Teklif...

2464 Words
Melis' ten Bu gece benim için çok özel olacak, bunu hissediyorum. Çünkü sevgilim sabah evden çıkarken “Akşama hazırlan, dışarı çıkacağız” dedi. “Nereye gideceğiz?” diye sorduğumda ise gülümseyerek, “Hayatımın en güzel gecesine” diye cevap verdi. O an kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sonrasında Defne’nin de Aybars abimle dışarı çıkacağını öğrendik. Hemen odama çıkıp Ozan’ı aradım. İlk çalışta açtı. “Sevgilim…” dedim neşeli bir sesle. “Aybars abim de Defne’yle dışarı çıkacakmış. Birlikte mi olacağız yoksa?” “Yok canım,” dedi. “Abim Defne’yle özel konular konuşacak. Onlar ayrı, biz ayrı çıkacağız.” “Hımm…” dedim alaycı bir tonla. “Ne konuşacaklar?” “Abim Defne' ye olan hislerini anlatmaya çalışacak galiba ama ne kadar konuşur,yada konuşabilir mi ne yapar bilemem,” dedi. Sonra, “Neyse onları boş ver. Akşam yediye doğru alırım seni,” dedi ve kapatmadan önce “Seni seviyorum” diye fısıldadı. İçimde resmen bir kelebek kolonisi havalandı. “Ben de seni, hem de çok…” diyerek kapattım telefonu. Allah’ım, çok mutluyum. İnşallah böyle devam eder diye içimden dua ettim. Bir süre sonra aşağı indim. Defne de geldi. “Melis, ben eve geçiyorum. Kıyafet almam lazım,” deyince, “Birlikte gidelim, benim de alacaklarım var,” dedim. Sağ olsun Asiye abla bizi taksiyle uğraştırmadı. Yolda giderken Aybars abimden mesaj geldi: “Defne yanında yokken beni ara. Defne’ye bak, sakın sesini çıkartma.” dedim Geri aradım. Ayy bu adam tam bir hödük, direkt konuya girdi! Defne’yle konuşmak istediği bir mevzu varmış. “Defne ne sever, ne sevmez? Burada sevdiği bir mekan var mı?” diye sordu. “Gıcıklık değil mi abi, ne konuşacaksınız?” dedim. “Melissss…” diye uzattı adımı. “Tamam tamam,” dedim. Madem abicim hislerini dile getirecek, o zaman baş başa kalabilecekleri bir yer bulsun diye düşündüm. Defne’nin sessiz, sakin yerleri sevdiğini söyledim. Sevdiği yemeği de ekleyip telefonu kapattım. Bence gayet iyi yaptım. Belki anın büyüsüyle yakınlaşırlar falan… Ayy, çok mu fenayım? İç sesimi Defne duysa , arabanın camından sallandırır beni herhalde. Eve gelir gelmez soluğu dolapların önünde aldık. Ben önce kendi kombinimi hallettim tabii. Güzel bir kombin yaptım. Aynada kendime baktım ve içimden net bir ses geldi: “Bu akşam ortalık yanacak.” Abartmıyorum, gayet objektifim. Kendi alacaklarımı aldıktan sonra hemen Defne’nin odasına geçtim. Aldığı kıyafeti görünce yüzüm otomatik düştü. “Cık… olmaz bunlar.” dedim. Defne bana baktı. Ben dolaba baktım. Dolap bana baktı. Sonra dolabı komple indirdim aşağı. Operasyon başladı. Defne’nin uzun bacaklarını ön plana çıkaracak, uçuş uçuş bir elbise buldum. Tam “rüzgâr esse romantizm başlasın” tarzı. Hem zarif hem dikkat çekici. “Bunu giyeceksin.” dedim net bir kararlılıkla. Sonra saç meselesine geçtik. Boynunun güzelliğini ortaya çıkaracak hafif toplu ama salaş bir model düşündüm.Hem masum hem “bak ama çok da bakma” havası. İçimden hesap yapıyorum: Uzun bacaklar, zarif boyun, sakin mekân romantik ortam Aybars’ın dili çözülür. Yani çözülmeli. İnşallah diyorum. Ama kabul edelim… Bu akşam iki ayrı cephede aşk operasyonu var.Ayy çok heycanlı.... Eve gelir gelmez aklımdaki planı devreye soktum. Önce kendim hazırlandım tabii.İnce askılı, zümrüt yeşili; dizlerimin biraz üzerinde biten bir elbise giydim. Kumaşı üzerime tam oturuyor ama asla abartıya kaçmıyordu. Saçlarımı maşayla hafif dalgalandırdım; omuzlarıma yumuşakça döküldüler. Makyajımı da sade tuttum: gözlerimi belirginleştiren ince bir eyeliner, hafif ışıltılı bir far ve doğal tonlarda bir ruj. Hazırım. Gayet iyi görünüyorum. Özgüven tavan. Sırada Defne var. Odasına gittim… Kapıyı açtım. Bebeğim su yaa… Duş almış, kremlerini sürüyor. Elbisesini giyip geldi. Ben içimden: “Tamam Melis, şimdi sanatını konuştur.” Makyajını yaptım. Abartı yok ama etkili. Doğal ama çarpıcı. Sonra aklımdaki o dağınık, hafif salaş saç modelini yaptım. Hani şu “Ben hiç uğraşmadım ama çok güzel oldum” modeli var ya… Tam o. Tamamen hazır olduğunda bir adım geri çekildim. Ve… Bir içim su. Gerçekten. İnsan bunu görünce dili tutulur. “Nasıl oldum?” diye sorduğunda şöyle bir baştan aşağı süzdüm. “Çok güzel olmuşsun Defnem,” dedim. “Bence Aybars abim sana bu akşam resmen aşık olacak.” Yüzü bir anda kızardı. Ama tabii ki Defne klasiği… Belli etmemeye çalışarak göz devirdi. “Dalga geçme ya… Hadi, çıkıyorum ben,” dedi. Ah benim fıstıkzade künefem… O kızarmayı ben görmedim mi sanıyor? “Sen de aşıksın ama daha farkında değilsin!” Aynada kendime son kez baktım. “Acaba benim aşkım beni görünce nasıl bir tepki verecek?” diye içimden geçirdim. Çantamı aldım, derin bir nefes çektim ve aşağı indim. Asiye abla beni görür görmez gözleri büyüdü. Ben de fırsatı kaçırmadım, kendi etrafımda bir tur döndüm. “Nasıııl?” dedim. Gülümsedi. “Oğlanların iki gram akılları vardı, onlar da gidecek bu akşam,” dedi. Kahkaha attım. “Maşallah kızlarıma,” diye ekledi. “Defne’yi de gördüm, o da çok güzel olmuş.” Tam o sırada telefonum titredi. Ozan: “Kapıdayım.” Allah'ım kalbim.... Asiye ablaya havada bir öpücük attım ve çıktım evden. Ve… Allah’ım. Bu nasıl bir yakışıklılık? Sevdiceğim arabanın önünde, elinde papatyalarla beni bekliyor. Yanına doğru yürürken bana öyle bir baktı ki… Resmen büyülenmiş gibi. Yutkunduğunu net gördüm. Papatyaları uzattı. “Sen benim aklımın katili olacaksın,” dedi. Yanağına küçük bir öpücük kondurdum. “Aklına mukayyet ol sevgilim,” dedim. Arabaya bindiğinizde, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum daha emniyet kemerimi bile takmadan. Gülümsedi. “Sürpriz.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ozan…” dedim uyarı tonunda. “Gidince görürsün.” Yola çıktık. Ben camdan dışarı bakıyorum ama aklımda bin tane ihtimal dönüyor. Restoran mı? Deniz kenarı mı? Mumlu masa mı? Yoksa… Beş dakika geçti. “Peki uzak mı?” dedim. “Az kaldı.” Üç dakika sonra: “İpucu ver bari.” “Hayatımın en güzel gecesi demedim mi?” dedi yan gözle bakarak. Offf. Yol boyunca en az üç, belki dört kez daha sordum. Her seferinde aynı cevap: “Gidince görürsün.” Bir süre sonra araba yavaşladı. Camdan baktım… Kocaman, ihtişamlı bir otelin önündeydik. “Ciddi misin?” dedim fısıltıyla. Arabadan indik. Elimi tuttu. İçeri girdik. Ve asıl olay orada başladı. Bizi gören herkes, “Hoş geldiniz Ozan Bey,” diye saygıyla selam veriyor. Ben bir ona bakıyorum, bir etrafa. Kadın çalışanların o şaşkın bakışları… Resmen “Bu kim?” der gibiydiler. Asansöre doğru yürürken dayanamadım. “Burada herkes seni tanıyor mu?” dedim. Gülümsedi. “Burası benim.” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Nasıl yani? Sen hastanedeydin ama?” dedim şaşkınca. “Konuşuruz hepsini bebeğim,” dedi sakin bir sesle. Asansör yükselirken kalbim de yükseldi sanki. Kapı durdu. Özel bir kat. Koridorda yürüyüp bir odanın önünde durduk. Kapı açıldı. Ve… Odanın içi papatyalarla doluydu. Gerçekten o meşhur “küçük dilimi yuttum” anı vardır ya… Aynen öyleydim. Yatağın üstü, masa, pencere kenarı… Her yerde papatyalar. Mis gibi kokuyordu. Ben odayı incelerken Ozan yanıma gelip, ellerimi tuttu. Göz göze geldik. Sesi yumuşadı. “Papatyalar baharın habercisiymiş,” dedi. “Sen benim hayatıma baharı getirdin.” Kalbim… Durdu sandım. Ne diyeceğimi bilemedim. Gözlerim dolmuştu. Ama ağlamak da istemiyordum. O anı bozmak istemedim. Elimi tutup “Gel,” dedi. Beni balkona çıkardı. Kapı açıldığında yüzüme hafif bir deniz esintisi çarptı. Karşımda ışıltısıyla parlayan deniz… ve denize karşı özenle hazırlanmış bir masa. Mükemmel. Yine papatyalar vardı. Küçük vazolarda, mumların yanında, Her yerde bahar. Kalbim artık normal atmayı bırakmıştı. Sandalyemi çekti. Oturdum ama nutkum tutulmuştu. Gerçekten tek kelime edemiyordum. Bir insan bu kadar düşünülmüş hissedince ne der ki? Sadece ona baktım. Gözlerim dolu dolu. Şaşkınlık, mutluluk, biraz heyecan… hepsi birbirine karışmış. İçimden sadece şunu geçirdim: “Allah’ım, bu gerçek mi?” Servis başladı ama ben tabağa bakmıyordum bile. Yemek yemek aklıma gelmiyordu. Sadece Ozan’a bakıyordum. O konuşmaya başladı. “Cihan amcam hastanelerin işletimini abime, otellerin işletimini bana bıraktı,” dedi. “Normalde ben pek hastaneye gelmezdim… ta ki sen orada işe başlayana kadar.” Gözlerim büyüdü. “Ya buradayım, ya hastanede ya da iş hanındaki ofiste olurum. Ama seni gördükten sonra daha sık gelmeye başladım hastaneye .”dedi Kalbim bir kez daha hızlandı. Biraz daha vakit geçti yemeğimizi yedik. Ama gözleri sürekli üzerimdeydi. "İyiki dışarıda bir mekana gitmemişiz."dedi "Yoksa birinin sana bakma ihtimali çıldırtır dı beni." dedi. Masumca gülümsedim. Kıskanılmak her kadının hoşuna gider çünkü, abartıya kaçmadığı sürece.. Sonra birden sesi ciddileşti. “Melis… benim senden önce ciddi bir ilişkim olmadı.” Başını hafifçe eğdi. “Hep günübirlikti." Burda içim sıkıldı bi an ama belli etmemeye çalıştım. "Ama hiçbirine duygu beslemedim. Duygularımı hissedeceğim biri olmadı. Gelenler hep ismimize geldi. Hiçbiri beni Ozan olarak görmedi.” O an yüzündeki o kırılgan ifade… ilk defa bu kadar açık konuşuyordu. “Yalan yok,” dedi, “hep aşık olup evleneceğim birini hayal ettim. Çünkü ben bunu gördüm. Cihan amcamla Nergis teyzemin birbirine olan sevgisiyle büyüdüm. Saygılarıyla, aşklarıyla… Benim de hayalimdi bir gün böyle bir evlilik yaşamak.” Sesi titredi hafifçe. “Sonra bir gün…” dedi. Eli cebine gitti. Masaya küçük bir çikolata bıraktı. Gözlerim doldu. “Bu… senin işe ilk başladığın gün bana verdiğin çikolataydı. Bana tatlı tatlı gülümseyerek uzatmıştın. O an içimde bir şey kıpırdadı. ‘Tamam’ dedim… ‘O kızı buldum.’” Artık nefesim düzensizdi. Sonra ceketinin iç cebinden kadife kaplı küçük bir kutu çıkardı. Zaman yavaşladı. Kutuyu açtığında papatya modeli, özel yapım pırlanta bir yüzük ışıldadı. O an… Ne gülebiliyordum. Ne ağlayabiliyordum. Ne konuşabiliyordum. Donup kalmıştım. Ayağa kalktı. Yanıma geldi. Elimden tuttu. Beni de ayağa kaldırdı. “Melis…” dedi. Sesi o kadar etkileyiciydi ki kalbim göğsümden çıkacak sandım. “Belki çok erken… ama beni senden daha fazla mahrum etmesen olur mu?” Gözlerimin içine bakıyordu. Cevap veremedim. Ama başımı “olur” anlamında salladım. Ve o an gözyaşlarım serbest kaldı. Sevinçten. Yüzüğü alıp parmağıma taktı. Sıkıca sarıldım ona. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sanki o da duyuyordu. Elini yüzüme götürdü. Baş parmağıyla dudaklarımı usulca okşadı. Aramızda artık hiç mesafe kalmamıştı. Yavaşça yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Nefesini iyice hissediyordum. Sıcak, sakin… ama kalbimi hızlandıran bir nefes. Gözlerimi kapattım. Ve dudaklarını hissettim. Öpüyordu beni. İlkti benim için. Ne yapacağımı tam bilmiyordum. Acemice karşılık vermeye çalıştım. Doğru mu yaptım, yanlış mı bilmiyorum… ama o an hissettiğim her şey gerçekti. Öpmeyi bıraktığında sanki nefes almayı unutmuştum. Alnını hafifçe alnıma yasladı. “Sen şimdi benim misin?” dedi fısıltıyla. Gözlerimi açtığımda… Dünyanın en güzel manzarasını izliyormuş gibi bakıyordu bana. Öyle derin, öyle hayran… “Hayatımın en güzel gecesi demiştin…” dedim fısıltıyla. “Bu en güzel gecen mi ?”diye sordum. Gülümsedi. O kendinden emin, huzurlu gülümsemesiyle. “Bu sadece başlangıç,” dedi. “Daha bir sürü güzel günlerimiz olacak… ve yine bir sürü özel gecelerimiz...” Yüzüm kızarmıştı imasından. O bakış, o ton… kalbim hâlâ hız kesmemişti. Sonra alnımdan öptü. Yumuşacık. Tekrar sandalyeme oturttu ve gayet sakin bir şekilde yemeğini yemeye devam etti. Ben mi? Ben hâlâ rüyada mıyım diye kendime çimdik atıyordum. Gerçekti. Parmağımdaki yüzük gerçekti. Karşımda oturan adam gerçekti. Yaşadığım şey… fazlasıyla gerçekti. Tam biraz nefes almaya başlamıştım ki birden: “Nikâh işlemlerine ne zaman başlarız?” dedi. Çatal elimde havada kaldı. Daha ben bir şey demeden devam etti: “Amcam seni Defne’den mi isteyecek?” “Düğünden sonra nerede oturmak istersin?” “Ayrı ev mi açalım yoksa birlikte mi kalırız?” “İstersen benim kata bir gir, beğenmezsen ayrı ev bakarız…” Sorular arka arkaya geliyordu. Kendimi toparladım. “Ozan… biraz yavaş mı olsan?” dedim panikle. “Daha dur… birbirimizi doğru düzgün bile tanımıyoruz.” Klasik oldu belki ama; “Mesela sen benim ailemi bilmiyorsun. Ben de senin aileni Aybars abi ve Cihan babadan başka kimseyi bilmiyorum.” Hiç düşünmeden cevap verdi. “O ikisinden başka ailem yok zaten,” dedi. Sesi sakindi. Netti. “Ben gördüğün kadarım. Sen de gördüğüm gibisin. Ve seni her halinle, olduğun gibi seviyorum. Bence bu yeterli.” Beni böyle bir gecede tanıyamazsın, papatyam,” dedi. Sesi bu kez daha yumuşaktı. “Ama sana şunun garantisini verebilirim…” Elimi tuttu. Parmaklarımı avucunun içine aldı. “Ömrüm boyunca seni mutlu ederim. Senin mutlu olduğun yerde ben zaten mutluluktan havalara uçuyor olurum.” O an içimdeki bütün panik sustu. “Beni bu kadar mı çok sevdin?” dedim. Sesim titriyordu. Çünkü insan bazen bu kadar sevilmeyi anlamlandıramıyor. Hiç duraksamadı. Gözlerimin içine baktı. Öyle kaçmadan, öyle saklamadan. “İliklerime kadar… her zerremle sana aşığım,” dedi. O cümle içimde yankılandı. Sanki o an bütün savunmalarım, bütün “ya sonra üzülürsem”lerim, bütün temkinlerim yavaşça çözülüp aktı. Vakit epey ilerlemişti. Mumlar biraz daha kısalmış, deniz daha da kararmıştı. Ozan bana baktı. “Burada mı kalalım… eve mi gidelim?” diye sordu. Kalbim yine hızlandı. Burada kalırsak gecenin nereye gideceğini tahmin edebiliyordum. Ve ben… Henüz o kadar hızlı ilerlemeye hazır değildim. Yüzüğün verdiği heyecan başka, Bir gecede her şeyi yaşamak başka. Usulca gözlerine baktım. “Eve gidelim olur mu?” dedim. Sesim çekingen değildi ama yumuşaktı. Bir saniye bile düşünmedi. “Sen nasıl istersen, papatyam,” dedi. Odadan çıktık. Kapı kapanırken son bir kez içeri baktım. Papatyalar… mum ışığı… o masa… Sanki az önce yaşadığım her şey hayal gibiydi. Asansöre bindik. Bu kez konuşmuyorduk. Aşağı indik. Arabaya bindik. Yol boyunca tek bir şeye bakıyordum. Parmağımdaki yüzüğe. Eve geldiğimizde saat epey ilerlemişti. “Herkes yatmıştır,” diye düşünüyorduk. Tam arabadan inecekken kapı açıldı. Aybars abim evden hızlıca çıktı. Adımları sertti. Yüzü… asıktı. Arabasına binip gitti. Ozan direksiyonda dondu kaldı. “Abimin cephe karıştı galiba,” dedi. İçime bir şey oturdu. Arabadan indik. Ozan bana döndü. “Sen istersen bir Defne’ye bak. Ben abimin peşinden gideyim.” “Tamam… dikkat edin,” dedim. Eve girip yukarıya çıktım Defne’nin kapısını çaldığımda cevap vermedi. Kapıyı aralayıp içeri girdim. Banyodan su sesi geliyordu. Kapıya yaklaştım. “Defne?” dedim. Biraz durdu. “Yeni girdim Melis… işim uzun sürer. Sabah konuşuruz,” dedi. Sesi… normal değildi. Yorgun muydu? Ağlamış mıydı? Anlayamadım. “Tamam,” dedim. Odama geçtigimde beynim konuşmaya başladı. Kızı o kadar hazırladım. Uçuş uçuş elbise. Saç. Makyaj. Bir de bizim gibi bir otele gittilerse… Ay... Yoksa Aybars abi dayanamadı Defne de karşı koymadı bir şey mi yaptılar? Ama öyle bir şey olsa niye geri gelsinler? Sabahlardılar. Ay yoksa... Yoksa yaptılar sonra pişman mı oldular? Ama o zaman Defne buraya gelmezdi. Ayyyi.... Basıldılarmı yoksa.. Ne basılması be... saçmalama Melis.. Ayyy ne bok yedi bunlar ?! Yatağın üzerine oturdum. Resmen senaryo üstüne senaryo yazıyorum kafamın içinde. Ama asıl sorum şu: Benim aklıma neden hep +21 olaylar geliyor?! Ozan’a mesaj attım: “Buldun mu Aybars abiyi?” yazıp gönderdim. Sonra duşa girdim. Duştan çıkıp telefonu elime aldığımda… Mesaj gelmiş. “Birlikteyiz. Abim açılamamış. Hatta çok alakasız konular konuşmuş.” “Defne nasıl?” “Görmedim.Ben geldiğimde duştaydı. Ama sesi iyi gelmedi… büyük ihtimal ağlıyordu.” Cevap geldi hemen: “Neden?” “Akşama kadar kızın başını yedik, ‘Aşkını ilan edecek, sana açılacak’ diye gazladık. O da o beklentiyle gitti.” Ozan’dan cevap anında geldi: “Desene ortalık toz duman.” Cevap olarak; "Toz duman mı? Bu düpedüz romantik enkaz alanı." 🤣🤣🤣 Gülen emoji göndermiş sevdiceğim. Şu an gözümdeki sahne şöyle: Defne → Beklenti Everest. Aybars → Muhabbet: “Trafik felç" Neyse sabah oldugunda her şey belli olur....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD