Deva Sultan

1158 Words
Defne annesinin en çok adını severdi: Deva. Deva Sultan derdi annesine. Babasını hiç görmedi Defne. Daha annesinin karnında yedi aylıktı. Eşinin vefatından iki ay sonra kızını aldı kucağına. Küçük çocuk, geçim sıkıntısı… Ee bir de eşinin ağabeyleri ve yengelerinin baskısı derken hayat çok zorladı Deva’yı. Taliplisi de oldu ama o, kızına üvey baba gelmesin diye kimseye bakmadı. Yazın bahçesine diktiği sebzelerini sattı. Günlük bahçe işlerine gitti. Kışın ördüğü örgülerini sattı. Kızını kimseye muhtaç etmeden büyüttü. Defne de annesini hiç üzmedi. Ama günler geçti… Defne, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Annesinin hayaliydi kızını beyaz önlükle görmek. Defne’nin hayali ise atanıp annesini de alıp gitmekti… Sabah güneş doğmuştu ama ev sessizdi. Defne uyanmıştı ama annesi hâlâ uyanmamıştı. Normalde erken uyanır, kahvaltı hazırlar, sonra kızını uyandırırdı. “Anne?” diye seslendi Defne. Cevap yoktu. Odaya girdi. Deva yatağında sırtüstü yatıyordu. Gözleri kapalı, yüzü huzurluydu. Defne yatağa yaklaşırken önce içindeki doktor konuştu: “Nefes sesi yok.” Sonra içindeki kız çocuğu: “Annem uyuyor…” Deva’nın elini tuttu. Soğuktu. Defne’nin nefesi kesildi. “Anne… hadi uyan…” Sesi titredi. Sonra parmakları boynuna gitti. Nabız yoktu. O an ikiye bölündü Defne… Bir tarafı Doktor Defne, Diğer tarafı annesiz kalmak istemeyen küçük Defne. Elleri titreyerek telefonunu çıkardı, ambulansı aradı. Kırılmış sesiyle tek cümle kurabildi: “Annem nefes almıyor…” Gerekli bilgileri zorda olsa verdi görevliye. Aradan kaç dakika geçti bilmiyordu. Ama o zaman, asır gibi gelmişti Defne’ye… Gelen sağlık ekiplerini annesinin odasına götürdü. Aslında biliyordu… Ama işte… bir umut. Ambulansla birlikte hastaneye geçtiklerinde doktorlar, “Kalp krizi… başınız sağ olsun,” dediler. Şimdi ne yapacaktı? Kime haber verecekti? Bundan sonra ne olacaktı? Olduğu yerde çakılı kaldı sanki. Önce aklını toplaması lazımdı. İstemese de Hasan amcasını aradı. “Efendim Defne, sen beni arar mıydın?” “Amca… biz hastanedeyiz… annem…” dedi ama devamını getiremedi. Amcası sadece, “Hemen geliyoruz,” diyebildi. Hastaneye geldiklerinde morg kapısının önünde Defne’yi elinde annesinin ölüm kâğıdıyla buldular. Konuşmuyor, göz teması kurmuyor, boşluğa bakıyordu. Amcası gerekli işlemleri halledip cenazeyi teslim aldı. Köydeki evlerine geçtiler. Defne hâlâ konuşmuyordu. Ağlamıyordu da… Sadece annesinin tabutunun başında sessizce oturuyordu. Gelenlerin kendi aralarında konuşmaları uğultu gibi kulağındaydı. Ta ki annesinin cenaze selası verilene kadar… “Merhum Ahmet Yalçın’ın eşi Deva Yalçın…” O an Defne’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Hıçkırıklarının arasında anlaşılan tek kelime: “Annem…” Kalabalık tabutu götürmek için toplandığında, son kez sarıldı annesinin tabutuna… Veda etti Deva’sına… Mezarlığa geldiklerinde önce helallik alındı, sonra mezara yerleştirildi. Üzerine kapanan her tahtada, atılan her toprakta, biraz daha dizleri çözüldü… Düşmedi. Ama içinden bir parça orada gömüldü. Dualar edildi, kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Defne yalnız kalmak için mezarın başında bekledi. “Herkes gitti anne… ama ben gidemiyorum. Gönlümün devası derdin benim için… Benim gönlüme kim deva olacak şimdi? Kimin kucağına yatıp saçlarımı okşatacağım? Kime sarılıp boynunda nefesleneceğim? Tek başıma mıyım şimdi? Sen babamın yanına gittin… Ben kimin yanına gideyim…” Sitem etti. Ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bir süre sonra yavaş adımlarla eve geçti. Ev hâlâ kalabalıktı. Komşu kadınlar mutfağa sessizce girip çay demlediler. Diğeri önüne birkaç lokma yiyecek koyup omzuna dokundu. “Deva çok iyi bir kadındı kızım,” dedi karşı komşu. “Seni anlatırken gözleri gülerdi. Evladının doktor olmasına değil, vicdanlı olmasına gurur duyardı.” Defne’nin gözleri doldu. Annesinin artık yalnızca hatıra olduğunu kabullenmek, o an biraz daha mümkün oldu. Cenaze evinin kapısı akşamüstü kapandığında ev bir anda sessizliğe gömüldü. Taziyeye gelen son komşu ayakkabısını giyip çıktı. Kapı kapandı. Büyük amcası boğazını temizleyerek konuştu: “Defne… artık annen de yok. Sen de bizim bir evladımızsın. Burada tek başına kalmana gönlüm razı olmaz. Tek başına bu evde yaşayamazsın. En doğrusu bizimle gelmen.” Eşi Ayşe hemen oturduğu yerde kıpırdandı ama bir şey diyemedi. Hüseyin amcası da aynı babacanlıkla, “İstersen bizde de kalabilirsin kızım,” deyince, bu sefer de onun eşi kıpırdandı ama o susmadı: “İyi güzel diyorsunuz da… Defne genç kız. Evde bekar erkek çocuklarımız var. Millet ne der?” Defne’nin elleri dizlerinde kenetlendi. Sakin görünüyordu… Ama içinde öfke büyüyordu. Ayağa kalktı. Sesi bu kez netti: “Annemin cenazesi daha toprağa gireli birkaç saat oldu. Onu değil… beni konuşuyorsunuz.” Hiçbiri cevap veremedi. “Müsaadenizle ben odamda dinlenmek istiyorum.” “Müsaade senin kızım… çok yoruldun. İyi gelir,” diyebildi Hasan amcası. Küçük bir ev olduğu için içeride konuşulanlar her yerden duyuluyordu. Defne odasının kapısını kapattıktan sonra amca ve yengelerinin kendi aralarında konuşmalarını duydu. Önce Hüseyin amcası başladı: “Havva, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ne demek millet ne der? Burada tek başına bırakırsak asıl millet ne der!” Havva daha cevap vermeden Ayşe yenge girdi devreye: “Havva doğru söyledi Hüseyin. Defne genç kız. Askere gitmiş bekar çocuklarımız var. Eee… Halilcan’ın da Defne’ye olan ilgisi malum. Nasıl aynı evde olsunlar?” Konu buraya gelince amcalar bir süre sessiz kaldı. Çünkü onlar da biliyordu: Hüseyin’in oğlu Halilcan, senelerdir Defne’yi seviyordu. Ama Defne her seferinde, “Abimsin,” dediği için uzak duruyordu. Ve daha kötüsü… Defne bu konuşulanları harfi harfine duyuyordu. Aklına gelen ilk fikirle en yakın arkadaşı Melis’i aradı. Melis’le aynı fakültedeydiler. Defne ne kadar ağırbaşlıysa, Melis tam tersiydi; içi içine sığmayan, sürekli pozitif bir kızdı. Telefon ikinci çalışta açıldı. “Hayırdır güzellik, bu saatte?” Defne titreyen sesiyle sadece şunu diyebildi: “Annem öldü…” Bir süre sessizlik oldu. Sonra Melis şoktan çıkınca: “Ne demek annem öldü? Sen manyak mısın kızım, böyle şaka olmaz!” diye üst üste söylendi. Defne: “Dün gece güldük, söyledik, yattık… Ama annemi sabah yatağında cenazesiyle buldum. Kalp krizi geçirmiş… İkindi namazından sonra da defnettik…” dedi. “Ve sen bunu bana şimdi söylüyorsun, öyle mi?” “İstediğini söyleyebilirsin. İnan, kafam hâlâ yerinde değil. Mantıklı düşünemiyorum. Ama senden yardım istiyorum.” “Tabii ki… ne istersen.” “Daha annem mezara gireli birkaç saat olmasına rağmen konu hemen bana geldi. Anlaşılan beni burada rahat bırakmayacaklar. On gün sonra mezuniyet töreni var. Törenden sonra diplomamı da alıp buralardan gitmem lazım. Ama nereye, nasıl gideceğim, hiçbir fikrim yok. Düşünecek aklım da yok. Benim rotamı sen çizeceksin. Tamam mı? Senden başkasına güvenemem.” “İşin o kısmını ben hallederim. Biliyorsun, Antalya’da babadan kalma bir evim var. Okul bitince ben de oraya döneceğim zaten. Birlikte gideriz.” “Orada ne yaparız ki?” “Özel hastanelere CV bırakırız. OMÜ’yü dereceyle bitiren bir doktora iş verirler diye düşünüyorum. Hem hastane olmadı, önümüz yaz sezonu… girer bir işe çalışırız. Baktık hem çalışıp hem okuruz, TUS’a hazırlanırız. Sen gel yeter ki… bir şeyler buluruz.” “Tamam… işte sen plan program yap. Ben de bu sürede burayı hallederim.” “Defne… kimseye belli etme olur mu?” “Merak etme. Şu an öyle derin konular konuşuyorlar ki beni duymadıklarına eminim. Yarın yine haberleşiriz, olur mu?” “Tamam çiçeğim. Dikkat et kendine. Deva Sultan’ın mekânı cennet olsun… çok yemeğini yedim.” “Amin…” Defne diyebildi sadece. Gözlerinden yaşlar süzülürken telefonu elinden bıraktı. Her gece olduğu gibi yine yastığına sarılıp uyumaya çalıştı. Ama gözlerini her kapattığında annesiyle olan anılar geldi gözünün önüne… En son sabah ezanı okunurken uykuya dalabildi…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD