* Pazartesi *
Φ Son Feci Bisiklet- Reklamlar Φ
ΦYeniden dirilen bedenler, yanmaya mahkumdur.ΦAD.
Korkunun ruha verdiği yaraların içerisindeki çığlıklardan bağırıyorum. Tutulan nefeslerin ciğerlere verdiği ızdırabtan sesleniyorum. Boğazlarımızı parçalayıp yırtınan çığlıklarımızı yutkunmayacağımızı söylüyorum. Aslında ben, konuşmayan dilsizlerin biz olduğunu söylüyorum.
Bizler kimiz tam olarak biliyor muyuz? Bize manyakça zarar verilmesine rağmen karşılarında deli gibi susanlarız. Bizler yarım insanlarız. Susmakla konuşmak arasında hep tökezleyenler, yutmak ile kusmak arasında kalan araftaki kişileriz. Bizler deli insanlarız. Her zaman kendimizden önce başkalarını düşünürüz. Onların kalbi kırılmasın diye düşünmekten kalplerimizi unutmayı seçtik hep. Onları mutlu etmek hep önceliğimiz oldu. Elimize hiçbir şey geçmemesine rağmen...
Doğuştan kalbimde kocaman bir delikle dünyaya geldim. Hastalık olan bir delik değil bu. Beni hep kemiren, yutan ve boğan bir delik... Ne kaçış var ne yakalama. Sadece.. bir hiçiz. Hiçten var olduk ve hiç gibi de yaşamaya mahkumuz.
İçimde bin bir parçaya ayırdığım ama ölmeyen bedenlerin varlığını sürdüğü zihnim var. O bedenler bir süre sonra birleşip yanmaya ve küllerinden doğmaya başlıyorlar. Asıl hikaye burada başlıyor. Ölüp, yanıp ve dirilmek.
Peki ya benim ellerime bulaşan zihnimde öldürdüklerimin kanları?
Ölüm yeterince acılı değilmiş gibi yanıyorlardı. Kül olana kadar bitmeyen bir yangının içerisinde yanmakla mükelleftiler. Çünkü yeniden dirileceklerdi. Kül olup sona kavuştuklarında acımasızca parçaladığım bedenler birleşip tek bir vücut oluşturuyorlar ve karşımda dikilmeye başlıyorlardı.
Bana bir şeylerin asla bitmeyeceğini göstermek adına dim dik duruyorlardı. Elimdeki onların kanıyla birleşmiş kanlı satır bütün kanların birleştiği zemine düşüverdi. Yayılan ses zihnimdeki curcunaya ve hiçliğe kaymasıyla gözlerimi açmam bir oldu.
Yatağımda sıçrayarak uyandığım bu kabus, artık benim tek düşmanım haline gelmişti. Her gece hatta boyut atlamış her gözümü kapattığımda dahi elimde satırla bedenleri doğradığımı görüyordum. En son gideceğim yer ruh ve sinir hastalıkları travma odası olmasından korkmaya başlamıştım.
Sehpanın üzerindeki yarım bardak suyu susuzluktan kurumuş olan boğazımdan aşağı yuvarlama isteğiyle elimi bardağa uzattım. Titreyen ellerim buna pek yardımcı olmuyordu. Gördüğüm rüyanın etkisiyle sersem gibi olan zihnim şuanın gerçekliğini sorguluyordu. Gözlerimi kapatarak dudağıma dayadığım bardaktan bir yudum su boğazıma indi. Tam o sırada rüyamda gördüğüm bir yüz kapalı gözlerimin önünde belirdi.
Tedirginlik ve şokla gözlerimi anında açmıştım ama zaten sarsılan bedenimin kontrolünü kaybederek elimdeki bardak zemine gürültüyle düşerek parçalara ayrıldı.
Bardağa takılı kalan gözlerim odanın kapısının açılmasıyla hedefini değiştirdi. Turna yüzündeki ifadesizlik ve bıkmışlıkla suratıma bakıyordu.
"Sabah sabah gürültü yapmandaki amaç ne sevgili kardeşim?"
Yataktan yerdeki camlara basmamaya dikkat ederek yavaşça indim. Ablamın sabahın bu saatlerinde görmeye tahammül edemeyeceğim yüzünü odamdan def etmek hissi bütün bedenimi kaplamıştı.
Kapının eşiğinde durmuştu. Altına giydiği kareli pijaması üzerinde ki rambo atletiyle ve karışmış sarı saçlarıyla komik görünüyordu. Hala yüzüme bakıyor bir şeyler söylememi bekliyordu.
"Bardak düştü. Uyumaya dönebilirsin ablacığım." Orada ki 'ablacığım' ın altında yatan imayı gayet iyi anlamıştı. Anladığını belirtircesine sırtını döndü ve kalçasını sallaya sallaya odasına girip suratıma vurur gibi kapıyı çarptı.
Gözlerimi devirip yerdeki camları elime toplayarak sarsak adımlarla mutfağa geçtim. Çöpe dökerken bir tanesi avucumu küçük bir yara açmıştı. Çöpü kapağını tutup tek elimle yapmaya çalışmak saçmalıktı. Şuan afyonumun patlamadığına kendimi ikna ederek görmezden geldim.
Odama yöneldiğimde duvardaki saat dikkatimi çekti. Ah! Bugün sevgili okulumun başladığı ve sömestr tatilimin son bulduğu gündü. Lanet olsun!
Bir saat vaktim olduğuna göre hızlıca bir duş alabilirdim. Banyoya yönelerek elimin hala kanaması durmadığı için üzerime değdirmemeye dikkat ederek çıkardım. Sıcak suyu ayarlayıp kendimi suyun altına bıraktım.
Suyun etkisi gördüğüm kabusun izlerini silmeye başlamıştı. Bu yüzden suyu hep sevmişimdir. Ne kir varsa buna düşünce de dahil alır götürürdü.
Sudan çıkıp ıslan ayaklarımın arkamda bıraktığı izlerle dolabıma yönelip giyineceğim kıyafetlerimi çıkardım. Çoğu aynı renkti. Hatta hepsi diyebilirdim.
Siyah bir boğazlı kazağı ve siyah pantolonumu çıkarıp yatağa bıraktım. İç çamaşırlarımı da giyinip yatağın üzerine bıraktığım kıyafetlerimi giyindim.
Birbirine girmiş saçlarımı dolabımın boydan aynasına yansımasıyla görebiliyordum. Elimle düzeltmeye çalışsam da bir halt olmuyordu.
Gıcık aldığım hatta nefret dahi ettiğim diyebileceğim tarağı alarak saçlarımdan kaydırarak geçirdim. Birkaç takılmayla saçlarımı taradıktan sonra saç kremini alarak avucuma biraz döküp saçlarımla buluşunca düzlüğünü kaybetmesini önlemiş olabilmiştim.
Hallettiğime emin olduktan sonra boş deri çantama cüzdanımı, küçük bir defter ve kalemi atıp deri siyah ceketimi de üzerime geçirdikten sonra çantamı ve kulakla telefonumu alarak odamdan çıktım. Uzun asker botlarımı ayağıma geçirip kaçar gibi evden çıktım.
Aslında geç kaldığımdan değildi. Sadece birkaç dakika sabah açılması için zihnime zaman tanımak istiyordum. O zamanı nasıl değerlendireceğimi daha iyi biliyordum.
Yokuş aşağı hızlı adımlarla ilerlerken köşedeki bakkalı görerek adımlarımı yavaşlattım. Dükkanı kaçta açtığını ya da kaçta kapattığını hiçbir zaman bilememiştim. Saat kaç olursa olsun her gittiğimde açık olurdu.
Kapıdan içeri girdiğimde sandalyesinde gazete okuyan Vahit amca gazeteyi bırakarak bana gülümsedi. Vahit amcayı buraya taşındığımızdan beri tanırdım. Çok sık gidip gelmemden dolayı tanışmış ve fazlasıyla konuşmuştuk. Bazen ona takılır Vahit amca değil de Necip Fazıl derdim. Çünkü Vahit amca asla boş konuşmaz her konuştuğu bir öğüt ya da değer taşırdı. Benim için önemli biri oluvermişti hayatımda.
"Günaydın, sarıçizmeli. Nasılsın?" Taktığım lakap her zaman onun hoşuna gitmişti. Edebiyattan anladığını söylediğim lakaptan dahi anlayabilirdim.
"Günaydın, Anka kızım. İyiyim çok şükür. Aynı meretten mi?" Sesinde ve yüzündeki sahte sinirle söylediğinde beni düşünen birinin hayatımda olduğunu hissetmek huzurlu hissettirmişti.
"Yok, sarıçizmeli. Bugün okulun ilk günü diye şerefine parliament uzun ver."
Yan sırıtışıyla arkasında duran tezgahtan sigara paketini aldı ve masanın üzerine bıraktı. İlk geldiğimden beri değişmeyen bir kuralı vardı. Parayı veya istediğim bir şeyi verirken ve ya alırken masaya bıraktırırdı ve öyle alırdı.
Sorgulamadım hiç bu huyunu. Parayı çantamdan çıkarıp masaya bıraktım ve sigara paketini açtım.
"Vaktin var mıdır acaba iki kelam etmeye?" Tek kaşını kaldırıp sorduğu soruyla kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım. Onunla konuşmak için kalsaydım okulu kesinlikle ilk günden asardım.
"Tamam kızım. Allah zihin açıklığı versin." Dediğinde kapıdan çıkmak üzereydim. Kafamı salladım.
"Amin, sarıçizmeli."
En çok ihtiyacım olan şeydi zihnimin berraklaşması. Kabuslar, getirdiği uykusuzluk ve sabahın köründe okula gitmek bugünün işkence gibi geçeceğini gösteriyordu.
Paketten çıkardığım bir dalı dudaklarımın arasına bırakarak clipperla yakarken adımlarımı yavaşlatmış sevdiğime odaklanmıştım.
Güne kötü bir başlangıç yapmış olabilirdim ama bu günü en hızlı şekilde özellikle acısız bitirmek istiyordum.
Sigarayı yavaş yavaş yürüyerek geldiğim okulun önüne atıp güvenliğin önünden geçtim. Ergenlerin bahçede birbirleriyle hiç görüşmemiş gibi sarılmalarına daha fazla bakamayarak içeri girdim. En üst katta ki sınıfım yüzünden her inip çıktığımda sövdüğüm merdivenler eşliğinde sınıfın kapısının önüne gelmiştim.
İçeri adım atamadım. Olduğum yerde kalakalmamın tek sebebi olabilirdi. O da onun sesiydi.
Karşı sınıftan gelen sese yönelerek yavaşça başımı arkaya çevirdim. Siyah saçlarımın izin verdiği ölçütte karşı sınıfın içerisine daldırdım gözlerimi.
Kalbim kocaman bir heyecanla atmaya başlarken gözlerim sesin sahibini deli gibi arıyordu. Nefes alamadığımı hissettiğim sırada dudaklarımı araladım ve bedenimi biraz daha döndererek görüş açımı açtım.
Yüzünü gördüğüm anda ağır bir darbe yemiş gibi kaldım. Her gördüğümde olan hislerdi bunlar. Sanki birileri kalbimi alıyordu ve kanatlarını takıp özgürlüğüne kavuşturmak istiyordu. Ama izin vermeyen tek şey göğüs kafesimdi.
Ellerim buz gibi olmasına rağmen terlemeye başlamıştı. Yavaşça yutkundum hala ona bakarken. Gözlerim aceleyle etrafa bakındı yakalanma korkusuyla. Kimsenin olmadığını görünce rahatlayarak tekrar aşık olduğum adama odaklandı.
Sırasında yan oturmuş arkadaki arkadaşıyla konuşuyorlardı. Küfür ettiğine yemin edebilirdim. Siyah saçlarından bir tutamı her zamanki gibi alnına dökülmüştü. Beyaz teninde ki hafif kirli sakalları okul kurallarını asla sallamadığının kanıtıydı.
Okyanus yeşilleri bir an bana değip geçer gibi olunca kıpırdandım ama tekrar arkadaşıyla sohbetine devam etti.
Daha fazla bakamayarak bir adım geri attım ve sırtımı dönerek sınıfa girdim. Sınıfın gürültüsü zihnimin duvarlarına dokunamıyordu. Aradığınız kişi şuanda sevdiği adamı düşünmekte...
En arka cam tarafındaki sırama ağır adımlarla ilerledim. Sıramın yanında durup çantamı gürülteyle yere bıraktıktan sonra ceketi çıkarıp sırama kelimenin tam anlamıyla gömüldüm.
Ezgi, sınıfta benimle menfaati için konuşan ama sözde arkadaşım sınıfta değildi. Buna oldukça memnun olarak etrafına bakmayı kestim.
Uzun süredir nefesimi tuttuğumu fark etmeyerek derin bir nefes bahşettim ciğerlerime. Daha fazlasını istiyorlardı ama bunu sınıfta yapmayacağımı bilecek kadar şuurumdaydım.
Başımı sıraya yaslayarak gözlerimi kapattım. Tek düşünebildiğim okyanus yeşilleriydi. Bana can katan, bana şu hayatta tek tutunma dalı veren insandı. Belki benim varlığımdan dahi haberi yoktu. Belki değil gerçekten yok. Ama bu onu sevmeme asla engel olmamış daha çok sevmeme sebep olmuştu.
Gözlerimin önünden geçen ilk aşık olduğum an, ölümün eşiğiydi. Belki de bir adım daha atsaydım ve orda olmasaydı arabanın altında kalıp istediğim ölüme kavuşacaktım. Atacağım adım havada kalmış sırtımdan geriye çekildiğim güçlü eller tarafından tutulmuştum. Olayın farkında bile değildim. Arabanın gürültülü kornasıyla neler olduğunu yeni yeni anlıyorken arkamdaki kahramanın tek dediği şey vardı.
"Güzel müzik."
Kulaklığımdan çalan Duman'ın parçalarından birini duymuş ve olay umrunda değil gibi sadece müziğn güzelliğinden bahsetmişti.
Gözlerim bu güzel sesin sahibine baktığında etrafımdaki her şeyin yıkılıp yok olduğunu sadece okyanus yeşillere takılı kalmıştım. O birkaç saniye bile bana yetmiş bir ömür adamıştım.
Sonradan aynı lisede olduğumuzu fark etmem de işin güzel yanıydı. İsmini okulda fazlasıyla tanınmasından dolayı öğrenmek zor değildi. Aslında ben onu her gün görüyordum ama o gün onu fark edebilmiştim.
Ve okyanus yeşillerinin sahibi Uras, Anka kuşunun kalbini çaldı.