Hayranlık...

2471 Words
Aybars' tan.... Eve geldiğimde saat 1.30 olmuş, babam hâlâ ortalarda yok. “Eve geç gelmeyin haytalar!” diye söylenen adam resmen beni tek başıma bırakmış, daha yeni tanıdığı kızlarla dışarı çıkmış. Üstelik bir de ne demişti ? “Ozan bizi midye yemeye götürecek" miş bak sen... Ulan, Ozan ana öğünde dana yiyip, üstüne tatlı niyetine kuzu çevirme hesaplayan adam; midyeyle ne işi olur? Babam zaten öyle şeyleri yemez. Bu neyin kafası şimdi, onu da anlamadım. Var bi bit yeniği, ya neyse … Ulan, hepsini geçtim, telefonlar niye kapalı? Defne’yi mi arasam acaba? Eee, ne diyeceğim kıza… “Babam nerede mi?” Merak ettim, olamaz mı, olur bence. Elime telefonumu alıp Defne’yi aradım; üçüncü çalmada açtı telefonu. “Buyrun, Aybars Bey,” Hay senin resmiyetini sikeyim.. “Şey… Defne Hanım, iyi geceler. Ee, babam ve Ozan en son sizinle çıkmışlardı, telefonları kapalı, ulaşamıyorum.” “Aybars Bey, az önce bizi evimize bıraktılar. Cihan babamın şarjı bitti Ozan’ın da işi vardı, rahatsız edilmemek için telefonunu kapattı,” dedi bana olanca soğukluğuyla.. Bir dakika… bir dakika… ne dedi o? Babama ‘baba’ mı dedi? He bir de üstüne, Ozan’ın işi vardı, rahatsız edilmek istemediği için telefonunu kapattı… Noluyo amına koyayım.. " Alo Aybars beyy... " “Tamam, Defne Hanım, rahatsız ettim, diyip resmen yüzüne kapattım. Yok ya, ben yanlış duymuşumdur. Elin kızı niye babama ‘baba’ desin ki? Çok yorulmuşumdur herhalde, alkol de etkileyebilir… Ben yanlış duydum, kesin öyle. Tam odama çıkmak için merdivelere yönelmiştim ki geldi bizimkiler. Ozanın yüzünde galibiyet sevinci, babamda ise tarif edilemeyen bi mutluluk... “Ohh, keyifler yerinde maşallah,” diye sitem ettim, babam hemen karşılık verdi: “Ulan it, bir de ‘abiyim ben’ diye geçinirsin. Bak, Ozan geçti, seni inşallah yakın zamanda düğününü yapacağız.” “Nasıl yani?” diye sordum, Ozan hemen cevap verdi: “Abi, oldu inşallah ya, konuştum Melis’le, artık resmen sevgilim var.” Kıza karşı boş olmadığını biliyordum ama bu kadar hızlı olacağını tahmin etmemiştim açıkçası. “Oğlum, bak, emin misin? Sonradan ‘olmuyor, yapamam’ deyip kızı üzme, bak ben de seni üzerim,” dediğimde ise: “Kararlıyım abi, bundan sonra sadece Melis var .” Kendime çekip sıkıca sarıldım; sevinmiştim çünkü kardeşim mutlu olmayı hak ediyordu. Bizi sarılırken gören babam da gelip ikimize birden sarıldı. “Az bi dakika yaa,” diyip Ozan’ı kendimden uzaklaştırdım. Babam da duraksadı bir an. “Siz gelmeden önce, size ulaşamadım diye Defne’yi aradım,” dedim babama dönüp. “Baba, o kız neden sana ‘Cihan baba’ dedi bir de? Ozan da rahatsız edilmek istemiyormuş, o yüzden telefonunu kapatmış.” Babam hemen, “Az bi daha de, bakayım ne dedi benim için?” dedi. “Cihan babanın şarjı bitti,” dedi. Babamın yüzüne yayılan gülümseme tarif edilemezdi. Bir şeyler var ama hayırlısı… “Eeee, anlatın, daha n’oluyo?” dedim babama. “Olan bir şey yok abi,” dedi Ozan. “Ben Melis’le rahat konuşabilmek için telefonumu kapattım, amcamın da şarjı bitmişti gerçekten.” “İyi, öyle olsun. Ama bu akşamki satışınızı unutmam. Ben yatıyorum, iyi geceler,” deyip odama çıktım. Duşa girip kendimi soğuk suyun altına attım. Su vücuduma değdikçe biraz olsun rahatlıyordum ama kafamın içi bir türlü susmuyordu. Mesela, kardeşimin bu kadar özel bir anında neden ben yoktum? Benim de orada olduğum bir zamanda yapabilirdi. Ya da babam… Bu zamana kadar kimseye kendine baba dedirtmemişken, o kız babama neden “baba” dedi? Bir diğeri daha vardı ki içimi en çok o kemiriyordu. Ben Aybars Karaca’yım; gidip özür diliyorum ama aldığım cevaba bak… “Söylediklerimi değiştirmiyorum”muş. Peki ya Onur denen piçin Defne’yi benim nişanlım sanması? “Nişanlım değil,” dediğimde Defne’ye attığı o bakış… O neyin nesiydi öyle? Off Allah’ım… Deliriyor muyum yoksa? Neden sürekli Defne var aklımda? Ne zaman düşünmemeye çalışsam, inadına daha çok yer ediyor zihnime. En iyisi yatmak… Uykunun içinden, adımın fısıldanır gibi seslenilmesiyle uyandım. Sesin geldiği tarafa döndüğümde Defne’yi gördüm; yatağın önündeki boy aynasının karşısında, sırtı bana dönük duruyordu. Üzerinde geceki elbisesi vardı. “Aybars, fermuarım sıkıştı… yardım eder misin?” Yataktan kalkıp etrafa baktım; rüyada mıyım diye. Hayır, odamdaydım. Aynanın yansımasından bana bakıyordu. “Aybars, hadi…” Yanına yaklaştım. Fermuar gerçekten sıkışmıştı; biraz uğraşınca açıldı. Kollarını iki yana bıraktığında elbisenin askılarına parmaklarımı taktım, omuzlarından kaydırdım. Sağ omzuna küçük bir öpücük kondurduğumda, boynunu öte yana eğip bana alan açtı. Kusursuz görünümü nefesimi kesiyordu. Önünü bana döndüğünde bir kolunu boynuma doladı, diğer eliyle dudaklarıma dokundu. Aralanmış dudakları, davetkâr duruşu aklımı başımdan alıyordu artık. Elleri omuzlarımdan aşağı indi, üzerimdeki tişörtün eteklerini kavradı ve tek hamlede çıkardı. Defne karşımda çıplaktı; ben ise yalnızca şortla ... Parmaklarım beline yerleştiğinde hafifçe irkildi; sonra o irkiliş yerini bilinçli bir kabullenişe bıraktı dahada yaklaştı. O kadar yaklaştı ki artık düşünmek mümkün değildi. Sadece hissetmek vardı; vücudunun sıcaklığı, körük gibi kalkan göğsü… Her nefes verişinde göğsüme çarpan o sıcak nefes, içimdeki isteği daha da alevlendiriyordu. Belini iyice kavrayıp kendime çektim. Dudaklarından küçük, kontrolsüz bir inleme döküldü; o ses, odanın sessizliğinde içime işledi. Sonra beni bırakıp yatağa uzandı. Yastığa dağılan asi saçları, hafifçe ısırdığı dudakları, kumral teni… Kusursuz bedeniyle şu an dünyanın en güzel varlığı yatağımda yatıyordu. Usulca yatağa tırmandım. Dudaklarına kapanmak üzereyken telefon çalmaya başladı. Hay aksi, tam zamanı… Kapatmak için yataktan çıktığım anda— Pattt ! Bir anda kendimi yerde buldum. “N’oluyo lan?” Başımı kaldırdım, kalbim deli gibi atıyordu. Yatak boştu. Defne yoktu. Ve çalan telefon, sabah olduğunu haber veren alarmdan başkası değildi. Nasıl bir rüyaydı bu böyle… Bu kadar gerçekçi olması çok farklıydı. Derin bir nefes aldım. “Ne saçmalıyorum ben?” diye mırıldandım kendi kendime. En iyisi bir duş alıp aşağı inmekti. ...... Aşağı indiğimde mutfağı taze demlenmiş çayın kokusu sarmıştı. Asiye abla kahvaltıyı çoktan hazırlamış, masayı her zamanki özeniyle donatmıştı. Babam ise yine baş köşedeydi; elindeki gazetede yardım gecesi için yazılan haberleri gözden geçiriyor, arada memnun bir tebessümle başını sallıyordu. Evde sakin ama sıcak bir hava vardı. Benim aklım ise hâlâ sabaha karşı gördüğüm rüyanın etkisindeydi. Babamın karşısına geçip sordum: “Baba, dün gece Defne neden sana Cihan baba dedi?” Bir an durdu. Sonra anlatmaya başladı: “Ozan’la Melis’i yalnız bırakmak için sahilde yürüyüşe çıktık. Defne çok iyi yetiştirilmiş bir kız… Biraz yürüdük, konuştuk, sohbet ettik. O an içimden geldi; ‘Ben de sizin bir babanızım’ dedim. Galiba… hayatı boyunca baba dediği ilk kişi ben oldum.” Babasını hiç görmediğini biliyordum. Kahvaltımı bitirdiğimde, “Afiyet olsun,” deyip evden çıktım. Off Defne… Neden hep aklımdasın? Hastaneye geldiğimde de zihnim hâlâ Defne’yle doluydu. Akşamki güzelliği, sabah gördüğüm rüya… Hepsi üst üste binmişti. Acaba ben de Ozan gibi âşık mı oluyordum, yoksa? Bu düşüncelerle hastanenin kapısından içeri girdiğimde, arkamdan bir ses geldi: “Günaydın Aybars Bey.” Allah’ım… Onu düşünürken sesini duymak mümkün müydü, yoksa yine bir rüyanın içinde miydim? Refleksle sağa sola baktım. Hayır… Bu kez gerçekti. Karşımda Defne duruyordu. Ve bana gerçekten “günaydın” demişti. Hemen ona döndüm. “Günaydın Defne Hanım, siz gece nöbetinde değil miydiniz?” diye sordum. “Nöbetim yarın gece, Aybars Bey,” dedi. Tam acile doğru yönelmişti ki seslendim: “Defne Hanım.” Durup bana döndü. “Buyurun, Aybars Bey.” “Gün içinde müsait olduğunuzda odama gelebilir misiniz?” dedim. Bir an tereddüt etti. Belli belirsiz bir duraksamadan sonra, “Tabii, gelirim,” deyip acildeki odasına geçti. İyi, güzel… Kızı çağırdık ama ne diyecektim ki şimdi? “Bu arada seni rüyamda gördüm,” mü diyeyim? Eline geçen en sert cisimle kafamı kırardı herhâlde; o potansiyel fazlasıyla vardı. Neyse… Gelsin de, konuşacak bir şey bulurum elbet. Güne evrak yığınlarıyla başladım. Masama bırakılan dosyalar birer birer imzaladım, yardım gecesiyle ilgili telefonlar ardı ardına geldi; tebrikler, teşekkürler, kısa ama yorucu konuşmalar… Aralarda yapılan toplantılar, alınan kararlar derken zaman fark ettirmeden aktı gitti. Gün ilerledikçe işler azalmadı ama zihnin bir köşesinde, tüm bu koşuşturmanın arasında, Defne’nin varlığı yerini koruyordu. Yemek bile yemediğimi fark ettim; odadan çıkacak hâlim kalmamıştı. En iyisi telefonla bir şeyler söylemekti. Ne yesem diye düşünürken kapı çalındı. “Gel,” diye seslendiğimde, İçeri Defne girdi. “Müsait miydiniz, gelebilir miyim?” diye sordu. Hemen toparlandım. “Buyurun lütfen,” Masamın karşısındaki koltuğa oturdu. “Beni çağırmıştınız Aybars Bey, buyurun,” dedi. O an ortam biraz yumuşasın diye, “Yemek yediniz mi?” diye sordum. “Hayır, henüz değil. Fırsat bulunca doğrudan sizin yanınıza geldim,” dedi. “Ben de henüz yemedim,” dedim. “Ne yesem diye düşünüyordum… Siz ne önerirsiniz?” Soruyu sorduğum an pişman olmuştum. Şimdi “salata” falan der diye bekliyordum. Ama ağzımı açık bırakacak cevabı verdi: “Biz geçen lahmacun söylemiştik.” Bir an durdum. Lahmacun demişti. Yüzümdeki şaşkınlığı fark edince, “Sevmez misiniz?” diye sordu. “Yok yok, severim tabii,” dedim hemen. “Ama sen pat diye lahmacun deyince şaşırdım. Salata falan dersin diye beklemiştim.” Gülümsedi ve açıkçası içten bı gülümsemeydi. "Yer misiniz, size de söyleyeyim mi?” “Yok, teşekkür ederim,” dedi. “Ben sipariş vermiştim, birazdan gelir.” “ Siz beni neden çağırmıştınız?” diye sordu ki telefonu çaldı. Kısa bir izin isteyip açtı. Konuşmasından siparişinin geldiğini anladım. “Odama bırakın,” dedi. Arayan kuryeydi galiba. “Bakın, şimdi aklıma soktunuz,” dedim. “Siz nereden sipariş vermiştiniz? Ben de aynı yerden söyleyeyim. Hem sizinle konuşmak istediğim konu biraz zaman alabilir… Söyleyelim de buraya getirsinler, yemeğinizi soğumasın.” "Burada… sizin odanızda mı?” “Neden olmasın? Hem beni de yemekte yalnız bırakmamış olursunuz.” Gülmemek için yanağını ısırdığını fark ettim. Keşke gülseydi… Gülmek ona çok yakışıyor. “Hoş olmaz sanki, Aybars Bey,” Ama onu bu kez dinlemedim. Güvenlikteki arkadaşlardan birini arayıp, “Acil hekim odasındaki yemeği alıp odama getirir misiniz?” dedim. Pek hoşnut olmadığı belliydi ama yine de bir şey söylemedi. Görevli arkadaş kapıyı çalıp içeri girdiğinde yemeği benim önüme bıraktı. Haklıydı… Çünkü bu zamana kadar, odamda bir doktorun yemek yediği pek görülmemişti. Görevli çıktıktan sonra ben de ilk iş sekretere mesaj atıp içeri kimseyi almamasını söyledim. Ardından paketi alıp Defne’nin karşısına oturdum. Hâlâ ne yapmaya çalıştığımı çözmeye çalışıyordu. Bakma öyle güzellik… İnan, ben de ne yaptığımı bilmiyordum. Her neyse. Defne’ye bakarak, “Buyurun lütfen,” dedim. O an Defne içten bir gülümsemeyle, “İçinde iki tane var. İsterseniz birini sizinle paylaşabilirim,” dedi. “Vallahi çok açım, hayır diyemeyeceğim.” Paketi sehpanın tam ortasına çekip açtı. Sonra kalkıp kenardaki peçetelikten birkaç tane aldı, tekrar yerine oturdu. Birini benim önüme serdi, diğerini kendi önüne. “Servis etmemi ister misiniz?” dediğinde, onu büyülenmiş gibi izliyordum. Sadece “Hı hı,” diyebildim. Dediği gibi birini benim önüme, diğerini kendi önüne koydu. Ardından etrafa bakındı. “Ne aradınız?” diye sordum. “Odanızda bardak var mı?” dedi. Masamın çekmecesinde karton bardaklar vardı. Kalkıp onları da ben çıkardım. Sanki evimizde, yemek masasını birlikte hazırlıyormuşuz gibi bir his çöktü içime. Paketten çıkan ayranı çalkaladı, bardaklara paylaştırdı. “Buyurun, afiyet olsun,” dedi. Başka biri olsa, kendini kibar göstermek için böyle bir şeyi eline bile almazdı belki. Ama Defne’ye bakıyordum… Gayet rahat, gayet sakin. Hiç acele etmeden, lahmacunun içine yeşillikleri koydu, üzerine limon sıktı ve büyük bir özenle dürüm hâline getirdi. O kadar doğaldı ki yaptığı. Ne rol yapıyordu ne de kendini başka biri gibi göstermeye çalışıyordu. Ve ben, fark etmeden, ona bir kez daha hayran kalıyordum. Ona baktığımı fark edince, “Neden yemiyorsunuz?” diye sordu. Bir anda ağzımdan dökülüverdi: “Seni izliyordum.” Başını kaldırıp, “Neden?” diye sorduğunda, aynı sakinlikle yemeğini yemeye devam ediyordu. Bir an duraksadım, sonra kelimeler ağzımdan birbirine dolaşarak çıktı: “Şey… ımm… çok doğal… yani… şey gibi… yemek yiyişin.” Ne dediğimi ben bile tam anlayamamıştım. Ama Defne anlamış gibi, hiçbir şey demeden, aynı rahatlıkla yemeye devam etti. “Yemek yemek bir sanatsa,ben o sanatı en iyi icra eden sanatçıyımdır.” dedi birden Haklıydı. Gerçekten de öyleydi. Defne’yi izlemekten ne yediğimin bile farkında değildim. Yemeği bitirdiğimizde, yine aynı özenle sehpanın üzerindekileri topladı. Kalkıp birkaç peçete daha aldı, masamın üzerindeki dezenfektanla sehpayı sildi. Paketi çöpe atıp geri döndü, karşımdaki koltuğa yeniden oturdu. Sonra başını hafifçe kaldırıp, “Evet Aybars Bey, sizi dinliyorum,” dedi. Onu izlerken kalbimin hızlandığını hissediyordum. Defne’ye bir şeylerden bahsedeceksem, bunun yeri hastane olmamalıydı; daha güzel bir yerde, daha doğru bir anda olmalıydı. Bu yüzden duygularımdan söz etmeyecektim. En azından şimdilik. "Defne hanım geçen gün için tekrar özür dilerim" dediğimde tek kaşıni havaya kaldırdı “Defne Hanım, geçen gün için tekrar özür dilerim,” dediğimde tek kaşını havaya kaldırdı. Devam ettim: “Daha önce de babam kalple ilgili bir rahatsızlık geçirmişti. Günlerce yoğun bakımda kalmıştı. Haberi alınca yine kötü bir şey oldu sandım, çok panikledim. O yüzden size karşı sert konuştum.” “Bakın Aybars Bey,” dedi. “İnsanın sevdikleriyle sınanması gerçekten zor bir durum. Ben de yakın zamanda bunu yaşadım. O yüzden size karşı ne bir kızgınlığım var ne de bir kırgınlığım.” “Ama bana mesafeli davranıyorsunuz,” dedim. “Patronumsunuz,” diye karşılık verdi. “Normal bir tanıdığınız olsam peki?” “Yine çok farklı olmazdı herhâlde. İnsan ilişkileri çok iyi olan biri değilim.” Bir an duraksadım, sonra içimden geldiği gibi konuştum: “Ben yine de özür dilemek istedim. Çünkü sizi kırdım. Eğer günün birinde içinden çıkamadığınız bir durum olursa, lütfen gelip yardım istemekten çekinmeyin. Elimden ne gelirse, seve seve yaparım.” Tam bir şey söyleyecekti ki cebindeki çağrı cihazı ötmeye başladı. “Hasta geliyor, gitmek zorundayım,” deyip koşar adım odadan çıktı. Arkasından baka kaldım. Kapı tekrar çaldığında bu kez gelen Sanem’di. İçeri girer girmez, “Sekreterine içeri kimse girmesin demişsin.Tekrar geldiğimde ise Dr. Defne’nin odandan koşarak çıktığını gördüm. Ne oluyor?” diye hesap sorar gibi konuştu. Gayet soğuk bir sesle, “Eee, ne olmuş?” diye sordum. Bir an duraksadı. Sonra ses tonu yumuşadı. “Yok… bir şey yok. Merak ettim,” dedi. “İki kere odama gelecek kadar önemli bir işimiz var mıydı seninle?” diye sordum. Bir an durdu. “Şey… yani… hımm…” diye geveledi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi dudaklarını hafifçe büzüp, masama doğru bir adım attı.Ben ise dosyaları karıştırmaya devam ettim. “Yoğun bir gün,” dedim kısaca. Başını yana eğdi. “Belli,” dedi. "Sanem, söyleyecek bir şeyin yoksa izin verir misin, çalışıyorum?” Çoktan bu kadını gönderirim bu hastaneden de derler ya: “Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın.” Beni bulmak için her işimde pürüz çıkaranlardan biri de onun babası. Babasından aldığı güçle bazen tehlikeli olabiliyor. Sanki duvara konuşuyormuş gibi, hiç umursamadan yanımdan geçti. Baştan çıkarıcı adımlarla koltuğumun arkasına geçti, kollarını boynuma doladı ve kışkırtıcı bir ses tonuyla kulağıma eğilip fısıldadı; “Benimle ilgilenmiyorsun… ama üzülüyorum.” İnanın içimde iğrenme hissi oluştu. Oflayarak ayağa kalktığımda, yüzüne yansıyan “gerçekten üzülmüş” hali ise inanılmaz komikti. “Bak Sanem, son kez söylüyorum… şansını zorlama. Seninle tek gecelik bir ilişkim oldu, başka da olmayacak. Bunu kafana sok.Sana kötü davranmaya,beni mecbur etme.” İşin ilginç tarafı… gözlerinin dolması yok mu! Gerçekten biri görse, bana aşık olduğunu sanır. "Şimdi çık odamdan ve bir daha saçma sapan birşey için gelme " Topuklu ayakkabılarıyla yerleri döve döve gitmesi ayrı bi komik Neyse bu günün güzelliğini onunla bozmayacağım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD