Gece şehir uykuya dalmıştı.
Sahil yolundaki son ışıklar da sönmüş, yalnızca denizin siyah yüzeyi kalmıştı. Gökyüzü yıldızsızdı. Sanki şehir, o gece olanları görmemek için gözlerini kapatmıştı.
Saat tam 03.17’de siyah bir araç, limanın arka tarafındaki kullanılmayan servis yoluna sessizce girdi. Farlar kapalıydı. Motor neredeyse duyulmuyordu.
Araç durdu…
Kapı açıldı…
Ve Gece arabadan indi.
Ne aceleciydi…
Ne de tereddütlü. Her zamanki siyah takımı yine üzerindeydi.
Yürüdü. Gölgelerin arasından geçti. Yüzünü net seçmek mümkün değildi. Sadece uzun silueti ve sakin adımları…
Özel eğitimli adamları deponun etrafında yerlerini almış, tetikte bekliyordu. Depo kapısı önceden aralık bırakılmıştı; içeride ise tek bir loş ışık yanıyordu. İçerideki adamlar onu bekliyordu ama hiçbiri nasıl biriyle muhatap olduğunu bilmiyordu. Kimse yüzünü net görecek kadar yaklaşamazdı. En iyi iki adamıyla içeri girdi.
Gece masaya yaklaşmadı. Sadece gölgede durdu.
Sesini alçak ama net bir tonla duyurdu:
“Her şey bitti mi?”
“Bitti,” dedi biri.
“Hiçbir problem yok.”
“Ya olursa?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Masanın başında oturan adam cevap verdi:
“Bizde hata olmaz.”
“Dediğin gibi olur inşallah,” deyip arkasını döndü ve geldiği karanlığa geri gitti. O aracına binip uzaklaşmadan diğer adamlar yerlerinden bile kıpırdamadı. Araç gözden kaybolunca onlar da kademeli olarak depodan ayrıldılar.
Aybars’tan…
Dün geceki sevkiyatın ardından eve döndüğümde yorgunluk kemiklerime işlemişti. Hiç oyalanmadan odama çekilip uyudum.
Sabah kahvaltı masasında babamla göz göze geldiğimiz anda, geceye dair tüm detayları anlatmaya başladım.
Her zaman dediği öğüdünü yine tekrarladı:
“İş dünyasında en büyük güç, görünür olmadan güç kullanmaktır. İnsanlar seni ne kadar az görürse, senden o kadar çok korkar.”
Başımı hafifçe salladım.
Bu sözleri yıllardır duyardım.
Ama artık sadece duymuyor… uyguluyordum da.
Sağlık sektöründeki işlerin yanı sıra karanlık işleri de bana bırakmıştı çünkü.
“Sen hızlı öğrendin,” diye ekledi.
“Benim yaptığım hataları yapmıyorsun. Bu iyi.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oldu.
Babam dosyayı kapattığında iş konuşması bitmişti. Sonra yüzüne daha yumuşak ama iğneleyici bir gülümseme yerleştirdi ve…
“Bir şey kaldı,” dedi.
“Bu kadar güç tek başına yönetilmez.”
Tek kaşımı kaldırıp baktığımda,
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
Babam koltuğuna yaslandı.
“Evlenmen gerekiyor, oğlum. Bir kadın, bir aile… güç dengesi.”
Gözlerimi tabağımdan çekmeden konuştum:
“Şu an planlarım arasında yok.”
Ama babam durmadı tabii…
Hafifçe güldü.
“Planlar değişir evlat, özellikle yalnız kalan erkekler için…”
Konuyu değiştiremeyeceğimi anlayınca,
“Geç kalıyorum,” deyip çıktım evden.
Yoksa evlilik konusu açıldığında öyle damardan giriyor ki, soluğu nikâh masasında alasım geliyor.
Önce merkezdeki ofisime geçtim. Oradaki işlerimi halledip hastaneye geldiğimde öğlen olmuştu. Hem kendime bir kahve almak hem de öğlen mola saati olduğu için, eğer ciddi bir durum yoksa personelin birçoğunu orada görmek umuduyla kantine gittim.Ama pek kimse yoktu.
Tam telefonumu elime alıp Ozan’ı arayacaktım ki…
Déjà vu.
Biriyle çarpıştım ve telefon elimden düştü.
Dikkatimi toplayıp baktığımda Defne’ydi…
Yerden eğilip telefonu aldı ve tam bana uzatacaktı ki bir an duraksadı. Sonra, benim ona söylediğim sözleri bana geri söyledi. Üstelik yetmemiş gibi egolu olduğumu ima etmişti.
Hemen arkamda beliren Ozan’ın gülmesiyle biraz bozulsam da duruşumu bozmadım.
Normalde kadınlar benim için tek gecelik ilişkilerden ibaretti. Asla aynı kadınla ikinci defa görüşmezdim. Ama Defneyle ikinci kez karşı karşıya gelmiştik ve bakışlarından bile içindeki asi ruhu görebiliyordum.
Madem benim egoma dokunmuştu, karşılığını vermem gerekiyordu.
Tam ağzımı açıp cevap verecekken, bir kurye Defne’nin adını söyledi ve elindeki çiçeği ona uzattı.
Defne o yumuşak sesiyle, “Teşekkür ederim,” dedi.
Sonra notu açtı…
Ve o an, yüzündeki gülümseme gözlerimin önünde parladı. Sağ yanağında beliren o hafif gamze, gözlerine yerleşen mutluluk…
İçime, adını koyamadığım sıcak bir şey aktı.
Ama sıcaklığın altında başka bir his vardı.
Keskin ve rahatsız edici.
Hoşuma gitmemişti.
Hemde hiç hoşuma gitmemişti.
Sert duruşumdan ödün vermediğime emindim.
Dışarıdan bakıldığında soğukkanlı ve kontrol bende görünüyordu. Ama içim öyle demiyordu.
Bakışlarımın hâlâ onda olduğunu fark edince huzursuz oldu.
Küçük bir müsaade isteyip yanımdan ayrıldı.
Ve ben, arkasından gidişini gereğinden uzun süre izledim.. Hâlâ arkasından bakıyordum ki Ozan dirseğiyle hafifçe bana dokundu.
"Vay beee"
“Bakışların peşinden gitti haberin var mı?”
“Hayırdır abi ne oldu öyle? Donup kaldın resmen.” demesiyle
Başımı çevirmeden cevap verdim.
“Saçmalama.”
Ozan yanımda durdu, kahvesinden bir yudum aldı.
“Saçmalamıyorum. Az önce bir kadın sana çarptı telefonunu yere düşürdü, özür dilemedi, üstüne üstün sana egolu dedi ve gitti…”
Bir an durup göz ucuyla beni süzdü.
“Sen de heykel gibi arkasından baktın.”
Çenemi hafifçe sıktım.
“İşin gücün dalga.”
Ozan eğilip yüzüme doğru biraz yaklaştı.
“Yoksa… Gece’nin kalbine güneş mi doğuyor?” diyince
O an gözlerimi ona çevirdim.
Bakışım keskinleşti.
Ozan ellerini havaya kaldırdı.
“Tamam tamam… Şaka şaka. Ama kabul et, ilginç bir karşılaşma oldu.”
Cevap vermedim.
Çünkü ilk kez, Ozan’ın haklı olma ihtimali canımı sıkmıştı.
Ve bu, hoşuma gitmemişti.
"Odama gel konuşmamız gerekenler var " diyip Ozan'ı bile beklemeden hızla asansöre yürümeye başladım ama aklımda hala o gülümseme ve Ozanın söyledikleri vardı. Asansöre bindiğimde
notu okurken beliren o gülümsemeyi tekrar hatırladım. İçimde istemsiz bir rahatsızlık kıpırdadı. Sebebini kendime bile açıklayamadığım bir rahatsızlık. Odamın içinde ellerimi saçlarımın arasına geçirip bir sağa bir sola yürüyordum.
Kapı tıklatıldı.
“Gel,” dediğimde içeri Ozan girdi.
Beni o hâlde görünce gülmemek için yanaklarını ısırdı…
İt herif.
Sinirimi daha da bozacağını bile bile gözlerimi ona çevirdim onunla uğraşacak hâlim yok
Sonra bı anda :
“Çiçek göndermek zor bir şey değil,” dedim sakin bir sesle.
Ozan kaşlarını kaldırdı.
“Kime?”
“Yoksa… Doktor hanıma mı?”
Adımlarımı durdurdum.
Başımı hafifçe ona çevirdim.
“Orkide olsun,” dedim net bir tonla.
“Beyaz.”
"Emredersin abi " diyebildi ve çıktı odadan Yazık çocuğa yirmidokuz yıllık hayatında ilklere şahit oldu.
Ozan gittikten sonra bu kez sekreterim kapıyı tıklatıp içeri girdi.
“Aybars Bey, kahvenizi hemen göndertiyorum. Ayrıca günlük planınızı mail olarak ilettim. İlk toplantınız saat ikide, Bektaş Cerrahi Aletler pazarlama müdürüyle. Yapmamı istediğiniz başka bir şey var mı?” diye sordu.
Sadece, “Yok,” dedim. Sesim sakin çıkmış olsa da zihnim hâlâ o gamzede takılı kalmıştı.İlerleyen saatlerde elinde özenle hazırlanmış orkide ile Ozan geldi yanıma yüzünde alaycı bi sırıtışla.
"Abi çiçek tamam kiminle göndereyim ??"
"Biz götürürüz sen şimdi git ikide kahve al öğren bakalım nasıl içiyomuş kahvesini ?
“Abi, bileydim çikolata da alırdım. Tuzlu kahveyi de doktorun elinden içerdik,” deyince…
Elimdeki kalemi ona fırlatmak için kaldırdım.
O da çiçeği kalkan gibi önüne çekti hemen.
“Tamam abi, tamam… Bir şey demedim. Ama yalnız, biri görse yanlış anlar. Bir de Sanem’in kulağına giderse uğraşır kızla, benden söylemesi.”
Her zamanki gibi yine haklıydı, it herif.
Sanem, hastanenin kurumsal iletişim direktörüydü.
Hastanenin düzenlediği yardım gecesinde bana yaklaşmış, geceyi birlikte geçirmiştik.
Sonrasında duymuştum ki bana ilgisi olduğunu öğrendiği personellerle uğraşıp işten çıkmalarını sağlamıştı.
Artık gidenleri nasıl susturduysa… ne gelip şikâyet eden olmuştu ne de sorduğumda Sanem’i suçlayan biri.
Ama o an, başka birinin Defne’ye zarar verme ihtimali aklıma düşünce içimdeki gerilim yeniden yükseldi.
Bir anda, “Hadi gidelim,” deyip kapıya yöneldim.
“Yanlış anlaşılacak bir şey yok. Ben yeni başlayan bi hekime hayırlı olsun diye çiçek gönderemezmiyim."
“Yok abi daha önce yapmışlığın yok,” dediğinde derince soludum.
Haklı oluşu sinirlerimi daha da geriyordu.
“Tamam, kuryeyle gönder. Ama sen kahve almayı unutma,” deyip onu kantine yolladım.
Acile indiğimde Ozan, elinde iki kahveyle beni bekliyordu.
“Kendine neden almadın?”
“Sizin konuşacaklarınız vardır abi. Ben rahatsızlık vermeyeyim.”
İçten içe gülüyordu… puşt.
“Hoşuma mı gidiyor lan, it?”
“Evet abi, hoşuma gidiyor,” dedi ve ardından,
“Abim damat oluyor, sırada bana geliyor ,” diye şarkı söylemeye başladı.
İt herif… N'olacak
Defne’nin odasına geldiğimizde, ilk kez ellerimin titrediğini hissettim.
Belki de Ozan haklıydı… Gelmemem gerekiyordu.
Ama artık kapıya kadar gelmiştim.
Kapıyı çalıp içeri girdiğimde, orkideyle ilgilendiğini gördüm.
Bu, nedense beni memnun eden bir detay oldu.
Ozan hemen kendini tanıtıp kahveleri uzattı ve odadan çıktı.
Şaka yapıyor sanmıştım…
Ama it herif, gerçekten bizi baş başa bırakmıştı.
Kısa bir sessizliğin ardından ayağa kalkıp kendimi tanıttım.
Bir an duraksadı, ama belli etmemeye çalışarak hemen ayağa kalktı ve tokalaştık.
Elinin sıcaklığını hissettiğimde, içimde yükselen isyan artık bambaşka bir boyuta ulaşmıştı.Dikkatimi dağıtmak için etrafa bakındım.
Masasının üzerinde, kaktüsün tam gözünün önüne yerleştirildiğini fark ettim.
Belli ki özel birinden gelmişti; aksi hâlde bu kadar görünür bir yere koymazdı.
İçimde yine bir şeyler kıpırdadı.
Çiçeklere baktığımı fark edince açıklama yapma gereği duydu galiba.
“Kaktüs radyasyonu emer miş, o yüzden,” dedi.
Açıklaması hoşuma gitmişti.
“Peki ya orkide?” diye sordum.
“Onlar da güneş ışığını sevmezmiş… ama ışığı severmiş,” gibisinden bir şeyler söyledi.
O an ne dediğinin hiç önemi yoktu.
Dünyanın en saçma şeyini anlatsa bile, sıkılmadan dinlerdim.
Yaklaşan ambulansın sesiyle,
“Fazla vaktinizi almayayım,” deyip karşılıklı teşekkür ettik.
Odadan çıktığımda…
Kahretsin ki bankodaki hemşireler bizi fark etmişti.
Bakışları doğrudan üzerimizdeydi.
İnşallah Ozan’ın dediği çıkmazdı. Defne müdahale odasına geçince ben de dikkat çekmemek için diğer acil hekiminin odasına girdim.
Ama oda boştu.
Dışarı çıktığımda hemşirelere,
“Diğer yeni doktor nerede?” diye sordum.
“Gece nöbete başlayacak, Aybars Bey,” diye cevap verdiler.
Tekrar odama döndüğümde hiç vakit kaybetmeden Ozan’ı aradım.
İlk çalışta açtı.
Daha cevap bile veremeden,
“Hemen odama gel,” deyip telefonu yüzüne kapattım.
Kafamın içinde aynı anda konuşan birden fazla Aybars vardı.
Biri, “Ne oluyor sana?” diye sorguluyordu.
Diğeri, “Kontrolünü kaybediyorsun,” diyordu.
Başka bir ses… daha sert, daha karanlık fısıldadı:
“His dediğin zayıflıktır. Zayıflık yok eder.”
Sonra bir diğeri; alaycı, keskin:
“İş isten geçti. Kapılıyorsun bu kıza.”
Ve en dipten gelen başka bir ses…
İlk kez bu kadar yumuşak:
“Sen karanlıksın. O aydınlık. Işığını söndürme.”
Bu sözle birlikte bütün sesler sustu.
İki defa…
Sadece iki defa gördüğüm bir kadının varlığı,
bütün dengemi neden bu kadar sarsıyordu?
Kapının tıklamasıyla
“Gir,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
Ozan içeri girdiğinde yüzünde o sırıtış yoktu.
Beni süzdü. Sessizce. Fazla sessiz…
“Abi…” dedi yavaşça.
Karşımdaki koltuğa oturduğunda tek kelime etmeden benim anlatmamı bekledi biraz daha odanın içinde deli danalar gibi dönüp durduktan sonra bende tam karşısına oturdum. Birazda oturduğum yerde saçlarımı çekiştirdim en sonunda tek nefeste
" Ben plan yaparım,
Hesap ederim,
İnsanları hayatıma alırken mesafe koyardım.
Şimdi ise…
aklım kalbime yetişemiyor.
Yaklaşırsan bağlanırım.
Bağlanırsam zayıflarım.
Zayıflarsam kaybederim
Kafamın içindeki eski kurallar bir bir sıralanıyor
Ama başka bir ses, inatla karşılık veriyor:
Belki de ilk kez bir şeyi kaybetmekten korkuyorum"
Derin bir nefes aldım.
Ellerimi yumruk yaptım.
"Aklım geri çekil diyor
Kalbim çoktan yürümüş bile.
Ve ben…
ilk kez hangisini dinleyeceğimi bilmiyordum.
Benim bu itirafımdan sonra Ozan derin bı nefes aldı.
"Abi birine aşık iyidir bee " başıma aşk uzmanı kesildi it herif...
"Kaç kere aşık oldun lan"
" Ya abi olmadım ama olmayı çok isterdim kötümü biri seni senden daha çok düşünüyor seni sen olduğun için seviyor sence haketmezmiyiz böyle bi duyguyu yaşamayı ??
Hem ben arayış içindeyim ve hissediyorum yakın bi zamanda aşkımı bulucam " bi hışımla ayağa kalktım " siktir git lan ite bak haketmiyomuymuşuz da bilmem neymişte ben ne diyorum sen ne diyorsun çık dışarı " diye resmen kovdum çocuğu, tam kapıya yaklaşmıştı ki "akşama gel dışarı çıkalım az kafamız dağılsın "dedim ilk defa dışarı lafı duyduğunda isteksiz bi şekilde "Olur abi " dedi çıktı..Gene kaldım düşüncelerimle baş başa…
En iyisi görmemek, uzak durmak…
Biraz evraklara bakmak en iyisiydi. Hem zaman geçerdi.
Bilgisayarımı açıp haftaya yapılacak olan ihale dosyaları üzerinde çalışmaya başladım. Bir süre sonra gerçekten iyi gelmişti. Ama aklımın bir köşesinde hâlâ beni rahatsız eden o düşünce vardı. Dikkatimi dağıtıyordu.
Tam odaklandım, çalışıyorum derken kapının çalınmasıyla bütün konsantrasyonum dağıldı.
Bıkkın bir sesle,
“Gel,” dedim.
Kapı açıldı.
Bu sefer içeri Sanem girdi. Topuk sesleri odanın içinde yankılandı. O kendinden emin yürüyüşüyle masama doğru ilerledi.
“Aybars,” dedi,
“Yeni reklam kampanyası için birkaç fikrim var. Uygun olduğunu düşündüm, hemen paylaşmak istedim.”
Koltuğa oturdu.
Bacak bacak üstüne attı.
Çantasından tabletini çıkarırken beni süzüyordu.
Ben ise rahatça arkama yaslandım.
“Dinliyorum.”
Ekranda birkaç tasarım gösterdi.
Ama asıl ilgilendiği sunum değildi. Bendim.
Gözleri ara ara yüzümden ayrılmıyordu.
Sonra, sözde tesadüfen:
“Bu arada acilde yeni bir doktor başlamış sanırım… Defne Yalçın.”
Adını söylerken sesini yumuşattı.
Tepkimi yakalamak ister gibiydi.
Gözümü bile kırpmadım.
“Evet. İnsan kaynakları alımı yaptı. Ve doktor değil, doktorlar,” diye düzelttim soğukça.
Sanem’in gülümsemesi bir an sekteye uğradı.
Ama hemen toparlandı.
“Döneminin birincisiymiş. Hastanenin yeni genç hekimlere verdiği değeri göstermek adına… belki reklam yüzü olarak bile düşünülebilir.”
Bu kez gözlerimi ona çevirdim.
Sakin.
Soğuk.
Net.
“Genç hekimlere verdiğimiz değeri bilmeyen yok bence. Reklama da gerek yok.”
Sanem’in parmakları tabletin kenarında hafifçe gerildi.
Ama sesi hâlâ tatlıydı.
“Elbette… Sadece fikir.”
Sanem’le bir süre daha kampanya detaylarını gözden geçirdikten sonra kapı çalındı.
Cevap vermeme bile gerek kalmadan kapı açıldı ve içeri Ozan girdi.
“Abi, dışarı çıkacaktık. Hazır mısın?”
Sanem’in yüzü anında değişti.
Gülümsemesi zoraki bir hâl aldı.
“Ooo… Aybars Bey, iyi eğlenceler o zaman. Ben sizi fazla tutmayayım.”
Hızlıca tabletini çantasına koydu, toparlandı ve odadan çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz Ozan koltuğa ilişti.
“Sıkıntı var mı abi?” diye sordu.
Ceketimi alırken gözüm kapıya kaydı.
“Defne’nin odasından çıkarken iki hemşire bize dikkatle baktı. Biri hemen telefonla birini aradı. Ne konuştular duymadım.”
Ozan kaşlarını kaldırdı.
“Eee?”
“Sonra dikkat çekmesin diye diğer doktorun odasına girdim. Nerede olduğunu sordum. ‘Gece nöbete gelecek’ dediler. Ardından buraya geldim.”
Ozan sırıtmayı başardı.
“Abi… diğer doktor da geldi Defne ‘Hoş geldin’ çiçeğini bizim gönderdiğimizi söyledi. Duyan hemşire var ya… elindeki serum şişesini düşürdü.”
İfadem değişmedi.
Sadece kısa bir nefes verdim.
“İyi olmamış. Diğerinin adı neydi?”
“Melis, abi.”
“Dr. Melis’e de aynı çiçekten, aynı notla gönder.”
Ozan’ın gözleri parladı.
“Olur abi.”
Ceketimi alıp odadan çıktık.
Bir süre sonra gece kulübünün ışıkları göründü.
İlk defa içki sarhoş etmiyor,
Kadınlar dikkatimi çekmiyordu.
Kafam hep başka yerlerdeydi.
Yanıma yaklaşan kadının yüzüne baktığımda bir an Defne’ye benzettim.
Onunki gibi mavi gözler…
Omuzlarına düşen hafif dalgalı saçlar…
Tesadüfün böylesi.
Adı da Defne’ydi.
Bir süre beraber içtik.
Sonra klasik cümle geldi:
“Bana gidelim…”
“Tamam yavrum,” dedim.
Ozan’a uzaktan bir işaret yapıp taksiyle kadının evine geçtik.
Yatak odasına girdiğimizde bedenlerimiz konuşuyordu, zihin susmalıydı.
Ama benim zihnim susmadı.
Gözlerimi kapattığımda
Aklımdaki Defne ydi…
Ama yatağımdaki Defne o değildi.
Bir anda, sanki başıma buz gibi su dökülmüş gibi irkildim.
Ya Defne’ninde dudaklarını şehvetle öpen biri varsa ?
Düşünce yıldırım gibi düştü aklıma.
Bir anlık duraksamadan sonra doğruldum.
Hiçbir şey söylemeden üzerimi giydim.
Kadın arkamdan seslendi:
“Noldu? Cevap versene…”
Duymadım.
Duymak istemedim.
İlk bulduğum taksiyle eve geçtim.
Kapıyı kapatır kapatmaz kendimi banyoya attım.
Buz gibi suyun altına girdim.
O an bana iyi gelecek tek şey, soğuk suydu belki sonrasında birazda uyurdum.
Ah Defne bana neler yapıyorsun bir bilsen.... en iyisi uzak durmak....