Gece boyu dönüp durduğumu hatırlıyorum. Yatağın içinde sağa sola savrulmuş gibiydim. Gözlerimi açtım sandım… ama bu dünya gerçek değildi. Bir anda kendimi bembeyaz bir odanın içinde buldum. Duvarlar, tavan, zemin… her yer aynalarla kaplıydı. Kafamı çevirdikçe yansımalardan başka hiçbir şey görmüyordum. Korku içimi kapladı. Neredeydim ben?
İlk başta kendimi gördüm. Tanıdık bir yüzdü bu. Ama ardından aynalarda farklı hâllerim belirdi. Birinde üzerimde gelinlik vardı; yüzümde tebessüm… ama gözlerim, sanki o tebessümün içinde bile ağlıyordu. Başka bir aynada küçük bir kız çocuğu gibi ağlıyordum. Yanımda dedem vardı, başımı okşuyordu. O an kalbim burkuldu. O yanımda olsaydı… belki her şey daha kolay olurdu.
Sonra ortadaki aynada Mert belirdi. Bembeyaz gömleği içinde ciddi ve ifadesizdi. Siyah gözleri aynanın içinden bana bakıyordu. Elini kaldırdı, avuç içini bana uzattı. Tereddüt ettim ama ben de elimi uzattım. Tam parmak uçlarımız değecek gibiydi ki, aramızdaki cam ansızın çatladı. İncecik çizikler bir anda büyüdü, çatlaklar yayıldı. Aynalar sarsıldı. İçlerinden sızan ışık, odanın her yanını kapladı.
Işık gözlerimi kamaştırdı, o an içime bir huzur mu doldu, yoksa daha büyük bir korku mu… anlayamadan gözlerimi açtım. Gerçekten uyanmıştım bu kez. Kalbim hızlı atıyordu. Başucumdaki saate baktım, sabah olmak üzereydi. Ama o rüyanın etkisi… hâlâ üzerimdeydi.
Sabah uyandığımda saatin epey geç olduğunu fark ettim. Belli ki annem beni uyandırmaya kıyamamıştı, çünkü dün gece olanlar hem bedenimi hem ruhumu yormuştu. Yatakta biraz gerinip kendime gelmeye çalıştım. Gözüm, istemsizce parmağımdaki yüzüğe kaydı. Geceden kalma o ağır duygular, içimde yeniden kabarmaya başladı. Ama hüzünle boğulmanın bir anlamı yoktu artık. Derin bir nefes alıp yataktan kalktım.
Kahvaltıya yardım etmek için mutfağa geçtiğimde, annemin her şeyi çoktan hazırlamış olduğunu gördüm. Ben de sessizce çayı demleyip masaya koydum. Henüz birkaç lokma almıştım ki, annemin o cümlesi boğazıma dizildi:
“Bugün Mert’le düğün alışverişine gideceksiniz.”
Sanki biri içimdeki boşluğa taş atmıştı. Şaşkınlıkla anneme baktım ama o bu durumu oldukça sıradan karşılıyordu. Lokmaları zorlanarak yuttum. Ne diyebilirdim ki? “Tamam” dedim sadece. Sesimdeki donukluğu fark etti mi, bilmiyorum. Ama ben bütün duygularımı içime gömmeye artık alışıyordum.
Kahvaltıdan sonra odama çekildim. Hazırlanmam gerekiyordu. Mert birazdan gelecekti. Aslı’yı aradım, yanında olmasını çok istiyordum ama işi olduğu için gelemeyeceğini söyledi. Elim mecbur, onunla yalnız gitmek zorundaydım. İçim daraldı ama yapacak bir şey yoktu.
Altıma dizimin biraz üstünde siyah bir etek giydim, üstüme de askılı, sade bir bluz. Abartmadan hafif bir makyaj yaptım. Zaten sadelik bana daha çok yakışıyordu. Hazır olduğumda annem, Mert’in geldiğini haber verdi.
Çantamı alıp kapıya yöneldim. Vedalaşırken annemin yüzüne baktım; ne beni teselli etti ne de bir şey söyledi. Sanki bu suskunluk bizim yeni dilimiz olmuştu.
Mert, arabanın yanında beni bekliyordu. Göz göze gelmeden sadece başımı sallayarak ön koltuğa geçtim. Yanına oturduğumda istemsizce içim titredi. Gözlerindeki o sert ifade hâlâ taze bir korku gibi içimde duruyordu. Belki de fark etti, çünkü yüzünü biraz yumuşattı. Bir şey söylemeden motoru çalıştırdı.
Yaklaşık on dakika sonra lüks bir mağazanın önüne geldik. Arabanın kapısını açıp indiğimde gözlerim yuvalarından fırlayacak gibiydi.
“Burası çok pahalı. Başka bir yere gidelim.” dedim hemen.
Ama o hiçbir şey söylemeden yüzünü buruşturup yürümeye başladı. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan onu takip ettim. Demek ki… gerçekten zenginmiş. Ama ben paraya değil, huzura muhtaçtım.
İçeri girdiğimizde tüm çalışanlar Mert’e gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedi. Demek ki burası onun için yabancı bir yer değildi. Kim bilir daha önce kimlerle gelmişti? İçimde tanımlayamadığım bir huzursuzluk kıpırdanmaya başladı.
Gelinliklerin olduğu bölüme geldiğimizde Mert durdu. Gözlerim karşımdaki manzara karşısında büyülenmişti. O kadar güzel gelinlikler vardı ki, insan hangisini seçeceğini şaşırırdı. Mert içerideki koltuklardan birine oturdu ve kısa bir bakış atarak,
“İstediğin gelinliği seçebilirsin,” dedi.
O an fark ettim ki, biz birbirimize henüz isimlerimizle bile hitap etmemiştik. Onun ağzından adımı duyduğumu hayal ettiğimde, içim ürperdi. Öyle yumuşak ve sıcak bir sesle söyleyecek değildi elbet. Büyük ihtimalle yine o sert bakışları ve karanlık ses tonuyla söyleyecekti.
Düşüncelerimden sıyrılıp gelinliklere yöneldim. Sayısız model vardı. İstemeyerek de olsa evleniyor olabilirdim ama bu, güzel bir gelinlik seçmeme engel değildi. Sonuçta insan bir kez evleniyordu. Göz gezdirirken, baştan sona dantelli, kuyruğu yere kadar uzanan bir gelinlik dikkatimi çekti. O kadar zarifti ki diğerlerinin yanında adeta bir yıldız gibi parlıyordu.
Gelinliği kabine götürüp denemek istedim. Bir görevli yardım etmek için yanıma geldi. Gelinliği giyip dışarı çıktığımda Mert bana bakmıyordu. Onun dikkatini çekmek için hafifçe öksürdüm. Kafasını kaldırıp bana şöyle bir baktı, sonra tekrar elindeki dergiye döndü. Ama ardından, sanki bir şey fark etmiş gibi, başını yeniden hızla kaldırdı.
Ben uzun bir süre göz göze geldikten sonra, onun gözlerinde az da olsa bir beğeni gördüğüme yemin edebilirdim. “Nasıl olmuşum?” diye sorduğumda, kısa bir bakıştan sonra “İyi,” deyip tekrar dergisine döndü. Gördüğüm o parıltı yanılgıymış demek ki… “Bunu alıyorum,” dediğimde sadece “Sen bilirsin,” diyerek konuyu kapattı.
Gelinliği çıkarmak için kabine döndüm. Görevliler etrafta yoktu. “Umarım kendim çıkarabilirim,” diye mırıldandım. Fermuar oldukça yüksekti. Ne kadar uğraştım bilmiyorum ama bir türlü yetişemiyordum. Terlemiştim. Sinirlerim iyice gerilmişti.
Mert daha fazla beklemeye tahammül edememiş olmalı ki kabine geldi. Küçücük kabinde ikimiz kalakaldık. Ben aynaya dönüktüm, o ise tam arkamda duruyordu. Yüzündeki sabırsızlık apaçık belliydi.
“Kaç saattir neden çıkmıyorsun?” diye sert bir ses tonuyla sordu. Korkudan yutkundum. “Fermuarı açamıyorum…” dedim kısık bir sesle. Aynadan göz göze geldik. Yüzüme bakarken bir adım daha yaklaştı. Artık aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı.
Kulağıma eğilerek, hafif alaycı bir ifadeyle “Bunu bana söyleyebilirdin,” dedi. Yavaşça ellerini fermuarın olduğu yere götürdü. Parmaklarının soğukluğu tenime değdiğinde irkildim. Kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. Onun bu yakınlığında bir şey vardı, ürkütücü ama aynı zamanda çekici.
Fermuarı yavaşça indirirken bakışlarını sırtımda gezdirdiğini hissedebiliyordum. Sonra sessizce fısıldadı:
“Pürüzsüz bir sırtın var… Güzel. Şanslıyım. Senin gibi bir karım olacak.”
O an kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Hem utanıyor, hem de karmaşık bir duygu girdabında boğuluyordum. Bu adamla evleniyordum… Hem yabancıydı hem de bu kadar yakın…
Yüzünde alaycı bir sırıtışla kabinden çıktı. Onun gitmesiyle birlikte tuttuğum nefesi usulca salıverdim. Biraz daha kalmaya devam etseydi, gerçekten nefessizlikten bayılabilirdim. Kalbim hâlâ çılgınlar gibi atıyordu. Birkaç derin nefes aldıktan sonra üzerimi değiştirdim ve kabinden çıktım. Gelinliği görevlilere teslim edip alacağımızı söyledik. O mağazadaki işimiz bitmişti.
Sıra kuyumcudaydı.
Bir an önce her şeyi halledip eve dönmek istiyordum. Yoksa şu hâlimle gerçekten duygusal bir buhran geçirip oracıkta çöküp kalacaktım. Nişan yüzüğüm zaten vardı, sadece evlilik için bir tektaş yüzük bakacaktık.
Kuyumcu vitrininden yüzükler çıkarıldı. Bazı tek taşlar neredeyse kafam kadardı. İçimden “Bu kadar büyük taşları kim takar ki?” diye geçirdim. Parıltılı ama bir o kadar da abartılıydılar.
Sonra gözüm, diğerlerinden daha zarif duran bir yüzüğe takıldı. Her tarafı küçük taşlarla işlenmişti. Gösterişli değildi ama sade güzelliğiyle dikkat çekiyordu. Bakmaya devam etmeden, “Bunu almak istiyorum,” dedim. Kuyumcu yüzüme gülümsedi ve “Tamam,” diyerek başka bir şey demeden yanımızdan ayrıldı.
Tam o sırada Mert’in sesi duyuldu:
“Bu yüzük biraz küçük değil mi? Daha büyük taşlı olanlar var. Onlardan alsan?”
Ona döndüm. Gözlerinin içine bakarak net bir ses tonuyla cevap verdim:
“Fazla abartılı şeylerden hoşlanmam. Sadece güzel olması yeterli.”
Yüzünde ne olduğunu tam çıkaramadığım bir ifade belirdi. Belki şaşkındı, belki de anlam verememişti. Omuzlarını hafifçe silkip sadece,
“Sen bilirsin,” dedi.
Yüzüğü aldıktan sonra zarif bir kolye seti de beğenip çıktık. Tam dışarı adım atmıştık ki Mert, “Gideceğimiz başka bir yer var mı?” diye sordu.
Aslında vardı. Ama onunla girmeyi asla istemeyeceğim türden bir mağazaydı.
“Almam gereken bir şey var ama… Sen burada beklesen? Ben hemen alıp gelirim,” dedim, çekinerek.
“Olmaz,” dedi kesin bir ifadeyle. “Beraber almamız gerekiyor.”
Ne yapacaktım şimdi? Evet, yakında onun karısı olacaktım. Ama henüz evli değildik. Bu mahremiyeti birlikte paylaşmaya hazır değildim. Utanıyordum.
Ne alacağımı anlamış olacak ki sessizce yürümeye başladı. Ben de onu takip ettim.
İç çamaşırı mağazasına geldiğimizde içimdeki huzursuzluk zirveye çıktı. İçeri girer girmez bir görevli yanımıza geldi.
“Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduğunda cevap vermeye hazırlanıyordum ki Mert benden önce davrandı.
“Kız arkadaşım için ilk çamaşır almak istiyoruz,” dedi.
Kadının yüz ifadesi kısa bir süre bozuldu, sonra yapmacık bir gülümsemeyle bizi ürünlerin olduğu bölüme yönlendirdi.
“Mert… Sen burada beklesen?” diye tekrar denedim. Bu sefer sesim neredeyse yalvarır gibiydi.
Ama beni duymuyordu bile.
“Yanında olacağım,” dedi umursamazca. “Zaten onları üzerinde göreceğim. Şimdi utanmana gerek yok.”
Bu sözlerle yüzümün kıpkırmızı kesildiğini hissettim. Ve ne yazık ki Mert de bunu fark etmişti.
Bir adım yaklaştı, dudaklarını kulağıma eğdi. Sesi neredeyse fısıltıydı, ama anlamı tokat gibi:
“Masum kızlar gibi utanmış numarası yapmayı bırak. Senin gibiler bunu kaç defa yapmıştır kim bilir.”
Donup kaldım.
Kalbim yerinden sökülmüş, biri onu paramparça etmişti sanki. Hayatımda ilk kez bir erkekle bu kadar yakındım. Ve bu sözleri duymayı hiç, ama hiç hak etmemiştim.
Yüzüne bile bakmadan alışverişi tamamladım. Sessizce dükkândan çıktık.
Yolda Mert’in bana ara ara bakışlarını fark etsem de umursamadım. Gözlerim dışarıya, cama odaklıydı. Camın yansımasında onun bakışlarını izliyordum. Gözleri bacaklarıma kaydığında, eteğimin biraz yukarı çıktığını fark ettim. Hemen huzursuzca kıpırdandım. Elleri dizlerimde birleştirip açılan kısmı örttüm.
Yaptığımı fark etmiş olacak ki çapkınca sırıtarak gözlerini yoldan ayırmadı. Kim bilir, yine ne düşündü hakkımda…
Ona göre ben “kolay” bir kadındım artık.
Ama keşke bilseydi… Ben, aslında kırılgan bir yürektim sadece. Ve onu tanımadan önce hiç kimseye dokunmamıştım.