Kıskançlık....

1640 Words
Defne’den… Hastanede göreve başlayalı ikinci haftamız. Bu kısa sürede hem çok ilginç vakalar gördük hem de mesleğin rutin sayılabilecek yüzüyle karşılaştık. Bu hafta Melis’le birlikte gündüz vardiyasındayız. Yoğunluğun arasında birbirimize tutunarak ayakta kalıyoruz desek yeridir. Ara ara Halilcan’dan Samsun’da neler döndüğüne dair haberler alıyorum. Anlatışına bakılırsa orada olaylar biraz… nasıl desem… Hint dizisi tadında . Güya özel bir hastaneden davetiye almışım da o yüzden gitmişim. Yoksa gönderecek değillermiş!En azından orada anlatılan hikâye bu. Şimdilik arkamdan kötü konuşan kimse yok gibi görünüyor. En azından kulağıma gelen bir şey yok; bu da büyük başarı sayılır. Talipli olan çocuk da Ankara’ya dönmüş. Memlekette her şey yolunda… ya da bana öyle anlatıyor Halilcan . Şimdilik inanmayı tercih ediyorum. Bu arada hafta sonu hastanenin yardım gecesi varmış. Akşama mesai çıkışı Melis’le biraz AVM gezip alışveriş yapalım, “havamız değişsin” diye sözleştik. Gerçi bizim havamız genelde ya hastane kokulu ya da kahve aromalı ama olsun, niyet önemli. Sorsanız aynı evde yaşıyoruz ama birbirimizi evden çok hastanede görebiliyoruz. Buraya geleli tam bir ay oldu. Yavaş yavaş da olsa hayatım rayına oturmaya başladı. Bu yıl çalışıp önüme bakma taraftarıyım; şimdilik TUS hayalimi erteledim… en azından şimdilik. Ama geçen geceki nöbetimde, acile gelen otuz sekiz haftalık hamile bir hastanın heyecanına tanıklık etmek benide çok heycanlandırdı.Bir yanda dünyaya gözlerini açmaya hazırlanan minicik bir can, kapının dışında endişeyle bekleyen heyecanlı bir baba, içeride ise evladı için o acıya göğüs geren güçlü bir anne vardı. Düşünsenize… Bir hayatın ilk anlarına şahit oluyorsunuz. Ve insan, bütün yorgunluğuna rağmen böyle bir ana tanıklık etmenin ne kadar bambaşka bir duygu olduğunu fark ediyor. Belki de ilk kez, kalbimde bu kadar net bir his vardı… evet, galiba uzmanlık alanımı buldum. Gün içindeki koşuşturmaca yerini nöbet değişimine bırakmıştı artık. Acilin en kalabalık günlerinden biriydi, bundan emindim. Yoğunluğun ardından Melis’le birlikte biraz nefes almak istedik. Önce bir AVM’ye uğrayıp kısa bir alışveriş yaptık. Bence gerçekten çok güzel elbiseler aldık. Alışveriş düşündüğümden kısa sürdü. Tam çıkarken Melis, “Seni çok güzel bir yere götüreceğim, yemeği orada yiyelim,” dedi. Aslında çok yorgundum ama yine de “Tamam, gidelim,” dedim. Çünkü buraya geleli beri hayatımız evden işe, işten eve sıkışıp kalmıştı. Biraz değişiklik… iyi gelirdi. En azından bu akşam. Deniz kıyısındaki restoranda gece iyice çökmüştü. Şehir ışıkları uzaktan seçiliyor, ama esas ışık aydınlık bir aydan geliyordu. Ay, denizin yüzeyinde ince bir gümüş yol oluşturmuş, masaların arasına hafif bir parıltı serpiştirmişti. Hafif esen rüzgar, dalgaların sesiyle karışıyor, romantik ve sakin bir tını yaratıyordu. Garson menüyü uzattığında Melis, “Burasının balık ve mezeleri gerçekten çok güzel,” dedi. Ben de seçim işini ona bıraktım: “Sen ne istersen, ben okeyim,” dedim, hafif bir gülümsemeyle. Bir süre sonra, Melis’in istediği mezeler ve deniz ürünleri masamıza getiriliyordu. O sırada gözüm, tam iki masa arkamızda, net bir şekilde görebildiğim bir masaya takıldı. Masada Aybars Bey ve Ozan oturuyordu; yanlarında ise yaşına göre oldukça karizmatik duran biri daha vardı. Yemeğimize başladığımızda bir an Aybars Bey’le göz göze geldik. Beni fark ettiğinde bakışları sanki bir anda sertleşti… ya da bana öyle geldi, tam anlayamadım. Normalde kalktığımızda selam vermeyi düşünüyordum, ama o tepkisinden sonra görmemezlikten gelmek daha mantıklı gibi geldi.Hastanede daha önce birkaç kez karşılaşmıştık. Her seferinde aynı soğuk bakışlarla, merhabalaşıp yanımdan geçip gitmişti. Amaann… bana neydi ki? diye düşündüm. Yine de Melis’in anlattıkları aklıma geldi. Ozan’la birkaç kez kahve molasında sohbet ettiklerini söylemişti. Dayanamadım, Melis’e eğilip, “Arka masada Ozan ve iki misafiri var,” dedim. Güya garsonu çağıracakmış gibi arkasını döndüğü anda göz göze geldiler. O an… bakışları çok içtendi, çok samimiydi. İçim ısındı. Arkadaşım adına gerçekten sevindim. Çünkü Melis, her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyordu. Yemek, güzel bir sohbet eşliğinde devam ederken bir anda yanımızda Hakan Hoca belirdi. “İyi akşamlar hanımlar,” dedi ve izin isteyerek masamıza oturdu. Hakan Hoca’yla sohbet ederken yanımıza hoş bir bayan yaklaştı. Tanışınca adının Ebru olduğunu, Hakan Hoca’nın eşi olduğunu öğrendik. Meğer o da burada, özel bir lisede beden eğitimi öğretmeniymiş. Aslında kendilerinin rezervasyonu varmış ama biz masamıza davet edince Ebru hiç tereddüt etmeden kabul etti. Zaten yeni gelmiş Antalya’ya, henüz hiç arkadaşı yokmuş. Hakan Hoca, “Üç güzel bayanla aynı masada yemek yemek benim için onurdur,” deyince garsonu çağırıp yeni servis istedik. Hastanede ne kadar mesafeli ve soğuk görünse de, Hakan Hoca’nın normal hayatında oldukça sohbetli biri olduğunu o an anladık. Ama asıl Ebru… Allah’ım… sohbeti, enerjisi, eşiyle olan uyumu… Birbirlerine bakarken gözlerinden taşan o sevgi… Gerçekten örnek bir çiftti. Melis kulağıma eğilip fısıldadı: “Kız, bize de nasip olur mu böyle seven biri?” Ben de gözlerimi istemsizce Ozanların oturduğu masaya doğru devirdim. “Kim bilir… belki,” dedim. Tam o anda Melis’in yüzünün kızardığını gördüm. Aman da aman… Benim arkadaşım utanmış mı ne? Bizim masamızda okul anıları, hastane hikâyeleri, hastalar derken sohbet oldukça keyifli ilerliyordu. Gülüyor, bazen şaşırıyor, bazen de mesleğin ağırlığını kısa anlığına unutuyorduk. Tam o sırada gözüm yeniden Aybars Bey’in masasına kaydı. Ayağa kalkmış, lavaboların olduğu tarafa doğru ilerliyordu. Bir süre sonra Ozan masamıza geldi. “Afiyet olsun, sizi görünce selam vermek istedim,” dedi. Biz de nezaketen onu masamıza davet ettik ama masalarında misafirleri olduğunu söyleyerek teşekkür etti. Derken Hakan Hoca, merakla, “Masadaki kişi Cihan Bey mi?” diye sordu. Ozan başını salladı. “Evet, Cihan Bey.” Bunun üzerine Hakan Hoca bize dönüp, “Kızlar, Cihan Bey Aybars Bey’in babası. İsterseniz bir merhaba diyelim,” dedi. Biz de tabii ki kabul ettik ve Ozan’la birlikte onların masasına geçtik. Hakan Hoca, “Nasılsınız Cihan Bey?” dediğinde, adam hemen ayağa kalktı. Babacan bir ses tonuyla, “Ooo Hakan oğlum, nasılsın?” diye karşılık verdi. Ardından Ozan bizi tanıttı: “Hakan Hoca’nın ekibinden Dr. Defne Yalçın ve Dr. Melis Acar.” Cihan Bey’in bakışları o an tepeden tırnağa üzerimizde gezindi. Öyle kısa bir bakış da değildi; resmen süzdü bizi. Tam kendi masamıza dönmek üzereyken Aybars Bey yanımıza geldi. Açıkçası… babasının oğlu gibi durmuyordu. Yüzünde tek bir tebessüm yoktu; huysuz bir ihtiyar edasıyla, soğuk bir “merhaba” deyip hepimizle tek tek tokalaştı ve yerine oturdu. Soğuk nevale nolacak. Biz de daha fazla uzatmamak için müsaade isteyip kendi masamıza geçtik. Vakit ilerleyince, “sabah iş var” bahanesine sığınıp hesabı istedik. Ancak gelen garson, hesabın Cihan Karaca tarafından ödendiğini söyledi. Mecburen tekrar yanlarına gidip teşekkür ettik ve ardından restorandan ayrıldık. Aybars' tan.... Samsun’a yapılacak yeni hastanenin ilk imzaları atılmıştı. Babam ve Ozan’la birlikte, kendi aramızda küçük bir kutlama yemeği yemeyi düşünmüştüm. Çünkü Samsun, annemin memleketiydi; babamın ise uzun zamandır içinde taşıdığı bir hayaldi oraya da bir hastane açmak. Tek farkla… Oradaki hastane Karaca Sağlık Grubu adıyla değil, Nergis Karaca Hastanesi adıyla anılacaktı. Tam yemekler gelmiş, kadehler kaldırılmak üzereyken restoranın kapısından Defne girdi. Yanında arkadaşı Melis vardı. Bizden iki masa önümüze oturdular. İstemsizce rahatsız oldum varlığından. Çünkü ondan uzak durmam gerekiyordu. Hastanede birkaç kez karşılaşmıştık; hepsi bu… Kısa bir “merhaba”dan öteye geçmemişti. İşin ironik tarafı şuydu: Hem “uzak durmalıyım” diyen bendim, hem de beni görmezden geldiği için sinirlenen yine ben. Alışık değildim… Bir kadının beni böylesine yok saymasına. Ozan da baktığım yöne doğru bakınca Melis’i gördü; yüzüne sıcak bir gülümseme yerleşti. Belli ki kıza yürüyordu, bunun farkındaydım. Başımı kaldırıp karşıma baktığımda ise Defne’yle göz göze geldik. Ama bu temas bir an bile sürmedi. Bakışlarını hemen deniz manzarasına çevirdi.İçimde, nereden çıktığını bilemediğim bir öfke dalgası kabardı. Yüzümün aldığı hâli fark etmiş olmalı ki babam bakışlarını üzerimde biraz fazla tuttu ama hiçbir şey söylemedi. Baktığım yönü fark etmesin diye hemen telefonumu elime aldım çünkü. Babamın işle ilgili soruları, Ozan’ın keyifli konuşmaları derken yavaş yavaş masaya adapte olmaya başlamıştım. Tam içimdeki gerginlik azalıyordu ki, acildeki doktor Hakan’ın da Defneler’in masasına oturduğunu gördüm. O an… resmen kan beynime çıktı. Çatalı elimde ne kadar sıkıyorsam artık, Ozan’ın bakışlarının elime kaydığını fark ettim. İçimde kopan fırtınayı az çok hissetmiş olmalıydı ki, halimden Resmen zevk alıyordu… it herif. Bir süre sonra masalarına bir kadın daha katıldı. Kahkahası bol, rahat bir sohbet başladı aralarında. Vakit biraz ilerleyince lavaboya gitmek için ayağa kalktım. Geri döndüğümde ise Defne’yi, Hakan’ı ve Melis’i bizim masada, babamla konuşurken buldum.Ozan’ın ağzı kulaklarındaydı. Melis’e nasıl baktığını babamda fark etmişti artık. Onlar müsaade isteyip masalarına geçtikten sonra, babam garsonu çağırıp onların masasının da hesabını ödedi. Biz oturmaya devam ederken, Hakan'ın garsonu çağırıp hesabı istediğini gördüm. Garson durumu söyleyince, kalktıklarında tekrar masamıza uğrayıp teşekkür ettiler. Bu arada Hakan’ın yanındaki kadının da eşi olduğunu öğrendim; nedense bu, içimde küçük bir rahatlama yarattı. Kapıdan çıkarken bir an geri dönüp bana bakmasını istedim… ama yapmadı. Ve bu, içimdeki öfkeyi daha da alevlendirdi. Babamla göz göze geldiğimde, “Kalkalım mı?” diye sordum. Babam da, “Olur, geç oldu zaten,” dedi. Biz de hesabı ödeyip restorandan ayrıldık.Babamın arabada bıyık altından gülmesi, imalı bakışları… Galiba sarhoş oldu diye düşündüm. Ama ne bilirdim ki… babam, benim Defne’ye olan bakışımı çoktan yakalamıştı... Ozan'dan... Restoranda Aybars abimin gerim gerim gerilmiş hâli öyle belliydi ki, bir an masada kahkaha atacaktım ama zor tuttum kendimi. Abim masadan kalkıp lavaboya gider gitmez, Cihan amcam hemen, “N’oldu buna?” dedi. “Amca,” dedim, “arka masadaki mavi gözlü olan Defne… Güya hem kızdan uzak durmaya çalışıyor, hem de kız bunu sadece patronu olarak görünce sinirleniyor.”Amcam genişçe bir kahkaha attı. “İyidir, iyi… süründürsün bizimkini,” dedi. Cihan amcamdan izin isteyip kızların masasına gittiğimde, içten bir sohbetin ortasında olduklarını gördüm. Selam verdiğimde beni de masaya davet ettiler. Bir an oturmak geldi içimden, ama başka bir sefere artık … Ama ben, Melis’le baş başa olmak isterdim yalan yok... Hakan’ın, masadaki kişinin Cihan Bey olup olmadığını sorması üzerine, “Evet, Cihan Bey,” deyince kızlara Cihan amcamın, Aybars abimin babası olduğunu söyledi. Sonrasında, “Bir merhaba diyelim,” diyerek bizim masamıza geldiler. Amcamın Defne’yi tepeden tırnağa süzdüğünü gözümden kaçırmadım. Eski kurt, ne de olsa…Aybars abim geldiğinde, soğuk bir şekilde “Merhaba” deyip tokalaştı ve yerine oturdu. Kızlar masadan ayrılınca, güya arkalarından bakmamak için telefonu kurcalaması da ayrı bir komiklikti. Ama ben Cihan amcamı biraz olsun tanıyorsam Aybars abimle fena uğraşacaktı.....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD