Ozan'dan
Sabah alarm çalmadan uyandım.
Nadiren olur bu.
İçimde tuhaf bir heyecan vardı; aceleyle değil, gülümseten cinsten. Melisi arayıp "kahvaltı yapalım mı"diye sorduğumda olur dedi.
Ne giyeceğimi düşündüm.
İlk buluşma değildi ama…
ilk kez sevgilimle buluşacaktım.
Aynanın karşısında durup saçımı düzelttim.
“Abartma,” dedim kendime.
Ama kalbim beni dinlemedi.
Evden çıkmadan önce çiçekçiye uğradım.
Papatyalar gözüme takıldı.
Ne çok şey anlatırdı, farkında bile olmadan.
“Bunlar olsun,” dedim.
Sade.
Melis gibi.
Arabaya bindiğimde kalbim hâlâ hızlıydı.
Yolda onun gülüşünü düşündüm.
Sessizliğinin bile nasıl anlam taşıdığını.
Evinin önüne yaklaştıkça heyecanım arttı.
Saatime bakıp geç kalmadığıma emin oldum.
Kapının önünde beklerken derin bir nefes aldım.
Elimde papatyalar vardı; inşallah sever diye geçiriyordum içimden.
Melis kapıda göründüğü an, sanki sözleşmişiz gibi aynı kombini giymiştik.
Tek bir farkla…
Ona çok yakışmıştı ...
Yanıma geldiğinde,
“Günaydın,” dedim ve papatyaları uzattım.
Gülümsedi.
Ama papatyalar, güzelliğinin yanında sönük kaldı.
Arabaya bindik
“Nereye gideceğimizi sana bırakıyorum,” dedi.
İçimden hiç tereddüt etmeden geçirdim:
En güzel yere.
Çünkü benim güzel sevgilim herşeyin en güzelini hak ediyor..
Ve ben o sabah, her şeyin çok güzel olacağına gerçekten inanıyordum.
Melis'te....
Hayatta gerçekten güzel şeyler de oluyormuş. “En mutlu olduğun gün hangisiydi?” diye sorsalar, sayabileceğim o kadar çok özel anım var ki… Üniversiteyi kazandığım gün, mezun olduğum gün, kardeş bildiğim arkadaşımla birlikte yaşamaya başladığım gün, işe başladığım gün… Hepsi ayrı bir mutluluk anısıydı. Ama şimdi, karşımda oturmuş, birlikte kahvaltıyaptığım adam bana öyle büyülü bir akşam yaşattı ki… Tüm o özel günler, onunla geçirdiğim bu anın yanında sönük kalıyor. İnsanın mutluluktan ayaklarının yerden kesilebileceğini yirmi beş yaşımda öğrendim.
Ozan’ın sabah arayıp “Birlikte kahvaltı yapalım mı?” demesiyle elim ayağıma dolandı resmen. Önce Defne’yi hastaneye uğurladım. Sonra aynanın karşısında kısa bir tereddüt… Ne fazla özenmiş görünmek istiyordum ne de paspal.
Mavi bir kot pantolonun üzerine beyaz bir crop giydim, üstüne pantolonun tonlarında bir gömlek aldım. Altıma beyaz spor ayakkabılar… Saçlarımı da olduğu gibi, salık bıraktım. Evden çıkarken içimden “Bence gayet güzel oldum” dedim.
Aşağı indiğimde Ozan gelmişti; elinde bir papatya buketiyle arabasına yaslanmış, beni bekliyordu. O an kalbimin hızlandığını hissettim. Yanına yaklaştığımda "Günaydın" diyip papatyaları bana uzattı ve alçak bir sesle,
“Bunlar senin için… Ömrüme bahar getirdin,” dedi.
Sonra elimi tuttu, arabanın kapısını açtı. Beni nazikçe oturttu ve papatyaları kucağıma bıraktı.
Ozan da arabaya bindiğinde bana dönüp,
“Nereye gidelim?” diye sordu.
Gülümseyerek,
“Bu sefer sen karar ver,” dedim.
“Tamam o zaman,” deyip arabayı çalıştırdı. Yaklaşık yirmi yirmi beş dakikalık bir yolculuğun ardından Konyaaltı’nda, denize sıfır, çok güzel bir kafe restorana geldik. Cam kenarında bir masaya oturduk.
Deniz tüm maviliğiyle önümüzde uzanıyor, hafif bir rüzgâr papatyaların kokusunu taşıyordu. Donatılan masa, kulağa gelen dalga sesleri ve karşımda Ozan…
Kahvaltıdan çok ona bakıyordum aslında. Gülümserken gözlerini benden ayırmaması Her şey o kadar yeniydi ki; mutluluk bile ürkekti sanki.
Konyaaltı sabahı, denizin tuzu havada, içimde tarif edemediğim bir sevinç… Daha adını koyamadığımız ama kalbime çoktan yerleşmiş bir biz vardı.
“Beni böyle izlemeyi bırakmazsan kahvaltı soğuyacak.” dedim.
“Soğusun… ben şu an daha güzel bir şeye bakıyorum.” diye cevap verdi eridimm🫠
Kahvaltı masasında her şey fazla huzurluydu.
Ozan konuşuyor, ben gülümsüyordum. Derken biri sandalyemin yanına fazla yaklaştı.
“Ozan…”
Ses tonu fazla samimiydi.
Başımı kaldırdığımda bakışları doğrudan Ozan’a kilitlenmişti; ben masada yokmuşum gibi.
“Tesadüfe bak,” dedi gülümseyerek.
“Buralara pek gelmezsin sen.”
Ozan bir an durdu.
Kaşları hafifçe çatıldı, sonra ağzından kelimeler aceleyle döküldü.
“Me— merhaba… şey… seni burada görmek… beklemiyordum.”
İçimde sessizce bir şey kırıldı sanki.
Kız bana döndü; bakışlarında bir şeylerin hesabını yaptığı belliydi.
“Bizi tanıştırmayacak mısın?”
O an Ozan’la göz göze geldik. Evet, çok bozulmuştum ama belli etmemeye çalıştım. Sesimi sakin tuttum, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümsemeyle:
“Evet Ozan, bizi tanıştırmayacak mısın?” dedim.
Ozan derin bir nefes alıp konuştu.
“Melis, bu Esma… eski bir arkadaşım. Esma, Melis de benim sevgilim.”
Kız bir an duraksadı.
Bakışları yüzümde gezindi.
Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Sevgili demek. Senin sevgilin olmaz ama neyse..." " Neyse" yi çok imalı söylemişti
“Ben sadece merhaba demek istemiştim.”
Başımı hafifçe yana eğdim.
Sesim yumuşaktı ama altı keskin:
“Demiş oldun şimdi müsaade edersen kahvaltımıza devam etmek istiyoruz "dedim.
Tam arkasını dönüp gidecekken " Ozan görüşelim bı ara "diyip sonra gitti Ozan ise hiç bişey demedi yada diyemedi.
Sandalyemde hafifçe geriye yaslandım.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
Denize baktım ama dalgaları görmedim.
Ozan hâlâ bana bakıyordu.
“Melis—”
Devamını getirmesine fırsat vermedim.
“Kalkalım mı?” dedim.
“Benim gece nöbetim var.”
Bir an durdu.
“Melis, bak böyle olmaz.”
Başımı ona çevirdim.
Sesim sakin ama içim fırtınaydı.
“Ne oldu ki?”
Elini saçlarından geçirdi.
“Tamam,” dedi sonunda.
“Nasıl istersen.”
Garsona işaret edip hesabı istedi.
İşte orada…
O an içimde bir şey daha koptu.
Oturup hüngür hüngür ağlayasım vardı.
Bir saat önce içimde biz olma hayali varken,
şimdi bu sessizlik… bu mesafe…
Her şey kabus gibiydi.
Yan yana oturuyorduk ama aramızda koca bir boşluk oluşmuştu sanki.
Anlayışsız biri değilim; elbette benden önce görüştüğü insanlar olmuştur. Buna takılmıyorum da.
Ama o kızı gördüğünde… daha net olmasını isterdim. Sessiz kalması hayal kırıklığı oldu benim için
Bir anlık tereddüt bile, insanın içindeki biz duygusunu yerle bir etmeye yetiyor.
Garson hesabı getirdiğinde ödeyip kalktık.
Arabaya geçtik. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık.
Sessizlik, söylenmeyen her şeyden daha ağırdı.
Evin önüne geldiğimizde ancak konuşabildi.
“Melis… çok özür dilerim,” dedi beklentiyle..
Sesimde tek bir dalgalanma bile yoktu.
“Kahvaltı için teşekkür ederim,” diyip
arabadan indim.
Apartmana girer girmez merdivenleri koşarak çıktım.
İçimdeki fırtınayı bir an önce dindirmem gerekiyordu.
Eve girdiğimde kapının önünde olduğum yere çöktüm.
Dizlerimi kendime çektim.
Yol boyunca akıtmamak için direndiğim gözyaşlarımı artık serbest bıraktım.
Sessiz değil. kontrolsüz, içimden koparak ağlıyordum.
Derken kapı çaldı.
Dürbününden bile bakmadım.
Açtım.
Karşımda Ozan vardı.
Beni ağlarken görmesini isteyeceğim son kişi bile değildi.
Hızla yüzümü silip “Ne oldu?” diye sordum.
Elindeki papatyaları uzattı.
“Şey… bunları arabada unutmuşsun.”
Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı.
Ama umurumda değildi.
Papatyaları aldım.
Hiçbir şey söylemeden kapıyı yüzüne kapattım.
Odaya geçtim.
Üzerimi bile değiştirmeden yatağa uzandım.
Artık tutamıyordum kendimi.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
Ve bir kez daha anladım ki…
Sevmek de, sevilmek de
bana göre bir şey değilmiş. Ne kadar ağladım bilmiyorum uyumuşum...
Telefonun alarmıyla uyandım. Gözlerimi açamıyordum; ağlamaktan resmen balon gibi olmuşlardı. Hemen mutfağa gidip bir sallama çayı ıslattım, gözlerimin üzerine koydum. Nasıl olsa üç saat daha vaktim vardı, toparlanırım diye düşündüm.
Ama olanlar aklıma geldikçe gözyaşlarım yine akmaya başladı. Kendi kendime “Ben niye bu kadar kırıldım? Daha yeni tanıdığım biri beni neden bu kadar yıktı?” diye sorarken buldum kendimi.
Galiba birinin beni sevmesi hissine yabancı olduğum için, başkası tarafından sevilmek iyi hissettirmişti. Bu yaşıma kadar Defne ve Rahmetli Deva teyzeden başka beni seven kimse olmamıştı. Ailemi hayal meyal hatırlıyorum; akrabalarım ise zaten sevselerdi beni yetimhaneye bırakmazlardı. Yetimhanede, soğuk duvarların arasında, yüzü gülmeyen insanlarla büyüdüm.
Okul hayatımda da “nasıl olsa kimsem yok” diye düşünen, daha çok faydalanmak isteyen insanlar vardı. Bu yüzden kimseyle gerçekten samimi bir arkadaşlığım hiç olmadı. İlk ve en iyi arkadaşım Defne’ydi.
Sonrasında ise ilk kez birine ilgi duydum. Belki normal hayatı olan insanlar için bunlar sıradan şeylerdi ama benim için kırıcıydı. Çünkü ben sevgiyi, ilgiyi ve değerli hissetmeyi çok geç tanımıştım. Küçük bir yakınlık bile bende büyük anlamlar taşıyordu. Yüzümdeki şişliğin indiğini hissettiğimde üzerimi değiştirip hastaneye gitmeye karar verdim. Eğer fırsat olursa Defne’yle bir kahve içerdik; onunla konuşmak her zaman beni rahatlatırdı.
Çantamı ve telefonumu aldım. Kapıyı açtığımda ise merdivenlerde oturan Ozan’ı görünce olduğum yerde kaldım. Şaşkınlıkla baktım; kaç saattir burada mı bekliyordu acaba? Beni görünce hemen ayağa kalktı.
“Melis…”
Yüzümdeki şaşkınlık hâlâ geçmemişti. Ne diyeceğimi bilemedim, sadece:
“Bir şey mi oldu? Niye geldin?” diye sorabildim.
“Gitmedim ki,” dedi.
O an içimde bir şey koptu. Ne olduğunu hâlâ anlamaya çalışıyordum ki bir anda gelip bana sıkı sıkı sarıldı.
“Melis, ben seni kaybetmek istemiyorum,” dedi. O kadar samimiydi ki…
Ardından, “İzin ver, benimle ilgili her şeyi anlatayım sana,” diye ekledi.
Ozan hâlâ bana sarılmışken üst kattaki komşunun merdivenlerden indiğini fark edince tedirgin oldum.
“İçeri geçelim,” dedim.
Salona geçtiğimizde oturması için koltuğu gösterdim. O ise etrafına bakınmaya başladı; özellikle duvardaki resimlere. Hâlâ hiçbir şey söylemiyordu.
Biraz süren sessizliğin ardından, net bir sesle:
“Evet, seni dinliyorum,” dedim.
Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Bak, bunu bu şekilde söylemek istemezdim ama bir ay öncesine kadar karşı cinsten hiç kimseyle duygusal bir bağı olan biri değildim. Hani derler ya, ‘her gece biriyle’ diye… İşte öylelerindendim. Hatta internette hakkımda haberler bile vardır. Ama istediğin her şeyin üzerine yemin edebilirim ki hiçbiriyle duygusal bir bağım olmadı. Ta ki seni görene kadar.”
Elini kalbinin üzerine koyup devam etti:
“Seni her gördüğümde nefesim kesildi. Kalbimin atışı değişti. Ve kendi kendime dedim ki; ‘Oğlum Ozan, duaların kabul oldu.’”
O an, gayri ihtiyari sordum:
“Neydi ki duan?”
“Bir gün birine köpek gibi âşık olmak,” dedi. “Ve ben sana âşık oldum, Melis.”
O an zaman durdu sanki. Ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra kendimi toparlayıp, “Orada neden sessiz kaldın?” diye sorma gereği duydum.
“İlk defa bir kadınla kahvaltıya gittim. Her şey o kadar güzeldi ki bir anda bozulması benim de dengemi bozdu. Sakın aklından başka bir şey geçirme, Melis. Defalarca özür dilerim. Ama önceki yaşantım yüzünden sakın bizden vazgeçme.”
Olduğum yerde tolarlandım "Ozan bak benim hiç kolay bi yaşantım olmadı hayatım boyunca hep mücadele ettim sevdiğim içinde mücadele ederim ama seninde bana destek vermen lazım bu günkü gibi beni yanlız bırakırsan olmaz " diyebildim. Tam bişey daha söyleyecekti ki "Çıkalım mı benim hastaneye gitmem lazım" dedim Üstelemedi daha "tamam seni bırakırım ben" diyince "ben yürümek istiyorum teşekkür ederim" diyip çıktık evden kapının önünde vedalaşıp ayrıldık. Her zaman yaptığım gibi kulaklığımı taktım ve müzik eşliğinde yürümeye başladım. Kulaklığımda Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı çalıyordu. O meşhur söz geldi aklıma:
"Sinamı yaralar yar oy"diye
Gerçekten öyleydi galiba… Ozan’ın sözleri,içten açıklaması kalbime dokunmuş, aynı zamanda bir şekilde rahatlatmıştı.Ama kafamı kurcalayan hep bi "Ama " vardı..