Φİçim ölmüş gibi. Bedenim de ölse ne fark ederdi? Φ AD.
Ruh, bir bedene ait olması için ne kadar batmalıydı yaralarının derinlere ya da ne kadar nefessiz bırakmalıydı derin denizlerde. Derin denizler ne kadar yutmalıydı kendi içerisine. Peki bir insanın ruhu boğulunca da ölür müydü yoksa asıl ölmeyen ruhun verebileceği acılar sonsuzlukla uzanırken beden ölse ne değişirdi?
Ruh ve beden arasında sıkışıp kalmıştım.
Bedenim bankın üzerindeydi amma velakin ruhum kayıplar alemindeydi. Nerede diye sormayın bile ben bedenimin bile nerede olduğundan şüpheliyim.
Gözlerim etrafta gezinirken düşünceler beynimi kemiriyordu. Elimde ki sigara mı titriyordu yoksa elim mi bilemiyordum.
Okuldan çıkmış, ara sokaklardan birinde bu çocuk parkını bulmuştum. Parka en uzak bankı seçip oturmam, anılarımın beni saklandığım yerden bulmayacağı anlamına gelmiyordu.
Küçük kızın kırmızı salıncakta sallanmasına mı içim cız etmişti yoksa köşede sallanmayı bekleyen çocuğun bekleyişi mi üzmüştü beni fark edemiyordum artık.
Anılar yine saldırıya geçmiş görüntülerini yansıtıyordu zihnimde. Ailecek, aile dediğime bakmayın. Kötülük yüzüne yansımış çirkin bir baba figürü, kendi kanından olan kız kardeşine ölümüne nefret eden bir abla ve yalnız bir çocuk çizin o resme. Sizin aklınıza bir aile figürü oluştu mu?
Ablamın ısrarlarıyla babam bizi parka götürmüştü. O salıncakta sallanırken bende sıramı bekliyordum. Zaten hayatımız hep bir şeyleri bekleyerek geçmemiş miydi? Otobüs bekledik, ekmek için kuyrukta bekledik, para için atm kuyruğunda bekledik, sevdiğimiz adamın bizi sevmesini bekledik. Bekledik ama bekleyerek öldük.
Ne kadar ablamı bekledim bilmiyordum. En sonunda babam 'Gidiyoruz' dediğinde havanın karardığını fark etmiştim. Babam bize doğru gelirken ablam salıncaktan inmiş bana sırıtarak bakıyordu. Mutsuzluğumdan mutlu oluyordu.
Babam geldiğinde ablam elini tuttu ve arkalarını dönüp gitmeye başladılar. Gitmedim peşlerinden falan. 8 yaşındaydım ve ilk baş kaldırışımı yaptım. Ablamın indiği salıncağa oturup hızla sallanmaya başladım. Ne kadar hızlı olursa o kadar hızlı sallandım. Sanki hızlanırsam bu hayattan kuş olup uçarmışım gibi gelirdi. Rüzgar koltuk altlarımdan tutar da yanına alırmış gibi.
Çok geçmedi sadece bir dakika. Babamın salıncağa asılmasıyla salıncaktan yere yüz üstü yapıştım. Yerde taşlarında olduğunu düşünce net hissedebilmiştim avuçlarımda. Başımda da bir zonklama başlamıştı. Sanırım yere çarpmıştım. Belki avuçlarımda hissettiğim acı bitmemiş, yetmemişti ki ona koluma asıldı ve beni yerden kaldırdı.
Yüzüne bakıyordum mutlulukla. Canım yanıyordu ama önemli değildi. İstediğim bir şeyi sonunda yapabilmiştim. Şimdi dayak yiyebilirdim. Belki ilk defa gülümsemiştim babamın suratına. Bir an afallasa da kaşlarını çatmıştı mutlu olmama. Anında yüzümde ağır tokadın izleri ruhuma batmıştı.
Ruhum bir gemiydi ve savruluyordu sanki. Ne kadar tekme kumun üzerinde yediğimden haberim yoktu ama hala sırıtışım silinmemişti yüzümden. İlk ve sondu belki de. Bir daha da zaten gülemedim.
Zihnimi anılardan çekip aldığımda hala çocuğun beklediğini gördüm. Elimdeki sigaradan son kez dumanı ciğerlerime bahşedip söndürdüm ve yerimden hızla kalkarak parkın içine doğru ilerledim.
Ayaklarımın kuma batması gram umurumda değildi. Beni izleyen anneler ve babalar da...
Salıncağa yaklaşıp bir elimle zincirlerine yavaşça asıldım ve durmasını sağladım. Kızın düşmesine kadar istesem de o benim ablam değildi. Bu küçük kızdan hıcımı çıkaramazdım.
Kız ne ye uğradığını şaşırarak korkuyla bana baktı. Hiçbir şey demeden kaşlarını çattı. Köşede bekleyen çocuğa yönelttim bakışlarımı. Şaşırmış ama gözleri binebileceği için bir umut parıltısıyla parlıyordu.
"İn şuradan." Tek kelime etmedi sadece inmeyeceğini belirtecek şekilde omuzlarını silkti. Banane der gibi.
"Son kez diyorum. İn yoksa seni fırlatırım." Sesimi korku filmlerinde kullanabileceğiniz kıvamda korkutucu çıkmıştı. Bunu kızın gözlerinin dolmasından anlayabiliyordum.
Yavaşça salıncaktan indi ve birkaç adım atıp sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Hiç umurumda değildi.
Oğlan çocuğu benden bir hareket bekliyordu. Elimle gel işareti yaptım. Kocaman gülümsedi bana ve salıncağa koşarak geldi.
"Otur bakalım." AZ önce yırtıcı bir hayvan gibi olan sesim anne merhametine bürünmüştü. Sahi anne merhameti nasıl bir duygu hissettirirdi karşısındakine?
Küçük çocuğu sallarken kız bize bakarak daha yüksek sesle ağladı. Salıncağı hızlandırdıkça kız ağladı, çocuk güldü.
Babam beni döverken ablamın gülüşü kulağımdaydı hala. Acımasızlık bedenini ele geçirmiş, kalbi saf nefret dolu bir kadın benim ablam. Nefreti sadece bana yoğunlukta gibi görünse de hayataydı ama gözleri bunu göremeyecek kadar karaydı.
Çok geçmeden kızın annesi yaklaşıp kızına sarıldı. Kız beni işaret ederek ağlamaya devam ediyordu. Annesi kızının elinden tutarak bize yaklaştı. O sırada oğlan çocuğunun annesi de gelmişti, zaten bende çocuğu sallamayı bırakmıştım.
"Sen ne hakla kızımı ağlatırsın?" dedi kızgın anne. Sahiplenmiş olduğu kızını savunurken küçük kız ağlamayı kesmiş sinsice bakıyordu bana.
"Sen çocuğuna bencil olmamayı öğrettin mi bana ağlattın diye hesap soruyorsun?" Tek kaşım havada kadına doğru yaklaşıyordum. Kadın biraz korkmuş gibi dursa da duruşunu bozmadı.
"Sen kimsin de benim anneliğimi sorguluyorsun?" Korku gözlerindeydi ama sesinde değildi.
Oğlan çocuğuna dönüp "Ezdirme kendini." Dedim ve kızın annesine arkamı dönerek yürümeye başladım.
Adımlar birbirine kovalıyordu, karanlık gündüzü. Havada ışığa dair sadece ay vardı. Zaten karanlığın bir tek ay ışığı vardı.
Sokağın ortasında durdum ve kafamı kaldırarak aya baktım. Dolunaydı ve bütün güzelliğiyle dikiliyordu başımın üzerinde. Takip ediyordu beni. Kaçmak istiyordum oysaki ben ondan ama peşimdeydi işte.
Cebimde titreyen telefonumla başım önüme düştü. Soğuktan uyuşmuş ellerim ceketimin cebindeki telefonu kavrayıp çıkardı.
Ablam arıyordu. Cevaplayamadan cevapsıza düştü. Ekran kilidini kaldırarak arama kayıtlarına girdim.
Aranan: TURNA
Çalıyor...
Nerdesin be?" Sesinde ki öfke karışımı vücudumda titremeye neden oldu. Benden üç yaş büyüktü ama bana babamı hatırlatırdı her zaman. O dövmezdi ama diliyle çok yaralamıştı ruhumu.
"Dışarıdayım." Tek düze bir cevap. Sanki ölsem merak edecekmiş gibi hesap soruyordu. Belli ki işi düşmüştü de beni arıyordu. Yoksa yokluğum zerre umuruna gelmezdi.
"Eve gel, hemen!" deyip suratıma kapattı telefonu. Omuz silkip telefonu eski yerine tıkıp adımlarımı hızlandırdım.
17 yaşındayım ve bu karanlık ara sokakta yürümekten korkmuyordum. Başıma daha fazla ne gelebilirdi ki? Doğru, çükleri beyinlerinde olan şeref yoksunu iki it peşimden gelmesi yeterdi.
Şu an arkamda da o itlerden vardı ama seslerini duymuyordum. Çünkü çoktan kulaklıklar kulağımda adımlarım ileride.
Ara sokaktan dönmek için kafamı çevirdiğimde bana gülerek koştuklarını gördüm. Gece gece bunlarla uğraşmak istemiyordum. Tamam, biraz olsun korkuyordum. Elimde kalan tek şeyimi de bu itlere veremezdim. Ruhum satılmış olabilirdi ama bedenim değil.
Kapüşonumu kafama geçirip daha caddeye çıkmaya çalışıyordum. En azından birkaç insan olmalıydı yürüdüğüm sokakta da şu itler peşimi bırakabileydi. İnsanların bana yardım edeceğini falan asla aklım getirmedim bile ama varlıkları bile bunlara korkutabilir, uzaklaştırabilirdi.
Caddeye çıkmaya çalıştıkça daha da çıkmaz sokaklara girdiğimi anlamam geç olmamıştı. Arkama hafiften baktığımda hala peşimde olduklarını görüyordum. Önüme dönmek istediğimde içki çukuruna düşmüş gibi kokan bir bedene çarpmıştım. Çok geçmeden anlamıştım. Tek değillerdi.