Karmaşık Duygular...

1720 Words
Cihan Karaca dan... Geçen geceki yemekten sonra Ozan’ı arayıp yanıma çağırdım. Hastanenin yardım yemeğine daha iki gün vardı ve benim az yontulmuş oğlumun gönül işine biraz el atmam gerekiyordu; yoksa “sen bana hayran, ben sana kurban” moduyla bir arpa boyu yol alamazlar. Şimdi Allah için, oğlum da yakışıklı, babası gibi ...ama kız da bir içim su maşallah, tam bize layık bir gelin. Bir de Ozan’dan gelecek o detaylı araştırma işi temiz gelirse, ne mutlu bize!. Kahvemi alıp çalışma odama geçtim. En son yapılan teslimatta ufak pürüzler çıkmış; Aybars hâlâ benim haberim yok zannediyor ama ben günde aldığı nefes sayısını bilirim. Birkaç telefon görüşmesinin ardından pürüzler de halloldu. Emekli oldum ama adımızın geçtiği yerlerde hâlâ sözümüz dinlenir. Şu itleri de hayırlısıyla bir evlendireyim, bu işleri de bıraktıracağım onlara.Kimsenin haberi yok ama avukata vasiyetimi bile yazdırdım. Mirasımı ikisine eşit bırakacağım. Belki kan bağı yok ama Ozan benim ikinci evladım gibidir. Babası Asım hem en iyi dostum hem de en güvendiğim adamdı; bu yükselişimde Asım’ın da çok emeği var. Tek kötü huyu alkole düşkünlüğüydü; karısı da dayanamadı o hallerine. Bir akşam topladı, valizini aldı ve gitti… öyle bir gitti ki ne izini ne tozunu bulabildik. Asım da dayanamadı gidişine yıkıldı perişan oldu ama iş işten geçti Zamanla vücudu dayanamamaya başladı; siroz sessiz ve acımasız bir son gibi yaklaştı. Karısının gidişinden tam iki yıl sonra kaybettik Asım’ı. Bir dost, bir kardeş kaybettim ama bir evlat da kazandım. Nergisim büyüttü Ozan’ı; ne bir asiliğini gördük, ne bir şımarıklığını. O yüzden Ozan’ın bende yeri çok başkadır. Çalışma masamın üzerinde Nergisimin resmine bakarken mırıldandım: “Eee Nergisim, oğlanlar büyüdü, hatta aşık bile oldular. Ozan söylemiyor ama ben anlarım; oda diğer doktora yanık ve bunu çokta belli ediyor. “Sen olsaydın, şimdiye çoktan düğün hazırlıklarına bile başlamıştın…” Düşüncelerimden kapının çalınma sesiyle sıyrıldım. “Gel,” dedim. İçeri Ozan girdi; doğruca yanıma gelip elimi öptü. “Amca, günaydın.” “Günaydın. Geç, otur bakalım. Kahvaltı yaptın mı?” “Yaptım amca, sağ olasın.” Hafif bir gülümsemeyle Ozan’ın gözlerinin içine baktım. Ne olduğunu anladı tabii. “Amca,” dedi, hafif bir tebessümle, “sende bir şeyler var… söyle bakayım.” Hemende anlar küçük it... Hiç dolandırmadım lafı, direkt konuya girdim. “Defne’den ne haber?” Bir an yüzü düştü Ozan’ın. Sessizce ayağa kalktı, elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı. Dosyanın içinden birkaç fotoğraf ve kimlik bilgileri çıktı. Samsunluymuş… İçimden bir an Nergisim geçti. O da Samsunluydu. Hatta istemeye gittiğimde ailesi vermeyince dönüş yolunda kaçırmıştım. Eyy gidi günler... “Amca,” dedi Ozan, sesi biraz ciddileşerek, “orta gelirli bir ailenin tek kızı. Babası Ahmet Yalçın… Defne onu hiç görmemiş; annesi daha hamileyken, traktör kazasında vefat etmiş. Annesi Deva Yalçın, Defne’yi tek başına büyütmüş, okutmuş. Yakın zamanda da annesini kaybetmiş.” Kaşlarımı çattım. “Akraba falan yok muymuş?” “İşin sıkıntılı kısmı da orası,” dedi. “Annesinin ailesi yok denecek kadar az. Baba tarafı ise Defne’yi apar topar biriyle evlendirmeye kalkmış. Defne de bu yüzden buraya, bir arkadaşının yanına gelmiş. Aileden sadece bir kuzeniyle görüşüyor." Telefon kayıtları görüştüğü kişiler hep aynı İki arkadaş kendi hallerinde... Yüzüme hınzır bir gülümseme yerleştirip sordum: “Peki… diğer doktoru araştırdın mı?” Ozan’ın yüzü bir anda kızardı; eli ayağına dolandı. Daha ağzını açıp bir şey diyememişti ki sözünü kestim: “Tamam, tamam… abinden sonra sıra sana gelecek. Seni de evlendireceğim.” dediğimde, Bir an gözlerinin içi parladı. İyice abayı yakmış, belli. “Haydi bakalım,” dedim, “Allah sonumuzu hayır etsin.” Ozan’ı gönderirken arkasından gülümsedim. Aybars’tan… Hastanedeki işlerin yoğunluğu, diğer işlerde çıkan ufak pürüzler… Bir de babamın imalı konuşmaları eklenince insanın aklı ister istemez dağılıyor. Sabah erkenden hastaneye geldim. Tam giriş kapısında Defne’yle karşılaştık. Üzerindeki basit kot pantolon, bluzu ve ayağındaki düz taban ayakkabılara rağmen fazlasıyla etkileyici görünüyordu. Yanıma yaklaştığında yalın, sakin bir sesle, “Günaydın Aybars Bey,” dedi. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, süzülerek yanımdan geçip gitti. Allah’ım… bu kız benim bütün ayarlarımı sikecek, belli oldu. Aslında kızın da bir kabahati yok; kendi kendime triplerdeyim. birde neye tripli olduğunu anlasam ya neyse... Odama geçtigimde günün geri kalanı, kağıt üstünde sıradan geçti. Toplantılar, imzalar, bitmek bilmeyen telefonlar… Hepsi bildik şeylerdi. Yardım gecesine sadece iki gün kalmıştı ve hummalı bi koşuşturma vardı idari katta Ama zihnim, nedense olması gereken yerde değildi. Öğleden sonra kapı tıklatıldı. “Gel,” dememle içeri Ozan girdi. Canı sıkkındı; belli ediyordu. Lafı dolandırmadı, doğrudan konuya girdi. “Abi, akşama bir depo havası alalım mı?” Ne demek istediğini anlamam uzun sürmedi. Son yaptığımız işte birileri kimliğimizi gün yüzüne çıkarmaya çalışmıştı. Karşılığında da ciddi bir bedel ödemişlerdi. Hatta birkaç saat önce babamın da devreye girdiğini öğrenmiştim. Ama eceli gelen it misali, hâlâ kendi bildiklerini okuma derdindeydiler. “Olur aslanım,” dedim. “Gideriz.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra sordum: “Adamı nerede buldunuz?” “Yatındaydı abi,” dedi. “Alemdeydi. Kimse görmedi.” “Hımm…” Ayağa kalkıp ceketimi elime aldım. “Hadi gidelim,” dedim, “dertleri neymiş bir öğrenelim.” Hastaneyle depo arası yarım saat sürüyordu. Yol boyunca konuşmadık. Depoya girdiğimde Ozan’ın çoktan “hoş geldin” konuşmasını yaptığını anladım. Ortam düzenliydi; fazla ses yoktu ama izleri belliydi. “Gölge,” dedim, “aferin… misafirimizle iyi ilgilenmişsin.” Ozan’ın dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Gecenin misafiriyle ilgilenmek zevkti,” dediğinde bu kez ben gülümsedim. Ama bu, keyiften değil; sinirden yüzüme yerleşen bir gülümsemeydi. Kenarda duran metal sandalyeyi yere sürüyerek adamın tam karşısına çektim. Ozan onu öylesine ezmişti ki, metalin beton üzerindeki sürünme sesi bile adamın irkilmesine yetti. Omuzları kasıldı, nefesi düzensizleşti. Bu iyi, diye geçirdim içimden. Kolay çözülecek. Sandalyeyi ters çevirip oturdum. Kollarımı sırtlığına dayadım, gözlerimi onunkilerden ayırmadan.. "Anlat " dedim Adam dayak yemekten kapanmış gözleriyle yüzüme bakmaya çalıştı. Sonunda, cılız bir sesle konuştu: “Diğer liderler… varlığından rahatsız.” Kaşımı bile kaldırmadım. “Neden?” “Kim olduğunu bilmedikleri için.” Bir an durdum. Gözlerimi onunkilere diktim. “Neden?” Yutkundu. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Sana… sana ulaşamadıkları için.” Sandalyede hafifçe öne eğildim. “Bana niye ulaşacaklarmış?” Adamın dudakları titredi. “Çünkü…” Bir an duraksadı. “Çünkü dengeleri bozuyormuşsun.” Alaycı bir gülümsemeyle sordum: “Peki… planları ne?” Adam panikle başını iki yana salladı. “Bilmiyorum, vallahi bilmiyorum. Tek bildiğim…” dedi sesi artık çatlamıştı.. “Bundan sonraki her sevkiyatta seni açığa çıkarmak için işine çomak sokacakları.” Gülümsemem biraz daha derinleşti. Demek ki oyun başlamıştı.“İyi,” dedim soğuk bir sakinlikle. “Biz de oyunu onların istediği gibi oynarız.” Adamla biraz daha uğraşacaktım ki Ozan’ın telefonu çaldı. Cevap vermek için dışarı çıktı. Depoda kısa bir sessizlik oldu Çok geçmeden kapı sertçe açıldı. Ozan’ın yüzü değişmiş, rengi atmış halde panikle yanıma geldi. “Abi,” dedi kısık ama titrek bir sesle, “çıkmamız lazım. Acil.” Adamı depodaki adamlara bırakıp vakit kaybetmeden arabaya geçtik. Kapıyı kapatır kapatmaz sordum: “Noluyor oğlum, hayırdır?” Ozan direksiyon başındaki yerini bile tam alamadan konuştu: “Abi… Cihan amca rahatsızlanmış. Hastaneye götürüyorlarmış.” Bir anlık sessizlik oldu. “Nesi varmış?” dedim sertçe. “Bir şey demediler mi?” "Yok abi hastaneye geçiyoruz dediler" Telefonu elime aldım. Hastaneyi arayıp “Babamı getiriyorlar doktorlarını çağırın. Hepsini. Hemen.”diye bağırdığımda Ozan zaten son sürat aracı hastaneye sürüyordu. Hastaneye geldiğimizde acil müdahale odasında babamın başında Defne’yi görmek hiç beklediğim bir şey değildi. Bir an duraksadım ama içimdeki huzursuzluk buna izin vermedi. İçeri girer girmez sordum: “Doktorlar nerede?” Gelmiş olmaları lazımdı. Özellikle çağırttırmıştım. Tam o sırada Defne sakin bir sesle konuştu: “Aybars Bey, merak edilecek bir şey yok.” O an… Biriken ne varsa, öfke, stres, korku… hepsi tek bir noktada patladı. Bakışlarım sertleşti. Sesimi istemeden yükselttim. “Merak edilecek bir şey yok mu?” dedim. “Benim babam burada yatıyor, doktor ortada yok ve sen bana bunu mu söylüyorsun?” dedim. Defne sakinliğini bozmadı. Seside kontrollüydü “Ben de doktorum Aybars Bey. Müdahale yapıldı, merak edilecek bir şey yo—” Cümlesini bitiremeden üzerine yürüdüm. Sesim koridorda yankılandı. “Doktor musun?” diye bağırdım. “Yeni yetme bir doktor olman, burada söz sahibi olduğun anlamına mı geliyor?” Defne bir adım bile geri çekilmedi. Gözlerini kaçırmadı.Ama ben devam ettim. “Birkaç kitap okuyup önlük giyen herkes doktor oldu zaten!” Bir anlık sessizlik çöktü. Sonra Defne konuştu. Sesi yükselmedi. Ama kelimeleri ağırdı. “Yeni yetme olabilirim,” dedi. “Ama sizde şu an ne yaptığını bilmeyen, öfkesini kontrol edemeyen bir hasta yakınısınız .” Yüzüm gerildi. Defne devam etti: “Babanız mide spazmı geçirmiş. Gerekli müdahaleyi yaptım, hayati bir riski yok.” Bir adım da o üzerime yürüdü. “Ve şunu da söyleyeyim Aybars Bey,” dedi net bir şekilde, “Benim doktorluğumu sorgulayacak biri varsa, o da buradan sonuç alamadan giden hasta yada yakını olur ama asla siz olamazsınız ”dediğinde sözleri yüzüme tokat gibi çarptı. Koridorda kimse konuşmuyordu artık. İlk kez… Yaptığımı savunacak tek bir cümlem bile yoktu. Defne sert bakışlarını benden çekip babama döndü. Yüzündeki ifade bir anda değişti; az önceki mesafeli duruş yerini içten bir gülümsemeye bıraktı. “Cihan Bey, geçmiş olsun,” dedi nazikçe. “Müsait bir zamanınızda ziyaretinize gelmek isterim.” Babam gülümsedi. Sesi beklediğimden daha sıcaktı. “Bey ne demek kızım,” dedi. “Amca de sen bana. En yakın zamanda da görüşelim.” demesiyle O an… Olduğum yerde kalakaldım. Daha tam üzerimdeki şoku atlatamamıştım ki içeriye babamın doktoru girdi hızlıca dosyayı alıp baktığında “İlk müdahaleyi siz mi yaptınız?” diye sordu. Defne sakin bir ifadeyle başını salladı. “Evet hocam. Akut mide spazmıydı. Antispazmodik uygulandı, serum başlandı. Vital bulguları stabil.” Doktor dosyayı kapattı. “Doğru müdahale,” dedi net bir sesle. “Gayet yerinde. Geçmiş olsun Cihan Bey… yediklerinize yine pek dikkat etmemişiz.” Defne hafifçe başını salladı. “Tekrar geçmiş olsun,” dedi kibarca. Ardından müsaade isteyip yanımızdan ayrıldı. Babamla göz göze geldiğimde, o bakışlarda öfkeden eser yoktu ama büyük bir hayal kırıklığı vardı; asıl can yakan da buydu zaten. Bakışlarını benden ayırmadan konuştu. Sesi ne sertti ne de kırıcıydı. Ama kelimeleri yerli yerindeydi. “İnsan,” dedi, “sevdiklerini korumak isterken, kendini insanlıktan çıkarmamalı Aybars.” Tek kelime bile edemedim; çünkü söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Bir hastane sahibi olarak önceliğimizin, özellikle genç doktorlara destek olmak olduğunu her fırsatta dile getirirdik. Ama işte, o an… bu kuralı ilk çiğneyen yine ben olmuştum. Üstelik kırdığım kişi genç bir doktordu. Üstelik bir kadındı. Ve daha da kötüsü… bende çoktan değişmeye başlayan duyguların sahibi olan kadındı....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD