**İki gün sonra...**
Bu akşam kız isteme vardı ve birazdan geleceklerdi. Biraz heyecanlıydım ama en büyük korkum öz babamdı. Bana bir daha bu eve gelmeyi düşünme, demişti.
Kaç kere ona ve anneme gittim ama kimse beni dinlemedi. Bazen kendi kendime, *Ben onların evladı değil miyim?* diye düşünüyordum. Sonra da kendi kendime, *Gerizekâlı, saçmalama,* diyordum.
Kapı çaldı. Normalde annem diye düşünmem gerekirdi ama değildi. Bunu adım gibi biliyordum.
*"Gel,"* dedim.
Kapı açıldı ve Yağız içeri girdi. Aslında o benim kardeşim gibiydi. Birbirimize çok değer verirdik. Ben onu kardeşim olarak görürdüm, o da beni ablası gibi görürdü.
*"Aylin abla, nasılsın?"* diye sordu.
İyiyim desem bana inanmazdı. Çünkü biz birbirimizin her şeyini bilirdik.
*"Sen benim için çok değerlisin abla. Eğer sana bir zarar gelirse, senin için her şeyi yaparım,"* dedi.
Bu bile beni iyi hissettirmişti. Gerçekten yanımda olması, beni düşünmesi ve bana değer vermesi... Benim için bu dünyada bundan daha değerlisi yoktu.
*"İyi ki varsın Yağız, iyi ki,"* dedim.
Gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. O da orada durmadı, yanıma gelip bana sarıldı.
*"Eğer bir gün başın zora girerse beni ara abla. Ben senin için her şeyi yaparım,"* dedi.
Tam o sırada korna sesleri duyuldu.
Gerçekten bitmiştim. Böyle mutlu mutlu buraya gelmeleri... İnsan cenazeye böyle gelir miydi?
Birbirimizden ayrıldık.
*"Hadi abla, aşağıya inelim,"* dedi.
Kafamı salladım ve aynada kendime son kez baktım. Ela gözlerim ve siyah saçlarım gerçekten beni güzel gösteriyordu. Bir de üzerime giydiğim Urfa'nın yöresel siyah elbisesi beni daha da güzel göstermişti.
*"Gidelim canım,"* dedim ve beraber aşağıya indik.
Aşağıda gelenler vardı. Kocam olacak salak, kaynanam Zeliha Hanım, kayınbabam Behram Ağa ve onların kızı, bizim de gelinimiz olacak Ece...
Boran Ağa, iki oğlu ve kardeşi gelenleri karşılıyordu.
*"Selamünaleyküm, zava,"* dedim.
Behram Ağa, damadına karşı elini uzattı. Karım hatırına elini öptüm.
*"Hoş geldiniz, Behram Ağa'm,"* dedi.
Aynı şekilde Behram Ağa da diğerleriyle selamlaştı ve içeri geçti.
Benim için en değerli olan da gelmişti.
İki gözümün çiçeği...
*"Merhaba, Aras Bey,"* dedi ve elindeki çikolatayı bana uzattı.
Oy güzelliğim benim...
Herkes içeri doğru giderken kolundan tuttum ve gözlerimle *kal* işareti yaptım.
Herkes içeri geçince ikimiz kaldık.
Kolumdan tuttu ve beni duvara yasladı.
*"Seni bütün gün göremeyince özledim,"* dedi.
Bunu duyunca yüzümde bir gülümseme oluştu.
*"Gerçekten mi?"* dedim.
*"Tabii ki özledim seni, güzel karım,"* dedi.
Yavaşça bana yaklaştı. Aslında ben de istiyordum ama şu an beni öpmesini istemiyordum. Olmazdı. Her an biri gelebilirdi. Hele ki babam ve annem buradayken...
Ellerimi göğsüne koydum.
*"Olmaz Aras. Her an biri gelebilir. Bizim ilk öpücüğümüz özel olmalı. Bir de eğer babam gelirse vallahi utançtan ölürüm,"* dedim.
Kara gözleri karısına döndü.
Ulan, Lazım kızı! Ben iki gündür sen korkmasın, benden kaçmasın diye neredeyse her şeyi yapıyordum. Bana pati ver dese verecektim ama yine de öpemiyordum. Vallahi şu an bütün hayal dünyam yıkılmıştı.
Bir elimle saçlarından bir tutam alıp kulağının arkasına yerleştirdim.
*"Ama ben seni özledim, karıcım,"* dedim.
Ben de özlemiştim ama olmazdı.
Tam o anda Yağız'ın sesini duyduk.
*"Yuh ama ya! Sizin eviniz, odanız yok mu? Burada böyle duruyorsunuz!"* dedi.
Ulan Yağız! Senin yüzünden bu sefer kim beni kurtaracaktı acaba?
*"Yağız!"* dedim.
Sesim yüksekti ama konağın içi misafir dolu olduğu için fazla da bağırmamaya çalışmıştım.
*"Efendim, abi?"* dedi.
Şerefsiz bak hele! Ulan, tam kızı ikna edecekken geldi, anımızı bozdu salak.
*"Ya sen niye her yerde çıkıyorsun lan?"* dedi.
Yağız'ın yüzü duydukları karşısında buruştu. O da meraklı değildi ama Yağız gelmeseydi birazdan ya Ruken Hanım ya da Zeliha Hanım gelip bizi çağıracaktı.
*"Ay, ben sanki çok meraklıyım da sizi görmeye geldim. Sadece içeridekiler sizi bekliyor. Hadi, gelin,"* dedi.
Ece hemen kafasını salladı ve ikimizin önüne geçerek içeri girdi.
Herkes yerine yerleşmişti. Küçük sohbetler başlamıştı.
Biraz daha vakit geçince Behram Ağa söze girdi.
*"Evet, bugün biz buraya hayırlı bir iş için geldik. Allah'ın emriyle, Peygamber Efendimiz'in izniyle kızınız Aylin'i oğlum Mustafa'ya istiyorum,"* dedi.
Bütün gözler Murat Ağa'ya döndü.
Kızını verip bu işi hemen bitirmek istiyordu. Aslında ona kalsa bunlar bile fazlaydı ama herkes her şeyin usulünce yapılacağını bilmeliydi.
*"Ben kızımı veririm ama aşiret ağası abimdir. O ne derse odur. Benlik bir problem yok ama abimin sözü önemli,"* dedi.
Vallahi şu kadarcık bile önemli değildi ama aşiret ağası o olduğu için mecburen söz ona kalıyordu.
Murat Ağa bunları düşünürken Boran Ağa'nın derdi farklıydı. Birazdan buraya bir bomba bırakacaktı ve herkes şok olacaktı.
*"Veririm ama bir şartım var,"* dedi.
Behram Ağa'nın kaşları çatıldı.
*Ulan Mustafa, bizi ne hâle getirdin?* diye düşündü.
Ama mecburdu. Ne derlerse kabul edecekti.
Sinirli olsa da bunu belli etmedi ve sakin bir şekilde sordu.
*"Nedir o, Boran Ağa?"*
Boran Ağa'nın dudakları yukarı doğru kıvrıldı.
Kesinlikle iyi bir şey değildi.
Behram Ağa bu adamı tanıyordu. Gözü parada pulda değildi. O yüzden isteyeceği şey çok önemliydi.
*Ulan Mustafa, senin karın hasretin yüzünden... İnşallah canınız istemez. Aslında Mustafa'yı alsa ne güzel olurdu.*
Boran Ağa konuştu.
*"Benim şartım şu: Mustafa ile Aylin evlendikten sonra, Aylin istediği kadar bu konakta kalacak. Aylin ne zaman kocasının konağına gitmek isterse işte o zaman gider."*
Herkesin gözleri şaşkınlıkla Boran Ağa'ya döndü.
Amca dedikleriyle resmen şok olmuştum.
Belki bu salak da böyle bir şeyin olmayacağını söylerdi. Ben de kurtulurdum.
Behram Ağa'nın sinirli gözleri Boran Ağa'ya döndü.
Ne demekti o?
Oğlu, düşman oldukları aşiretin konağında iç güveyisi olarak kalacaktı.
*"Hadi Mustafa, vazgeç. Yoksa bu konakta kalacaksın,"* dedi.
*Evet be Mustafa, vazgeç! Bitir şu işi. Sen de iyi olursun, ben de iyi olurum.*
Ama Mustafa'nın cevabı hiç beklediğim gibi olmadı.
*"Ölsem vazgeçmem, güzel gözlüm,"* dedi.
*Ulan be! Seni zaten öldüreceğim, bekle.*
*"Ben seni öldüreceğim ha! Yok, be... Öldürmedim diyelim. Baban öldürecek,"* dedim.
Vallahi benim korktuğum yer babamdı. Çünkü ne bana ne de Boran Ağa'ya düzgün bakıyordu.
*"Olmaz! Öyle bir şeye iznim yok,"* dedi.
Babam sinirle Boran Ağa'ya bakıyordu. Bir de *iznim yok* demişti.
Boran Ağa ise hiç istifini bozmadı.
*"Bunu oğluna soralım. Nasıl olsa o burada kalacak. Onun onayını almak daha önemli,"* dedi.
Aras bunu bilerek yapmıştı. Hem beni düşünüyordu hem de babamın karşı çıkacağını biliyordu.
Murat Ağa ise sanki kendi kızı hakkında değil, başka bir kadın hakkında konuşuyormuş gibi davranıyordu. Bu, aklıma farklı şeyler getirmişti ama şimdilik sustum.
Sonra öğrenirdim nasıl olsa.
*"Mustafa Ağa, cevap ver,"* dedi.
Babamın bakışları sanki *Sen ağasın, unutma* der gibiydi.
Unutmazdım.
Ama sevdiğim kadını da kaybedemezdim. Hem ömrümüzün sonuna kadar burada kalmayacaktık. Bu süre ne kadar olacaksa olsun, kabul edebilirdim.
*"Kabul. Eğer burada belirli bir süre kalmamı istiyorsanız, bu benim kabulümdür,"* dedi.
Babam bana şaşkın gözlerle baktı ama ben bir şey diyemedim.
Boran Ağa da memnun bir şekilde başını salladı.
*"Benim için de uygundur. O zaman Allah mutlu etsin,"* dedi.
Ayağa kalktı.
Babam da ayağa kalktı ve yanımıza geldi. Söz tepsisindeki yüzükleri aldı, parmaklarımıza taktı. Sonra kurdeleyi kesti.
*"Allah mutlu etsin,"* dedi.
Aslında yüzünde, *Ben senin birazdan kafanı kıracağım,* yazıyordu ama ben takılmadım.
Mustafa bana döndü.
*"Sen artık benim nişanlımsın. En yakın zamanda da karım olacaksın,"* dedi.
Evet...
Maalesef az kalmıştı.
Ama bu evlilik bu konakta olacaktı.
Ben ise onu kendimden vazgeçirmek istiyordum.
Ve bunun için çok az zamanım kalmıştı...