Tanrılar ve Günahlar (Part 1)
“Bana inanmanı istiyorum. Bu hikaye sadece senin değil, bizim. Gelecekteki ben, şu anda olanlardan çok daha fazlasını biliyor. Ama şimdilik sadece şunu söyleyebilirim: Bu yaşadığın acılar seni değiştirecek. Ve değişim, bazen en karanlık yerlerden doğar.”
Sabahın erken saatleriydi. Melina, alarmın monoton sesiyle gözlerini açtı. Tıp fakültesinin ikinci sınıfında öğrenciydi; sınavlar, dersler, uzun laboratuvar saatleri derken uykusu çoğu zaman kaçmıştı ama bu sabah, uyanmak zor değildi. Oysa içten içe, sanki bugün hayatında bir şeylerin değişeceğini hissediyordu.
Pencereden hafifçe içeri süzülen güneş ışığı, odasının duvarlarına yumuşak bir sıcaklık veriyordu. Melina, gözlerini ovuşturarak yataktan kalktı, kendini hazırlamaya başladı. Mavi kot pantolonu, rahat bir tişörtü üzerine çekti. Saçlarını hızlıca topladı ve kahvaltıya doğru indi.
Mutfakta, abisi Dion çoktan kahvaltısını yapıyordu. Sarı saçları biraz dağınık, gözlerinde hafif bir yorgunluk vardı ama her zamanki gibi hafif gülümsemeyle Melina’ya baktı.
— “Günaydın, Melina,” dedi, sıcak bir sesle.
— “Günaydın, abi,” diye karşılık verdi Melina.
Aralarındaki ilişki hafif şakayla karışık, sıradan bir kardeş ilişkisiydi ama aralarındaki bağ güçlüydü. Dion, küçük ama gelişmekte olan bir tarım şirketinin sahibiydi; işlerini büyütmek için gece gündüz çalışıyordu ama Melina için her zaman destekçiydi.
— “Okula geç kalma sakın,” dedi Dion, kahvesinden bir yudum alırken.
— “Merak etme, abicim.” dedi Melina.
Kahvaltı boyunca hafif bir sohbet ettiler. Dion’un planlarından, Melina’nın derslerinden bahsettiler. Dışarıda kuşlar ötüyordu, şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Bu, bir gün daha, sıradan bir gündü.
Nikos arabasını aldı ve Melina’yı okula bıraktı. Arabada hafif bir müzik vardı, Melina camdan dışarı bakarken, içinde belirsiz bir huzursuzluk hissetti ama bunu bastırdı. “Belki de sadece sınav stresi,” diye düşündü.
Okulda gün boyunca derslere girdi, arkadaşlarıyla konuştu. Emma, ve Mateo. Onlarla beraber Melina, okulun koridorlarında gülüştü, sınavlardan şikayet etti, normal bir öğrencinin hayatı gibi.
Ancak günün sonunda, telefonu titredi. Ekranda abisinin adı belirdi.
Mesajda sadece birkaç kelime vardı:
“Sakın eve gelme. Polise haber verme.”
Melina’nın kalbi sıkıştı. Mesajın ardındaki anlamı hemen kavradı. Bir şeyler çok yanlış gidiyordu.
Hemen yürümeye başladı, sonra koştu. Sokaklar ona daha yabancı, daha tehditkar görünüyordu. Her adımda endişesi büyüyordu. “Abime ne olmuş olabilir?” diye düşündü, nefes nefese kalmıştı.
Bir yandan da gidip gitmemesi gerektiğini düşünüyordu.
Ya abisine bir şey olduysa?
Eve geldiğinde dışarıda abisini göremedi. Ama kapı açıktı.
Temkinli ve sessizce içeri girdi. Boşluk onu karşıladı; ev, tüyler ürpertici bir sessizlikle donmuş gibiydi.
Adımlarını yavaşça mutfağa doğru yöneltti.
Ve orada, yerde, cansız bir beden…
Dion…
Melina’nın dünyası o an parçalandı.
Zaman sanki yavaşladı, her şey bulanıklaştı. Gözleri yaşla doldu ama bir damla bile düşmedi. İçinde büyüyen o boşluk, gözyaşlarını bile emmişti sanki.
———————
Ev, artık bana ait olmayan bir yerdi. Her odası, her duvarı abimin yokluğunu haykırıyordu. Yürüdüğüm her adımda, boşluk büyüyor, sanki içime daha derin işliyordu.
Gözümü açtığımda, tıpkı önceki sabahlar gibi, kendimi yorgun ve bitkin hissediyordum. Vücudum ağır, ruhum daha da ağırdı. Zamanın akışı anlamsızlaşmıştı. Dakikalar, saatler, günler… Hepsi birbirine karışıyordu.
Yatağımdan kalkmak için uğraşırdım bazen, ama ayaklarım beni dinlemezdi. Birkaç saniyede terlemiş ve bitkin bir halde tekrar yatağa geri dönerdim. Sabahları yüzümü yıkamak artık sadece bir görevdi, bir zorunluluk değil.
Telefonum çaldığında, genellikle cevap vermezdim. Mesajlara bakmazdım. İnsanlarla konuşmak, var olanlardan kopmak gibi geliyordu. İçimde kapalı bir kutu gibiydim.
Bir gün aynaya baktım. O an gördüğüm kişi bana yabancıydı. Gözlerimde hayat yoktu, sadece yorgunluk ve donukluk vardı. “Bu ben miyim?” diye sordum kendime, ama cevap vermek çok zordu.
Zaman zaman gözlerim doluyor, ama damlalar asla yüzümden aşağı süremiyordu. Sanki gözyaşlarım kurumuştu, içimdeki acı onları bile yok etmişti.
Gece, karanlık bastığında içimdeki sesler artıyordu. Beni hayata bağlayan kırıntılar yavaşça yok oluyordu. İntihar düşünceleri baş gösteriyordu sık sık, ama bir yandan da yaşıyor olmamın başka anlamları olduğunu hissediyordum.
Bu çelişkiler arasında kaybolmuş, kendi içinde bir savaş veriyordum.
Melina günlerdir sessizdi.
Kendine ait küçük dünyasında; perdeleri hep yarı çekik, lambası yanmayan odasında, zamanın akıp gittiğini bile fark etmiyordu artık. Sabah mıydı, akşam mı? Güneş doğuyor muydu hâlâ? Belki. Ama onun için hiçbir anlamı yoktu.
Evin içi soğuktu. Abisinin sesi yoktu. Ayak sesleri yoktu. Sabahları hazırladığı kahvaltının kokusu yoktu. Her şey sessizliğe gömülmüştü. Tıpkı onun gibi.
Bir tabakta kalmış, kurumuş reçel. Banyoda yerde unutulmuş bir çorap. Sehpanın üzerinde duran, kapağı açık su şişesi… Her şey, Dion’un varlığının küçük bir yankısıydı. Şimdi yalnızca anıydılar.
Melina her sabah uyanmak istemiyordu.
Ve zaten çoğu sabah uyanmıyordu. Yani, gözlerini açıyordu ama içinde bir kıpırtı olmuyordu. Kalkmıyordu. Çarşafın kıvrımında öylece kıvrılıp kalıyordu. Zaman zaman ağlıyordu da. Sessizce. Hıçkırıkları yutkunmalarına karışıyordu. Boğazında bir düğüm, göğsünde koca bir taş…
İnsan bazen aynı kabusu defalarca görebilir.
Ama Melina’nınki bir kabus bile değildi. Gerçekti.
Kapıdan içeri adım atışı, mutfağa ilerleyişi, Dion’un cansız bedenini görüşü… O görüntü beynine kazınmıştı. Ne zaman gözlerini kapatsa, ilk gördüğü o boşluk dolu beden oluyordu.
Gözleri açıkken de, o an oradaydı. Göz kapaklarının içinden kaçamayacak kadar gerçekti.
Melina, abisini toprağa vereli tam yirmi üç gün olmuştu. Ama yasın günü sayılmaz. Yas, zamanla değil, ağırlıkla ölçülür.
Ve onun sırtında bir dağ kadar ağırdı Dion’un yokluğu.
Artık insanlar arayıp sormuyordu.
Başsağlığı mesajları susmuştu.
Komşular göz göze gelmemek için başını çeviriyordu.
Hayat normal seyrine dönmüştü… Herkes için.
Ama Melina için zaman durmuştu. Onu kimse tutmamıştı o gece. Kimse sormamıştı “Neden böyle oldu?” diye. Polis bile… “Yanlış zamanda yanlış yerdeydi,” demekle yetinmişti.
Ama içten içe biliyordu ki Dion’un ölümü basit bir tesadüf değildi. Bir şeyler vardı. Tam açıklayamadığı, ama iliklerinde hissettiği bir şeyler.
O gün gökyüzü griydi.
Melina, dolabının kapağını açtı.
İlk defa üç gündür pijamalarını çıkarıp başka bir şey giyecekti. Abisinin sevdiği o koyu lacivert kazak vardı ya, onunla birlikte bir jean geçirdi üzerine.
Saçlarını toplamadı. Hafifçe dağılan bukleleri yüzünün iki yanına düşerken aynaya baktı.
Uzun zaman sonra ilk defa.
Kendine ait olmayan bir yüz vardı karşısında. Sanki gözlerinin içindeki ışık başka birine aitti artık.
Çantasına bir şemsiye attı. Ve sadece yürümeye başladı.
Adımları, onu farkında olmadan o tepeye götürüyordu.
Orası, Dion’un en sevdiği yerdi.
Güneş batarken o altın rengi ışık, göğün ucuna dokunurdu.
İkisi çocukken oraya çıkıp hayaller kurarlardı. Melina doktor olacak, Dion bir gün ülkenin en büyük tarım şirketlerinden birine sahip olacaktı.
Gülerlerdi. Bazen şakalaşırlardı. Dion’un “Bir gün bu tepenin adını ‘Dion Tepesi’ yapacağım,” dediğini hatırladı.
Melina da “O zaman ben de buraya bir hastane kurarım,” derdi.
Şimdi o tepe, sessizce onu karşılıyordu.
Yosun kokusu, ıslak toprak… Ve rüzgar.
Melina çantasını yere bıraktı. Ayakta durdu bir süre.
Sonra çöküp dizlerinin üzerine oturdu.
Ellerini çimenlerin üzerine koydu. Gözlerini kapattı.
Ve geçmişin ağırlığı altında soluğunu tuttu.
Bir çocuk kahkahası yankılandı zihninde.
Dion’du. Küçük haliyle…
“Elma ağaçlarına çıkma, düşeceksin!” diyordu.
Melina ise gülerek, “O zaman yakala beni!” diye bağırıyordu.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ama o an, gözyaşları bile hafif geldi. Çünkü Dion’un sesi kulağında öyle gerçekti ki, belki bu bir işaretti.
Belki onunla hâlâ bağlantı kurabilirdi.
Belki…
Gökyüzü kararmaya başlamıştı.
İlk damlalar yanaklarına düştü.
Sonra hızlandı. Şemsiye çantasındaydı ama çıkarma zahmetine bile girmedi.
Islanmak… Belki temizlerdi içini.
Ayağa kalktı. “Gitmeliyim,” dedi kendi kendine.
“Yağmur başlamadan önce…”
Ama o an, bir şey oldu.
Gökyüzü… sarı renkte bir ışıkla aydınlandı.
Gözlerinin önünde bir çizgi gibi belirdi. Sanki gök yarılmıştı.
Melina afalladı.
Kalbi deli gibi atmaya başladı.
Eli istemsizce kalbine gitti. “Bu da ne—” demeye kalmadan…
Arkasında bir el hissetti.
Sıcak ama yabancı.
Birini çektiği gibi değil, ittiği gibi.
Denge kaybı…
Ayaklar yerden kesildi.
Gözleri büyüdü.
Nefesi boğazına tıkandı.
Arkasına dönmeye çalıştı ama başaramadı.
Vücut artık boşluktaydı.
Hava soğuktu.
Yağmurla karışık çığlıklar arasında, yere doğru düştü.
Ama bir gariplik vardı…
Çünkü canı yanmıyordu.
Çünkü hâlâ düşüyordu…
Ve düşüş… sanki bir boşluğa değil, başka bir dünyaya doğruydu.
Soğuk bir esinti…
Bir yaprağın tenine hafifçe dokunması gibi ince, ürpertici bir rüzgâr Melina’nın yüzünü yaladı. Ve o an göz kapakları titreyerek aralandı.
Önce hiçbir şey seçemedi. Görüntüler bulanıktı. Göz bebekleri loş bir ışıktan çıkıp bembeyaz bir parlaklığa alışmaya çalışırken, gözlerini kıstı.
Sonra… gökyüzünü gördü.
Ama bu gökyüzü, bildiği gökyüzlerine benzemiyordu. Ne mavi, ne gri, ne de gece siyahıydı.
Sadece beyazdı.
Bomboş ama kör edici olmayan, pamuksu ama bulutsuz, sonsuz ve sessiz… Zamanın durduğu, dünyanın başka bir nabızla attığı bir beyazlık.
Melina bir an nefes almayı unuttu.
Çünkü bu, tanıdığı hiçbir sabaha ait değildi.
Sırtında hafif bir nem, teninde serin ama zararsız bir dokunuş… Altında yumuşak çimenler vardı, yeşil ama tuhaf biçimde parlaklar, sanki ışık kendi içlerinden süzülüyordu.
Usulca yerinden doğruldu. Parmakları toprağa bastığında bir an bileklerinden yukarı doğru çıkan hafif bir ürperti hissetti. Sanki toprağın kendisi canlıydı.
Etrafındaki ağaçlar uzun ve dimdikti, kabukları spiral desenlerle bezenmiş, yaprakları ise bildiğimiz ağaçlara ait gibi değil — kimi gümüşümsü, kimi lacivertin tonlarına kaçan, neredeyse yıldız tozuyla kaplanmış gibiydi.
Melina dudaklarını araladı ama ses çıkmadı. Yutkundu.
Beyninde yankılanan tek soru:
“Burası neresi?”
Son hatırladığı, tepede dururken yağmurdan kaçmaya çalıştığıydı. Sonra bir elin dokunuşu… Arkasına bakamadan gelen o itiş… O düşüş…
Ama burası ne uçurum dibi gibiydi, ne de bir hastane odası.
Burası gerçek dışıydı.
Ayağa kalktı. İlk adımı hafif sendeledi, dizinin altı çizilmişti ama acı hissetmedi. Çevresine bakındı. Hiçbir tanıdık figür yoktu. Ne şehir gürültüsü, ne de insan sesi.
Sadece… rüzgârın taşıdığı melodik uğultular. Kuş gibi, ama kuş olmayan… Belki rüzgârın diliyle konuşan bir şeylerin sesi.
Melina hafifçe kendi kendine fısıldadı:
“Rüya… olmalı bu…”
Ama içten içe biliyordu, bu bir rüya olamayacak kadar somuttu. O kadar çok detay, o kadar çok his vardı ki… teninde, burnunda, kulağında…
Burası, rüyaların bile sınırlarını aşmış gibiydi.
DEVAM EDECEK