Bir anda bir el hissedince hemen elimi çektim ve ayağa kalktım. Burada biri bizi böyle görürse yanlış anlardı. O yüzden hiçbir şey demeden hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Yerde düşmüş bir kadın görünce yanına gitmek istedim. Kadın, sanki hayalet görmüş gibi koşup gitmeye çalışıyordu.
“Hanımefendi, durun lütfen. Bakın, ben doktorum. Eğer kötü olduysanız size bakabilirim.” dedim.
Adamın sesini duyunca bana döndü. Aramızda biraz mesafe vardı.
“Sen beni iyi yapamazsın, doktor bey.” dedi ve koşmaya devam etti.
Arkasında ise şaşkın bir adam bıraktı. Bu kadın ne yaşamıştı ki böyle davranıyordu? diye düşünmeye başladı. Ama burada iki gün yaşayıp o bile neler yaşamıştı. Bu kız kim bilir neler çekmişti...
### Ece
Konağın önüne geldim ve hemen arabadan indim. Annemin yanına gidip her şeyi öğrenmem lazımdı. Avluya girince hemen annemin odasına doğru gittim ama annemin sesi salondan geliyordu.
“Şu altınları seçin...” falan diyordu.
Allah’ım, bir de altını eksikti. Burası Urfa'ydı; düğünlerde gelinlere çok fazla altın takılırdı.
“Anne!” diye bağırdım resmen.
Annem, salonun kapısında beni görünce şaşırdı. Bu kadar erken dönmemi beklemiyordu. Başıyla yanındaki adamlara çıkmalarını işaret etti. Adamlar, hanım ağanın lafının üstüne laf söylemediler ve hemen çıktılar.
“Hayırdır deli kız, ne oldu?” dedi.
“Ne hayırdır anne? Siz beni bildiğin vermişsiniz, hem de hiç tanımadığım bir adama!” dedim.
Annem bana bir kere üzgün bir şekilde baktı ama hemen ardından gözlerini yere indirdi. Gidip koltuğa oturdu ve eliyle yanındaki yeri işaret etti.
“Gel.”
Birkaç adım attım ve annemin yanına oturmak yerine kafamı dizine koydum.
“Annem, lütfen olmasın. Ben evlenmek istemiyorum.” dedim.
“Kızım, güzel gözlüm, elimden bir şey gelmiyor. Babanı bilmiyor gibi davranma. Senin baban bir kere söz verdi mi konu kapanır. Bu sözle seni kaderine verdik. Sen o adamın karısı olacaksın. Hem belki de o çocuk senin kaderindir. Bak, biz adamı yıllardır ölü olarak biliyorduk ama bir şekilde yaşamış ve İstanbul’da doktor olmuş.” dedi.
Gözlerimi kapattım. Başkalarına gülen hayat bana niye gülmüyordu? Adamı herkes ölü olarak biliyordu ama bir şekilde yaşamış ve doktor olmuştu. Ama ya ben? Hukuk son sınıf öğrencisiyken bir anda elimden okulumu alacaklardı. Burada evli kadınlar okullarına devam etmezdi ki.
“Anne, bu adam o kadar okul okumuş. Niye beni kabul etti ki?” diye sordum.
Gerçekten ne alakaydı yani? Adam gitmiş, koskoca doktor olmuştu. Belki de ailesinin bu kadar zengin ve güçlü olduğunu görünce onların bir dediğini iki etmiyordu diye düşünmeye başladım. Karahan aşiretinin gücünü herkes bilirdi.
“Güzel gözlüm, baban ile abin adamı tehdit etmişler. Ya evlilik ya da ölüm demişler. Adam yine kabul etmemiş ama babası oraya gelince mecbur kabul etmiş.” dedi.
Bu sefer daha çok gözyaşı geldi. Gerçekten babamla abim bunu yapmış olamazdı. Beni hiç düşünmedikleri yetmiyormuş gibi bir de adama ettiklerine bak. Ya adam benden nefret ederse? Benden nefret eden bir adamla bir ömür asla geçmez. Bu ömürde hem ben yanarım hem de o.
O gün orada annemle beraber kaç dakika ağladık, hatırlamıyorum. En sonunda odama çıktım ve bir daha aşağıya inmedim. Ne babamın ne de abimin yüzünü görmek istiyordum.
Kendime bir duş aldım ve sonra yatağa girdim. Aslında uyumak istiyordum ama ne uyku vardı ne de başka bir şey.
Akşam saatleri olunca kapım çaldı. Ne “gel” dedim ne de “git”. Bir kere daha kapı çaldı ve kapı açıldı.
Birkaç adım sesi duydum. Sonra yatağın üzerine biri oturdu.
“Kız, kalksana.” dedi abim.
Bir de utanmadan buraya yanıma mı gelmişti?
“Ece kızım, kime diyorum ben? Kız, kalk.” dedi.
Ama yine dinlemedim. Onunla asla konuşmayacaktım.
Bir anda yorganın altından ayağımı çıkardı ve eliyle gıdıklamaya başladı. Bir tekme attım eline ama bırakmadı. Şimdi oyunu anlamıştım. Beni böyle yaparak güldürmeye çalışıyordu. Çocukken de böyle yapardı.
“Yav abi, bırak! Bak, bugün istediğini yap, gülmeyeceğim.” dedim ve ayağımı kurtarmaya devam ettim.
Ama bir anda kendisi bıraktı.
“O zaman ben sana bugün zava beni nasıl korkuttuğunu anlatayım.” dedi.
Ulan, bir de adamın beni nasıl korkuttuğunu anlatıyor. Ya orada bir şey olsaydı? Adamın zaten başında aşkın derdi vardı, bir de sizinle uğraşacaktım.
“Ya abi, benim bütün hayatımı bitirdiniz. Bir de adamı korkuttu diye mutlu mu olayım? Okul falan, bütün hayatım bitti. Ben şimdi ne yapacağım?” dedim.
Gözlerimde birkaç damla yaş birikti ve kafamı yere eğdim. Gerçekten kafamı bile kaldırmak istemiyordum.
Abim bu halimi görünce gerçekten içi cız etti. Galiba abisi olduğunu unutuyordu. Bir elini çenemin altına koydu ve yüzümü yukarı kaldırdı.
Gözleri gözlerime değince bakışlarında birden fazla duygu olduğunu gördüm. Korku ve hüzün vardı. Benim gördüklerim bunlardı.
“Birtanem, senin hayatında hiçbir şey değişmeyecek. O adam bizim dediğimiz her şeyi kabul etmek zorunda. Sen okuluna devam etmezsen seni de alıp kaçarım, giderim. Babam da kabul etti mecburen. Yani senin her şeyin aynı olacak. Hatta istersen şu damadı bizim konağa iç güveyisi olarak alalım.” dedi.
İster istemez biraz güldüm. Gerçekten her şey aynı mı olacaktı? Ama ya adam kabul etmezse?
“Ya istemezse?” dedim.
“Kafasına sıkarız. Hem yarın kız istemesinde ben her şeyi diyeceğim, o da kabul edecek. Ben gördüm, adam öyle biri değil. İnsanları gözünden tanırım.” dedi.
Ona kocaman sarıldım.
“Abi, iyi ki varsın.” dedim.
“Asıl sen iyi ki varsın, kurban olduğum. Şimdi Asiye yemek getirecek. Hele ki yemezsen vallahi seninle küserim.” dedi.
Kafamı sallayarak onayladım. Benimle biraz daha konuştu ve odadan çıktı. Ben de biraz dinlenmek istedim ama kapı çaldı.
“Hanım ağam, yemeğiniz.” dedi.
Hatice yemeği makyaj masasının üstüne bıraktı ve çıktı. Bu konağın hanım ağası annemden sonra bendim. Her zaman böyle olmuştu.
Yemeğimi yedim ve sonra yattım. Gerçekten daha fazla bir şey kaldıramazdım. Gücüm yoktu...
### Aras
Bir tane kız gördüm çarşıda. Gerçekten çok güzeldi ama kötü görünüyordu. Yardım etmek istedim, beni reddetti.
Şimdi bir tabak ciğer yemek için bir kebapçıya geçtim ve oturdum. Önüme birkaç kebap çeşidi geldi. Ben de yemeğe başladım.
Sonra telefonum çaldı. Arayan babamdı. Kesin İstanbul’a falan gittiğimi düşünüyordu. İşte adamı böyle deli ederler. Koca ağayı biraz deli ediyoruz ama sonunda bir kurşun sıkılmaz.
Daha fazla bekletmeden telefonu açtım.
“Alo?” dedim ama karşı taraftan yüksek bir ses geldi.
“Neredesin ulan sen?” diye bağırdı.
Kesin delirdi. Oh, canıma değsin! Sen bana bu kadar kötü davranıp odaya kapatırsan böyle olur ağam.
“Ciğer yiyorum, Boran Ağa. İstersen sen de gel.” dedim.
Ama karşı taraf hiç öyle değildi.
“Ulan kapımı kırıp adamlara silah çekip konaktan gidiyorsun, bir tabak ciğer için mi ulan bütün yaptıkların?” dedi.
Evet ağam, ciğer için.
“Hayır, değil. Sen beni asla ama asla o konağa hapsedemezsin. Bunu anla ve bil diye yaptım.” dedim.
Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi.
“Oğlum, bak belki haklısın ama olmaz. En azından bir süre konaktan çıkmamak senin için en iyisi. Ulan bir de sen beni dinlemiyorsun ki. Ha, ne zaman dinledin?” dedi.
Evet, belki haklıydı. Ben bu arada aşiret ve konak kurallarını bilmiyordum ama o da beni bilmiyordu.
“Boran Ağa, bitti mi?” diye sordum.
“Ne zaman geliyorsun?” dedi.
Ukala bir şekilde:
“Bilmem.” dedim.
Ama cevap hemen geldi.
“Aras...” dedi.
“Tamam be, gelirim. Bir yarım saate.” dedim ve telefonu kapattım.
Biraz kafamı dinlemeye çalıştım ama o kız hâlâ çıkmıyordu aklımdan.
İnşallah iyi bir hayatı olur, diye düşündüm. Ne diyeyim ki başka?
### Üç saat sonra
Konağın avlusuna arabamla girdim. Bir de ne göreyim? Babam ile amcam terasta durmuş beni bekliyorlardı. Babam, yani pardon, Boran Ağa’nın gözlerinden ateş çıkıyordu.
“Oh olsun.” dedim içimden. Sen bana böyle davranırsan ben de böyle yaparım.
Arabayı düzgün bir yere park ettim ve arabadan indim. Yukarıya doğru sanki ağır çekimdeymişim gibi yürümeye başladım.
Ama amcamın babama kısık bir sesle söylediğini duydum.
“Abi, bu çocuk burada olmaz ki. Daha ilk gün yaptıklarına bak. Benim kızım Aylin’i verelim, bitsin gitsin.” dedi.
Aylin’i kime veriyorlardı acaba? Kesin kafama silah dayayan adamlardan birine.
Dağ ayısından bahsediyordu bu adam. Şaka mıydı ya? İnsan kızını o adamlara verir mi?
Boran Ağa ona hiç sevimli olmayan bakışlar atıyordu ama dinleyen kimse yoktu.
“Eee, Boran Ağa, ne zaman kız istemeye gidiyoruz?” dedim.
Asla bir kadını, hele ki o kadın benim kuzenim olacaksa, o adamlara vermelerine izin vermezdim.
Hem babamın hem de amcamın bakışları bana döndü.
“Yav yeğenim, sen konağın yolunu bulabildin çok şükür.” dedi.
“Buldum Murat Ağa, buldum da sen kendi öz kızını nasıl o adamlara verirsin? Adamları bildiğim caniler.” dedim.
Evet, çokça haklıydım. Adamların sağı solu belli olmuyordu. Kızlarını bile bu kadar gözden çıkarıyorlarsa kim bilir gelinlerine ne yaparlardı?
“Yav sen kimsin ha? Hayırdır? Daha dün Urfa’ya geldin, bugün bize aşiret işlerini mi öğretiyorsun?” dedi.
Daha dün Urfa’ya geldin ha! Bir de ben kimin oğluyum? Ben bu aşiretin ağası olmasam, sırf bu adama inat olsun diye... Neyse lan, fazla uçuyorum.
“Ben Boran Karahan’ın oğluyum ve beni buraya Boran Ağa getirdi. Asıl sen kimsin ki benimle böyle konuşuyorsun?” dedim.
Üzerime doğru bir adım atacaktı ama babam eliyle onu durdurdu.
“Hadi Murat, iyi geceler. Git yat. Bu arada ben onlara bu aşiretten hiç kimseyi vermem. Bu konu kapandı. Hadi.” dedi.
Vay be Boran Ağa’ya bak!
Demek istediği zaman oğlunu koruyabiliyordu.
Amcam olacak Allah’ın belası gidince babama döndüm.
“Boran Ağa, ben bu adamı hiç sevmedim. Nasıl senin kardeşin?” diye sordum.
Ama Boran Ağa’nın yüzünde mutluluk vardı. Ne alaka lan? Niye bu kadar mutluydu ki?
Bugün yaptıklarımı bir düşündüm de bunlar mutlu olunacak şeyler değildi. Bu adam niye mutlu oluyordu?
“Sen az önce benim oğlum olduğunu kabul mü ettin?” diye sordu.
Gerçekten ben öyle mi yaptım? Nasıl çıkacağım lan bu işin içinden?
“Ne alaka yani... Ben sırf şey olsun diye öyle dedim.” diye ağzımın içinde geveledim ama kurtaramadım. Belli oluyordu.
“Hadi git yat. Bir daha böyle konağın kapısını kırma. Vallahi parasını senden alırım.” dedi.
Babam sağ olsun, ondan para çoktu.
“Doktor maaşıyla çalışıyoruz ağam biz. Maalesef o kadar paramız yok.” dedim.
İkimizin de yüzünde bir gülümseme oluştu. Hayatımda ilk defa onu böyle gülerken görüyordum. Mahmut babamın güldüğü gibi değildi. Onunki sanki daha farklıydı. Ben sanki onu tanıyor gibiydim ama aynı zamanda yok gibiydi.
“İyi geceler, baba.” dedim ve onun konuşmasına izin vermeden odama çıktım.
Şimdi o düşünsün, değil mi?
### Baba...
Baba...
Baba...
Bu kelimeyi hayatımda ilk defa duymuyordum ama kalbimde öyle bir sıcaklık oldu ki sanki ilk defa baba oluyordum. Utanmasam oturup ağlayacaktım, o derece.
Oğlum bana “baba” dedi. Beni babası olarak gördü. Ben ona kurban olurum, canım oğlum benim. Artık baba oğul olarak onunla bir hayat yaşamam için önümüzde bir engel yoktu...
### Nişan Günü
Sabahtan beridir konakta bir koşuşturma vardı. Herkes bir şeyler yapıyordu.
“Of Allah’ım, herkes bu kadar mutluyken ben niye değilim?” diye düşündüm.
Üzerimdeki takım elbiseye baktım. Siyah bir gömlek, altına siyah bir pantolon ve üzerimde siyah bir ceket vardı. Yüzümde mutluluk yoktu. Daha çok mutsuzluk vardı.
Bir anda kapı çaldı.
“Gel.” dedim.
Aylin içeriye girdi. Siyah bir Urfa yöresel kıyafeti giymişti. Saçlarını açık bırakmıştı. Bir altın kemer, birkaç tane bilezik ve altın bir kolye takmıştı. Bir de yüzünde mahcup bir ifade vardı.
“Aylin, iyi misin?” diye sordum.
“Aras abi, ben çok teşekkür ederim. Eğer sen kaçıp gitseydin ben evlenecektim. Hayatımı kurtardın abi. İyi ki varsın, sağ ol.” dedi.
Demek ki bu konu sadece Murat Ağa’nın bildiği bir şey değildi. Başkaları da konuşmuştu.
Başı yerde olan kızın çenesinden tutup yukarı kaldırdım.
“Sakın kafanı eğme Aylin. Ben o adamları gördüm. Asla seni onlara vermem. Bir de eğer ben gerçekten ölmemiş olsaydım, o dağ ayısı ne diyordu? Bu işe seninle evlenmek istiyor muydu?” dedim.
Vallahi biraz merak ediyordum. Gerçekten o adam hiç öyle birine benzemiyordu. Ne alakaydı yani? Âşık olmak falan hiç ona uygun değildi.
“Abi, babam duymasın ama o adam bana âşık olmuştu. Bunu kaç kez söyledi. Benimle evlenmek istiyordu.” dedi.
Vallahi şaşırdım lan. O dağ ayısı demek birine âşık olmuştu ha?
“Peki sen?” dedim.
“Ben sadece okuluma devam etmek istiyorum abi. Evlenmek falan yok benim aklımda.” dedi.
“Tamam Aylin. Ben buradayım. İstemediğin hiçbir şey olmayacak.” dedim.
Mutlulukla kafasını salladı ve beraber aşağıya indik.
Bayağı araba vardı. Hepimiz bir arabaya geçtik ve diğer konağa doğru yola çıktık.
“Ulan Allah’ım, senin zoruna gitmesin ama canımı almak için ne bekliyorsun?” diye düşündüm.
Vallahi ama neyse, vardır bir bildiği yukarıdakinin, diye düşündüm.
Yirmi dakika sonra o konağa geldik.
Yağız elime bir tane çiçek tutuşturdu. Diğer aşiret kadınlarının ise ellerinde beyaz renkli bohçalar vardı. Acaba içinde ne var diye düşündüm ama bilmiyordum. Neyse, sonra Yağız’a sorarım.
Konağın avlusunda elli yaşlarında bir kadın, dağ ayısı ve dağ ayısının babası duruyordu. Herkes “Hoş geldiniz.” diyerek içeri geçiyordu.
Birkaç adım attım ve dağ ayısının önünde durdum. Çiçeği onun eline bıraktım.
“Yakıştı ha, ağam.” dedim.
Adam resmen bana ölümcül bakışlar atıyordu ama babası burada diye bir şey yapmadı.
Hemen kafamı çevirdiğim zaman dağ ayısının babasını gördüm. Ellerini bana uzattı, öpmem için.
Birkaç kötü bakış attım ve sonra elini öptüm. Ne yani? Adam kayınbabam sonuçta.
“El öpenlerin çok olsun, zava.” dedi.
Ulan bu “zava” ne demek ki acaba?
“Zava ne demek?” diye sordum.
Ama sanki Çince konuşuyormuşum gibi yüzüme baktı. Sonra cevap verdi.
“Kürtçede damat demek.” dedi.
Kafamı salladım.
Bir de benim evleneceğim kız nerede lan acaba, diye düşündüm.
Ama kafamı çevirdiğim zaman dün gördüğüm kızın, üzerinde bembeyaz bir kıyafetle bana doğru geldiğini gördüm. Makyajı yapılmış, saçları özenle hazırlanmıştı.
Bir an olduğum yerde kaldım.
**Bu kız...**
Çarşıda yardım etmek istediğim, beni geri çeviren kızdı.
Ve şimdi...
Benim evleneceğim kadındı.