Akşam olmuştu. Hep birlikte Hasan amcamın evinde toplanmıştık. Hasan amca, Ayşe yengem, oğulları Ömer ve Onur abim, Hüseyin amcam, Havva yengem, kızı Yasemin ablam ve oğlu Halilcan… Hatta ne hikmetse annemin cenazesine gelmeyen Ankara’daki halam bile gelmişti.
Başlangıçta her şey güzel gibiydi. Mezuniyet yemeği, annemin yokluğunu unutturmasa da evin içine uzun zamandır uğramayan bir canlılık getirmişti. Salonun ortasına hazırlanan uzun masa, özenle yapılan yemekler ve tatlılar… Her şey benim başarımı kutlamak içindi sözde.
Siyah sade bir elbise giymiştim. Boynumda ise annemin hediyesi olan küçük kolyem vardı. Her ne kadar gülümsemeye çalışsam da içimdeki boşluk hâlâ ağırdı.
Amcalarım, halam, kuzenlerim… Hepsi masadaydı.
Tatlılar servis edilirken Hasan amcam boğazını temizledi.
“Defne kızım,” dedi yumuşak ama buyurgan bir sesle.
“Anneni kaybettik, Allah rahmet eylesin. Ama hayat devam ediyor. Sen artık okumuş, mesleğini eline almış genç bir kadınsın.”
O an elimdeki çatalı masaya bıraktım. İçimde beliren huzursuzluğu saklamadan, sadece sessizce baktım.
Halam söze girdi.
“Biz de düşündük ki… Bundan sonrası için seni yalnız bırakmak doğru olmaz. Güçlü bir ev, sağlam bir aile… Kadının arkasında bir düzen olmalı.”
Parmaklarım hafifçe sıkıldı.
Düzen…
Hüseyin amcam hafifçe eğildi.
“Uygun bir talip var. Saygın bir aile. Seni üzmez, zor durumda bırakmaz. Biz de gönül rahatlığıyla gözümüz arkada kalmadan—”
Daha cümlesini bitiremeden ayağa kalktım.
Sandalyenin sesi salonda net bir çizgi gibi yankılandı.
“Beni buraya mezuniyetimi kutlamak için çağırdığınızı sanmıştım.
Siz ise çoktan benim hayatımı planlamışsınız.”
Salonun içindeki hava ağırlaştı.
Kimse konuşmadı.
Sadece Hasan amcamın çenesindeki kasın sertçe gerildiğini gördüm.
“Nankörlük etme,” dedi.
Sesi artık yumuşak değildi.
“Biz seni bu evin namusu saydık, sen ise başına buyrukluk ediyorsun.”
Göz göze geldik.
“Ben kimsenin namusu değilim. Ben Defne’yim,” dedim.
O an…
Amcam bir adım attı.
Ardından bir tane daha.
Kimse araya girmedi.
Halamın başını eğdiğini gördüm.
Diğerleri sessiz kaldı.
Sadece Halilcan tetikte duruyordu.
Amcamın eli havaya kalktığında, yüzümdeki tokadın sesiyle odadaki sessizlik bozuldu.
Bir adım sendeledim ama düşmedim.
Yanağım yanıyordu.
Ama gözlerimden yaş gelmedi.
Başımı tekrar kaldırıp baktığımda, Halilcan’ın ayağa kalktığını ama yengemin onu oturtmaya çalıştığını; masadakilerin ise yerinden bile kıpırdamadan izlediğini gördüm.
Tekrar amcama baktım.
Bu bakış korku değil, hayal kırıklığıydı.
Bu kadar ileri gideceğini tahmin etmiyordum çünkü…
“Annem ile babam bana yaptığınızı görseydi, mezarlarında ters dönerdi.”
Bu söz amcamın öfkesini daha da tetikledi.
Kolumdan sertçe tuttu.
“Bu saatten sonra ben ne dersem o!” dedi.
Beni çekiştirerek bir odaya kapattı. Kapıyı üzerime kilitledikten sonra arkadan hararetli konuşma sesleri gelmeye başladı. Halilcan’ın sesi net şekilde duyuluyordu:
“Siz gerçekten benim ailem misiniz? Sizden utanıyorum!”
Bu zamana kadar hiçbir konuya karışmayan kuzenlerim Ömer ve Onur abim bile,
“Sen karışma Halilcan, babamların vardır bir bildiği demek ki,” diye karşılık verdi.
Onlar salonda tartışırken ben sırtımı duvara yaslayıp dizlerimi karnıma çektim. Hıçkırarak ağlamaya başladım.
Amacım isyan etmek değildi ama aklımda dönüp duran tek kelime:
“Neden, Allah’ım?”dı.
Dış kapının sertçe kapanmasından bir süre sonra salondaki bağırış sesleri de kesildi. O şekilde ağlayarak uyumuşum. Belki de bayıldım, bilmiyorum.
Sabaha karşı vücudumun sızlamasıyla uyandım. Dün gece amcam beni odaya aniden kapattığı için telefonum salonda kalmıştı. Olduğum yerden yavaşça doğruldum; vücudum resmen tutulmuştu. Çaresizce odanın içinde dönüp durdum. Saatten haberim yoktu.
Nihayet kapının kilit sesiyle kapıya yöneldiğimde içeri halam ve yengem girdi. Halam yüzüme dikkatle bakınca elim istemsizce tokat yediğim yanağıma gitti. Hâlâ acıyordu.
Halam, yengemi buz isteme bahanesiyle odadan gönderdi. Sonra bana dönüp hiçbir şey olmamış gibi:
“Biz senin iyiliğini istedik kızım,” dedi.
Tek kelime etmedim.
Yengem buz torbasını getirip elime tutuşturdu.
“Akşama kadar yüzüne koy. Akşama misafirin var,” deyip çıktılar.
Son on gündür yaşadıklarıma kendim bile inanamıyordum.
Yengem tekrar odaya geldiğinde kapıyı açıp,
“Hadi gel de bir şeyler ye,” dedi.
Odaya çıkınca ilk iş salona geçtim. Telefonum akşam koyduğum yerdeydi; neyse ki duruyordu. Sonra lavaboya gidip elim yüzümü yıkadım. Aynadaki yansımam bana yabancıydı.
Odaya döndüğümde, ne zaman oraya bırakıldığını hatırlamadığım kıyafetler yatağın üzerindeydi. Siyah bir pantolon ve üzerine yine siyah bir sweat.
Halilcan’a mesaj attım.
“Valizim arabada kaldı galiba.”
Anında çevrimiçi oldu.
“Valizin bende kalsın.”
“Sebep?”
“Rengi hoşuma gitti 😉”
Allah’ım neden, diye sorgularken buldum yine kendimi.
Mutfakta toplanan şer ittifakına aldırmadan masaya oturdum. Hummalı şekilde akşama hazırlık yapıyorlardı. Yasemin ablamın imalı bir biçimde,
“Senin için bu hazırlıklar, kıymetini bil,” demesiyle,
“Doyamadınız hazırlıklara zaten,” deyip ayağa kalktım.
Hiçbirini görmek istemiyordum.
Odaya geçtiğimde ilk iş Melis’i aradım. Daha ilk çalışta açtı telefonu.
“Güzellik, nerelerdesin? Törenden sonra kayboldun, vedalaşamadık bile,” dedi.
Öyle demesiyle aklıma geldi; Melis de törenden sonra memleketine bilet almıştı. Hızlıca olanları anlattım; yüzüme yediğim tokattan, akşama gelecek olan misafire kadar…
Gün yüzü görmemiş küfürler etti. Doğru düzgün bir şey söyleyemedi.
Sonra sadece:
“Şu akşamki yavşağın yanında az usturuplu ol da amcan hepten tepene binmesin. Sonrasında ilk fırsatta yanıma geliyorsun,” dedi.
Yine söyledikleriyle yüzümü güldürmüştü.
Telefonu kapattıktan sonra sessize alıp cebime koydum. Ne olur ne olmaz, yanımda olsun diye.
Yapacak bir şey bulamayınca yatağa uzandım. Uyursam belki zaman geçerdi…
Uyandığımda hava kararmıştı. Salondan kalabalık sesleri geliyordu. Tam uykudan ayılıp kendime geldim derken kapı birden açıldı. İçimden, “Kapı çalma adetleri de yok,” diye geçirdim.
Gelen halamdı. Misafirlerin geldiğini, hazırlanıp salona gelmem gerektiğini söyledi.
“Emredersiniz…” dedim.
“Bak kızım, ne kadar dik başlılık edersen o kadar canın sıkılır. Aklını kullan,” deyip odadan çıktı.
Yataktan kalktım. Sadece saçımı düzelttim ve salona geçtim. Saadet dolu yuvamızda görücülerimi ağırlıyorduk.
Yengemin yanında oturan kadın, içeri girer girmez beni göz hapsine aldı. Aynı şekilde yanındaki adam da…
Soğuk bir,
“Hoş geldiniz,” deyip kalabalığın en uzak köşesine oturdum.
Karşımda beni kaçamak bakışlarla izleyen Halilcan vardı. Yemek masasının yanında sandalyeye oturmuş, sinirli şekilde ayağını sallıyordu.
“Hoş geldiniz”le başlayan konuşma, “Nasılsınız?”, “İşler nasıl gidiyor?”larla devam etti. Ardından yengem hepimizi masaya davet etti.
Masada, adının Taha olduğunu öğrendiğim adamla karşılıklı oturtuldum.
Benden birkaç yaş büyük, takım elbiseli, ağır parfüm kokulu biri…
Kendinden emin bir gülümsemeyle,
“Defne Hanım, tanışmak bu güne kısmetmiş,” dedi.
Hiçbir şey söylemeden sadece yüzüne baktım.
Hasan amcam söze girdi:
“Bu Taha Bey. Saygın bir aileden. İşi gücü yerinde. Seni de tanımak istedi.”
Taha konuşmaya başladı.
“Doktor olmanız çok etkileyici. Evlilikten sonra çalışmak isterseniz ben destek olurum tabii…”
Destek olurum.
İzin veririm.
Sözcüklerin altındaki anlam açıktı.
Başımı kaldırdım.
“Benim çalışmam bir lütuf değil. Bir hak.”
O an masadaki herkesin yüzü gerildi.
Taha gülümsemeye devam etti.
“Tabii, tabii…”
Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım.
“Ben buraya kendi rızamla gelmedim Taha bey.
Ve hiçbir görüşme beni başkalarının istediği hayata sokamaz.”
Amcamın dişlerini sıktığını hissettim.
“Biz senin iyiliğini—”
Sözünü kestim.
“Benim iyiliğime ben karar veririm. Amca, beni düşünüyorsunuz, anlıyorum. Ama yirmi beş yaşındayım. Kendi kararlarımı kendim alabilirim.”
Taha araya girmeye çalıştı.
“Beni tanımadan böyle konuşman—”
“Sizi tanımama gerek yok. Çünkü istemiyorum. Bu yeterli bir sebep.
Size afiyet olsun.”
Masadan ayrıldım.
Hatta fırsattan istifade edip evden çıktım.
Temiz havayı ciğerlerime çektim. Sanki boğazımı sıkan bir el vardı da bırakmış gibiydi.
Sokağın sonuna kadar yürümüştüm ki önümde aniden bir araba durdu. Kapı açıldığında Halilcan olduğunu gördüm.
“Hadi gidiyoruz.”
Hayretler içinde neye uğradığımı anlamadan arabada buldum kendimi.
“Halilcan, ne oluyor?”
“Okulu bitirirkenki zekânı evdekilerin üzerinde kullanmadığını fark edince devreye ben girdim diyelim.”
“Nasıl yani?”
“Bak… Bizim tayfayla ezelden beri çok içli dışlı değilim, biliyorsun. Ama geçen akşam sana yaptıkları çok zoruma gitti. Bu kadarını kaldıramam.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Ben seni havaalanına bırakırım. Sen de oradan nereye gitmek istersen… Valizin bagajda.”
“Halilcan, teşekkür ederim.”
Gıcık bir gülümsemeyle,
“Hiçbir şey edemezsin,” dedi.
Havaalanına giderken yolda amcam iki defa Halilcan’ı aradı. İlkinde açmadı. Israrla ikinciye arayınca açmak zorunda kaldı. Bana sus işareti yaptıktan sonra telefonu açtı.
“Efendim baba?”
“Neredesin?”
“Dışarı çıktım baba, niye ki?”
“Defne’nin peşinden gittin, yanında mı?”
“Ben evden çıkarken evin aşağısındaki köşede oturuyordu.”
“Bakındık yok oralarda. Acaba seninle mi diye aradım. Hem sen niye gittin evden?”
Bana bakıp göz kırptıktan sonra:
“Sevdiğim kızı gözümün önünde başkasına vermeye kalkıyorsunuz baba. Ne yapmamı bekliyorsunuz? Başka bir şey yoksa kapatıyorum, arkadaşların yanına geldim.”
Amcamın cevap vermesine fırsat vermeden telefonu kapattı.
Havaalanına geldik. Arabayı park edince bagajdan valizimi verdi.
“Kafeteryada biraz konuşalım mı, Defne?” dedi.
Başımı sallayınca o önde, ben arkasında yürüyüp kafeteryaya geçtik.
“Sen geç otur. Ben bize kahve alıp geliyorum. Ya da istersen yiyecek bir şeyler alayım. Doğru düzgün hiçbir şey yemedin.”
“İkisi de olur aslında.”
Geri geldiğinde elinde sandviç, iki kahve ve bir de çay vardı. Masaya oturdu.
“Sandviç kuru kuru gitmez. Yanına çay aldım. Kahve de soğur, onları yiyene kadar istediğin gibi olur,” dedi.
Kahveyi bardakta soğuttuktan sonra içtiğimi unutmamıştı. Yanında içecek olmadan bir şey yiyemediğimi de…
Ama arabada amcama “sevdiğim kız” demesi beni rahatsız etmişti.
Sandviçimi bitirdikten sonra kahvemi elime aldım. Tam o esnada konuşmaya başladı.
“Sözümü kesmeden beni dinlemeni istiyorum. Sonrasında bir şey sormak istersen cevap veririm.”
Devam etti:
“Bak Defne, küçükken her tatilde evden kaçıp köye gelirdim, biliyorsun. Birlikte büyüdük sayılır. Deva yengemin emeği annemden daha çoktur üzerimde. O zamanlar annemin aklıma girip ‘Defne’yi sana alacağım’ demesi hoşuma gitmişti. Hani sadece tatillerde değil, hep yanımda olman fikri güzel gelmişti.”
“Sonrasında büyüdükçe bana yakın olman daha da hoşuma gitmeye başladı. En sonunda gelip sana açıldım ama ‘sen benim abim gibisin’ cevabından sonra aklım başıma geldi. Sen bana mesafeli olmaya başlayınca anladım aslında ben çocukluğumu yok etmişim. Cahillik de, ne dersen de…”
Bunları söylerken masanın üzerinde elleriyle oynadı. Yüzüme hiç bakmadı.
Annemin adını sevgiyle anarken gözlerim doldu. Küçükken dere kenarında balık tutmaya çalışırken sırılsıklam oluşumuz… Köyde top oynarken baştan aşağı çamura bulanmamız… Yaramazlıkta sınır tanımadığımız günler…
Akşam olup eve geldiğimizde, annemin karşısında kirden görünmeyen yüzümüzle masumca gözünün içine bakışımız…
Annemin derince nefes alıp,
“Ömrümü yediniz,” demesi…
Vay be Deva Sultan… Sen de geçtin bu dünyadan…
Halilcan’ın sesiyle irkildim.
“Dalmışım, kusura bakma,” diyebildim.
“Defne, ben geçiyorum. Bizimkiler daha fazla işkillenmesin. Gittiğin yerde de irtibatta kalalım. Bir alo demen yeter.”
“Nereye gideceğimi sormayacak mısın?”
“Bilmesem daha iyi. Bizim yavşaklarla arada oturup içiyoruz, ağzımdan kaçar falan, gerek yok. Hem bir halt edecekleri de yok ama… yine de…”
“Bir de gidince numaranı değiştir. Arayıp canını daha fazla sıkmasınlar.”
Masadan ayağa kalkınca içimden sarılmak geldi. Gidip boynuna sarıldım. Beklemediği bir hareketti. Tereddüt etti ama o da sarıldı.
“Kendine dikkat et, amca kızı. Kimsenin seni üzmesine izin verme. Ne olursa olsun, alo demen yeter,” dedi.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı.
Vedalaşıp ayrıldık…