Bütün günün yorgunluğu, sıcağın ağırlığı gibi çökmüştü Şirin’in bedenine. Güneşin altında saatlerce yürümüştü. Ayaklarının altı su toplamış, her adımı sızım sızım yakmaya başlamıştı. En sonunda, nefes nefese derenin kenarına ulaştı.
Sanki dünya o anda biraz durdu. Kuş sesleri bile çekilmişti, yalnızca suyun taşlara çarpan sesi vardı, bir de Şirin’in yorgun nefesi.
Etrafına baktı. Gidecek yeri yoktu. Kimseyi arayamaz, kimseye sığınamazdı. Yine de burada, kendi köyünde, bildiği bu taşların, bu suyun arasında biraz güvende hissediyordu kendini.
“Kaçmam gerekirse,” diye fısıldadı kendi kendine, “En azından buraları bilirim…”
Ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını suya soktu. Soğuk su derisinin altındaki acıyı bir anlığına unutturur gibi oldu, sonra daha da yaktı. Yüzünü buruşturdu, dişlerini sıktı.
“Ah anam,” diye inledi sessizce. “Yaşasaydın böyle mi olurdu?”
Suyun içinden çıkan ayak parmaklarına baktı, sonra ellerini dizlerine koydu.
“Kocan beni sahipsiz bıraktı. Kızım nerede demedi. Anası bana kötü söz söylerken ağzını bile açmadı. Anca uyudu.”
Gözyaşları yanaklarından süzülüp dudağının kenarına aktı. Eliyle gözlerini sildi ama içindeki o yanma geçmedi. Biraz başını eğip, suyun içinde kendi yansımasına baktı. “Ben ne zaman bu kadar yalnız kaldım?” diye fısıldadı.
Merve’yi düşündü. Zaten bütün gün aklı ondaydı. Orada huzurla yaşamasını istiyordu. Mutlu olmasını istiyordu. Şu dört yılda yaşadıklarının acısını artık unutmasını istiyordu.
Arkasından gelen araba motorunun uğultusunu duyunca oturduğu yerde irkildi. Hızla ayaklarını sudan çekip lastik ayakkabılarını kavradı. Parmakları hâlâ sızlıyordu. Çantasını eline aldı, doğrulmak için bir adım attı ama bir ses onu durdurdu.
“Hey.”
Omzunun üzerinden arkasına baktı. “Korkma, benim dünkü asker. Hatırlamadın mı?” dedi Cihan.
Gözlerini onun yüzüne dikti. Dün üniforma vardı üzerinde, şimdi başka bir hava vardı üstünde, sivildeydi ama bakışları dünkü o bakıştı. Titiz, hesaplı ve saklanmayan bir sahiplenme vardı.
“Ne oldu?” diye sordu Şirin, kısık bir sesle.
Cebinden sigarasını çıkardı, parmaklarının arasına aldı Cihan. “Sabahtan beri seni arıyorum.”
Şirin omuzlarını kaldırıp geri çekildi. “Neden?” diye sordu. Sınır koyuyordu. Ona karşı savunmasız görünmemek için kurduğu kalın bir kabuk vardı etrafında.
“Canım öyle istedi,” diye cevap verdi Cihan. Şirin biraz daha sertleşti. “Git işine asker, kafanı patlatırım,” dedi ani bir öfkeyle, kelimeleri kabuklu bir fındığın içindeki sertlik gibiydi.
Tam yanından geçecekken Cihan elini uzatıp onu tekrar durdurdu. Bu kez tebessüm etti ama gözleri ciddiydi. “Tamam,” dedi, ellerini iki yana açarak. “Kuzenin beni aradı, yaşadıklarınızı anlattı. Dedeni, babaanneni ve diğerlerini jandarmaya teslim ettim.”
Şirin’in gözleri aniden büyüdü. “Kadının kafasını patlatmışsın, seni de sorguya alabilirler.”
“Az bile yaptım,” diye bağırdı, öfkesi ellerinde kıvılcım gibi parladı. “Onun bana söylediklerini duysaydın, sen daha beterini yapardın.”
“Duydum. Bu yüzden jandarmaya verdim onları. Kuzeninin ailesi seni yanına çağırıyor. Gel seni onların yanına götüreyim.”
Şirin içgüdüyle bir adım daha geriye doğru kaçtı. “Beni niye yanlarına istiyorlarmış?” diye sordu, korku ve kuşku birbirine karıştı.
“Gidecek bir yerin olmadığı için onların yanında kalmanın daha güvenli olduğunu düşünüyorlarmış.”
“Olmaz öyle şey,” dedi Şirin, başını dik tutarak. “Ben onların bir şeyi değilim. Kalacak bir yer bulurum.”
Cihan bakışlarını uzun uzun ona dikti. İçinde bir süzgeç vardı. “Sen akıllı bir kadınsın,” dedi. “Bu imkânsızlık içinde kalacak bir yer bulamazsın. Ben sana yardımcı olurum. İstersen kadın sığınma evlerine yerleştirebilirim. Ama sen orada da duramazsın gibi geliyor bana.”
Şirin yüzünü çevirdi, gurur kırıntıları titredi. “Neden duramayacakmışım ki?” diye çıkıştı. “Sıcak bir yatak, sıcak bir tas yemek verirse kalırım devletin evinde.”
Cihan bir an sustu, gözleri onun gözlerinde asılı kaldı. Bazı kadınlar ailesi konusunda ne kadar şanssız olursa olsun dünyaya karşı dimdik duruyordu. Bu kadında onlardan biriydi. Sigarasını yere eğilip derede söndürdü; parmaklarının arasından çıkan kül rüzgârla savruldu. Doğrulup tekrar Şirin’in karşısına geçti.
“Beni dinle,” dedi. Sesi yumuşadı, emirden çok öneriye dönüştü. “Orada burada sürüklenip duracağına, en azından kuzeninle birlikte kalabilirsin.”
Şirin bir süre bakakaldı. Gözleri, derenin üzerine düşen ayın kıvrımlarını izledi. Kendi kararı olduğu kadar çaresizliğinin de aynasını görüyordu. “Yok,” dedi başını iki yana sallayarak.
“Ne demek yok? Dışarının ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyor musun? Başına her şey gelebilir. Sana kalacak bir yer sunuyorlar, kuzenin de orada, neden oraya gitmeyi istemiyorsun?”
Şirin’in gözlerinde hem öfke hem incinmişlik vardı. “Onlar benim hiçbir şeyim,” dedi. “Merve ısrar ettiği için kalsın demişlerdir. Dört yıldır Merve’yi ailesiyle görüştürmediler, beni neden evlerine alsınlar?”
Cihan dudaklarını sıktı, bir an için sessiz kaldı. “Hiç gurur yapma. Git kal orada. Bir işe gir çalış. Para biriktir, kendi evine çıkarsın. Ama şu an bu halde olmaz.”
Şirin omuzlarını geri çekti. “Ne varmış benim halimde?” diye sordu, meydan okuyarak.
Cihan alnını çatmış, yüzünde rahatsızlık ifadesiyle yaklaştı. “Kötü görünüyorsun. Her an bayılacaksın. Burada kalman daha tehlikeli.”
Şirin hırçınca güldü, o gülüşte hem küçümseme hem acı vardı. “Bir gün aç kaldım diye mi bayılacağım? Ben aç kalmaya alışkınım Komutan.”
“Bu alışkanlık seni götürür başka yerlere. Ben seni o tehlikelerden korumak istiyorum.”
Şirin’in gözleri öfkeyle parladı. “Sana ne be! Onların evine gitmek demek, bir ömür boyu onların nazarında yaşamak demek. Ben öyle bir hayata razı değilim. Ayrıca sen kimsin de bana sahip çıkmaya çalışıyorsun?”
Cihan bir adım geri çekildi, nefesini düzene koydu. “Askerim ben! Korurum, destek olurum. Ama senin inatçılığın benim seni korumama izin vermiyor.”
“İnatçılığım mı?” Şirin’in sesi bıçak gibiydi. “İnatçılık dediğin şey benim onurumsa, evet inatçıyım. Senin gibi birinin ‘korurum’ demesi bana lütufmuş gibi gelmiyor. Ben lütfa muhtaç değilim.”
Cihan’ın elleri istemsizce yumruk oldu, gözleri sertleşti. “İşte bu yüzden ısrar ediyorum,” dedi alçak bir tonla. “Senin inadın seni yıpratıyor. Sana gerçek bir seçenek sunuyorum, kuzeninin yanına git. Bir süre orada kalırsın, iş bulur çalışırsın. Paranı biriktirdiğinde kendi yolunu çizersin.”
Karşısındaki bu kırılgan ama dik duran kadına baktı. Çatık kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti. “Sana bir gün bile zarar gelmesine izin vermeyeceğim, söz,” dedi. “İster inat et ister kabul et, bundan sonra adım adım arkanda olacağım.”
Şirin’in çilleri sinirden daha da koyulaştı.
“Neden be! Manyak mısın sen?”
“Pek akıllı olduğumu söylemezler.”
“Uzak dur benden. Korunmaya ihtiyacım yok benim.”
“Sus,” dedi Şirin’in çantasını eline alırken. “Fazla gurur iyi değildir. Benim de senin yaşlarında kardeşim var. Onun sokakta kalmasına razı gelmem.”
“Git o zaman kız kardeşinle ilgilen. Ver çantamı.”
Cihan’ın elinden çantasını alamayınca Cihan onun tişörtünün ucundan tutup, “Yürü,” dedi.
“Manyak mısın adam sen? Ben yardım falan istemiyorum. Başıma ne gelirse…”
“İnatçılığın yüzünden gelir.”
“Hayır, kendim istediğim için gelir. Bırak beni.”
Bırakmadı. Onu zorla arabaya bindirip kapıları kilitledi. Arabanın önünden dolanarak kendi yerine geçtiğinde, “Manyak!” diye bağırdı Şirin. “Bırak beni dağ ayısı! İmdat!”
“Bağırma,” diyerek kızdı Cihan. “Şu an mantıksız davranıyorsun. Seni kuzeninin yanına götüreceğim. Burada tek başına kalırsan başına her şey gelebilir. Kızım deli misin sen? Ülke sapık dolmuş, görmüyor musun, duymuyor musun?”
“Ne malum senin de sapık olmadığın?”
Arabayı bir anda durdurup “İn!” diye bağırdı. “Ne bok yersen ye, ben uyardım seni. Başına ne gelirse sorumlusu sensin.”
Şirin kapı koluna uzandığı an parmak uçları titredi, sonra dondu. Gözleri doldu. Dudakları titredi, sonra ilk hıçkırık koptu. Sessiz, boğazını yırtan bir ses çıktı dudaklarının arasından.
“Yalnızım…” diye fısıldadı. “Hep yalnızdım.” Hıçkırıkları yükseldi. Arabanın içinde boğuluyormuş gibi, nefesi kesik kesik, göğsü inip kalkıyordu. Sağ eliyle kapı kolunu sıktı ama açmadı. Sol eliyle yüzünü kapadı, parmakları titredi, saçları terle yapışmıştı.
“Kimsem yok, kimsem olmadı…”
Cihan’ın direksiyonda olan parmakları beyazlaşmıştı. Gözleri Şirin’deydi. Sessiz, hareketsizdi. Genç kadının gözyaşlarını gördü, hıçkırıklarını duydu. Dudaklarını sıktı, yutkundu. Bırakamazdı. Ama zorla da tutamazdı. Bir şey söylemek istedi ama boğazı düğümlendi. Gitmeli ama gidemezdi. Tutmalı, ama zorlayamazdı. Vitese taktı ama gaz vermedi. Araba duruyordu, motor homurdanıyordu ama yol almıyordu.
“Hay böyle işin…” Şirin sessizce ağlamaya devam ediyordu. Burnunu çekiyor, gözyaşları çenesinden tişörtüne damlıyordu. Dakikalar sonra Cihan arabayı asgari lojmana soktu; farlar beton duvarı aydınlattı, sonra söndü.
Şirin korkuyla etrafa bakındı. “Nereye getirdin beni?”
“Evime.”
“Neden?”
“Gidecek başka yerin yok. Bu gece bırakamam seni.”
Şirin başını daha hızlı salladı, gözyaşları yeniden aktı. “Merve’nin yanına götür beni. Kalamam senin evinde.”
Tam da tahmin ettiği gibi.
Arabayı geri vitese taktı, dışarı çıkardı ama lojman kapısına çekti, durdurdu. Kapıyı açtı, indi. “Eve uğrayıp geleceğim. Sakın arabadan inme. Gelince seni burada bulmazsam kızarım. Bekle beni.”
Kapıdaki askerlere başıyla selam verdi, binaya girdi. Döndüğünde arabada olmazsa daha da karışmazdı.
Şirin ise ne yapacağını bilmiyordu. Köyden biri askerin arabasına bindiğini görmüş müydü? Bu kadar gerginliğin üstüne bir de adının çıkmasını istemiyordu.
Kafasında sesler dönüyordu:
“Şirin’i gördünüz mü, gece gece askerin arabasına binmiş.”
“Kızın hali belliydi zaten, babaannesi boşuna demiyormuş.”
Köyün dar sokakları, komşu kadınların pencere arkasından bakışları, pazarda fısıldaşmalar… Hepsi bir anda gözünün önüne geldi. Babaannesi sabah erkenden kapı kapı dolaşır, “Kızım kaçtı, asker aldı götürdü” diye anlatırdı. Dedesi kahvede susmaz, kötülerdi onu.
Arabanın kapısı hızlıca açıldığında irkildi. “Gitmemişsin.”
“Bekle dedin ya.”
“Ha, dinliyorsun. Güzelmiş.”
Elindeki telefonu kucağına bıraktı Cihan. “Bu ne?”
“Telefon. İçinde hat da var.”
“Bana neden veriyorsun?”
“Kullan diye.”
“Lütfen,” dedi Şirin, ona dönerek. “Beni tanımıyorsunuz, bana neden bu kadar yardım ediyorsunuz?”
“Hangi asker olursa olsun aynı şekilde yardım ederdi. Hattı buraya geldiğimde almıştım ama kullanmak nasip olmadı. Telefon da eski. Seni o eve bırakacağım, olur da rahatsız olacağın bir şey yaşarsan beni hemen ara. İşlemleri başlatıp kadın sığınma evine yerleştiririm seni.”
Gözleri tekrar doldu Şirin’in. Köy korkusu, yalnızlık, utanç… hepsi bir yumak oldu boğazında. “Ağlama,” dedi Cihan. “Hayat hep kötü geçmez, elbet bir gün sen de istediğin hayatı yaşarsın.”
Yaşar mıydı bilmiyordu. Başını sokacak bir yer bulsa ona yeterdi.
Merve’nin ailesinin evinin önüne geldiler. Herkes bahçede oturuyordu. Tedirgin oldu. Bu evde nasıl kalacaktı? Diken üzerinde otururlardı. Merve onu görür görmez sandalyeden kalkıp arabaya koştu. İndi arabadan. Demir kapıdan çıkan kuzenine sımsıkı sarıldı. “Neredesin sen? Sabahtan beri seni arıyoruz Şirin. Başına bir şey geldi diye aklım çıktı.”
Merve’nin sırtını okşayarak geriye çekildi. “Merve, ben burada kalamam.”
“Kalacaksın. Eğer kalmazsan ben de kalmam.”
“Saçmalama, onlar senin ailen. Elbette ki burada kalacaksın. Ben hangi vasıfla kalacağım?”
Cihan yanlarına geldi. Merve’nin dayısıyla uzun boylu genç bir adam onlara doğru geldi. Genç olan adam elini Cihan’a uzattı. “Sizi burada görmek onur verici, komutanım.”
Adamın elini sıkan Cihan, “Burada mı yaşıyorsunuz doktor bey?” dedi. “Evet. Merve’nin kuzeniyim.”
Kaşları hafifçe yükseldi. Gözleri Şirin’e, sonra eve kaydı. Genç adam elini Şirin’e uzattı. “Eşref ben.” Adamın elini sıkmadı Şirin. Merve’nin kolunu sıkarken Eşref gülümseyerek geriye çekildi.
“Sağ olun komutan, kızı getirmişsiniz. Gerisini biz hallederiz.”
Ağzında acı bir tat kalmış gibi Merve’nin dayısının gözlerinin içine baktı Cihan. Burnundan nefesini alıp verirken başını sallayıp Şirin’e döndü. “Sen bir gele hele.”
Yine ondan bir yanıt beklemeden insanların arasından uzaklaşan adamın peşinden gitti Şirin.
“Telefonu kullanmasını biliyor musun?” diye sordu, kaşını hafif kaldırıp Şirin’e baktı.
“Yok.”
Cihan telefonu elinden aldığı gibi ekran açıldı. “Buradan arama yapıyorsun,” dedi, rehbere girdi. Tek bir numara vardı. “Bu benim numaram.” Mesajlara geçti. “Buradan da mesaj atıyorsun.” Gözleri kapı önündeki Eşref ve Merve’ye kaydı. Eşref kollarını bağlamış, Merve ayak parmaklarıyla toprağı eşeliyordu.
Şirin’in gözlerine döndü. “En ufak huzursuzlukta ara. Telefonum kapalıysa acil hattı ara. Numaraları biliyor musun?”
Tabii ki de biliyordu.
“İlkokul mezunuyum, neden bilmeyeyim?”
Normalde gülerdi ama Eşref’i gördüğü için fazla gergindi.
“Bana ulaşamazsan acil hattını ara.”
Tebessüm etti genç kadın.
“Allah senden razı olsun. Hiç tanımadığın birine yardım ediyorsun. Çok asker tanıdım ama senin gibisini ilk kez gördüm.”
Kalın kaşları gözlerinin üzerine inen genç adam, “Nereden tanıyorsun askerleri,” diye sorduğunda, “Köyden,” dedi Şirin. “Kavga olduğunda bağırıp kovalıyorlardı bizi. Kimse derdimizi sormuyordu.”
Bu kız ağzından çıkanları gerçekten bilmiyordu. Çok asker tanıyormuş bir de!
“Sabah almaya gelirim.”
“Neden?”
“Kahvaltı yaparız belki.”
Şirin başını iki yana sallayarak geriye doğru adım attı.
“Asma hemen yüzünü. Jandarmaya gideceğiz. Dedenle babaanneni çıkaracağız.”
Onlar için gitmezdi karakola.
“Çıkmasınlar, kalsınlar içeride.”
“Kadının kafasını yarmışsın, suçlu sensin.”
“Nefsü müdafaa o.”
“Nefsi müdafaa demek istiyorsun sanırım.”
O ne demişti ki?
Dudağı iki yana kıvrılan genç adam telefonu tekrar avcuna bıraktı. Birlikte Merve’yle Eşref’in yanına gittiklerinde, “İyi akşamlar,” dedi.
“İyi akşamlar komutan, çay içmeye de bekleriz. Karargâhta yan yana pek gelemiyoruz.”
Mümkünse hiç gelmesinler.
Cihan, başını hafifçe eğip kaldırdıktan sonra arabaya bindi. Direksiyona ellerini koydu ama motoru hemen çalıştırmadı. Gözleri kısa bir an evin önünde kaldı. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti.
Doktorun burada yaşadığını bilseydi, Şirin’i asla bu eve getirmezdi. İçinde tarif edemediği bir huzursuzluk kıpırdanıyordu. Hem kendi kararına hem de bu kıza duyduğu tuhaf ilgiye karşı bir şüphe.
Elini direksiyondan çekip arkasına yaslandı. “Yanlış mı yaptım?” diye geçirdi içinden.
Ona bir iş ve kalacak yer ayarlamayı planlıyordu ama nedense her şeyin fazla hızlı ilerlediğini hissediyordu.
Bir şey vardı. Görünmeyen, sessiz bir tehlike gibi.
Cihan, o an anladı. Sadece Şirin’i değil, kendi dengesini de koruması gerekecekti.
Kızdan etkilenmiş miydi? Asla!
Yavaş yavaş ilerliyoruz canlarım. Eşref’ten nasıl bir elektrik aldınız?
Cihan’la Şirin arasındaki iletişim her bölüm biraz daha ilerleyecek. Henüz karakterlerimizi tam yazmadım. Her şeyi bir anda yazıp tüketmek istemiyorum.
Benim için yorumlarınız çok önemli. Düşüncelerinizi yazarsanız mutlu olurum.
İnstagram hesabım: melekkas_hikayeleri