlerini yukarıya kaldırıp, "Yok bir şey ya," dedi aslında çok şey varken, "Ben bölüme çıkıyorum, gece uyuyamadım da başım ağrıyor biraz..." Nevin de onun halinde bir şey olduğunu anlayıp beraber çıkmayı teklif edince Elif de kalktı. Bizim saf alkol kalkmak istemiyordu, çünkü Tufan'la rahat rahat kesişecekti. "Boku yedik amk." Işık'ın cümlesiyle ister istemez o masaya doğru baktığımda reis Poyraz'la göz göze geldik. Şu an ona gerçekten kızamazdım, çünkü uzatmamıştı. Araya girdiğim anda geri çekilmişti. Bir şekilde dün söylediklerimi dikkate almıştı belki de. Kardeşlerimin kavga etmesini istemiyorum demiştim, kardeşlerim meyilliyken o etmemişti. İsteseydi ederdi. "Hem de ne yemek," deyip beyaz önlüğümün cebinden telefonumu çıkarttım. Zil çalana kadar biraz oyalanabilirdim. Annemden gelen mesajı yanıtlayıp sosyal medyaya girdim. İki dakika önce söz sayfalarımdan bir tanesi hikaye atmıştı. Ona baktım. Siyah ekranda Cem Belevi'nin az önce dinlediğimiz şarkısı fon müziği olurken güzel bir söz yazıyordu. 'Doktor olmak, beyaz önlük giyip hastaları ilaçla iyileştirmek değildi. Doktor olmak, tek bir hastayı bakışıyla iyileştirmekti.' SuskunPÖH
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD