Panikle arkasını dönüp yatağa doğru gitmeye başladı. “Ne alakası var.” Yatağa girmeden abajurun birisini kapattı. Omuzlarını silkip kaçamak bakışlarla adamın yüzüne baktığında hiç de yemediğini fark etti. “Hem biliyorsun ki ben kararımda kesinim. Senin yaralarını kapatmakla uğraşamam.” Burnunu havaya dikip hıhladı. Yatağa kurulmadan önce havalı bir bakış atı soludu. “Oradan bakınca yara bandı gibi mi duruyorum ben?”
Nasıl kaçacağını bilmediğinden iyice saçmalamaya başlamıştı ki Erdem sert bir nefesle onu durdurdu. Nedense eskileri anımsaması psikopatça bir görüntüyle sonuçlanıyordu.
Dudaklarını birbirine bastırıp onu takmıyormuş gibi yüz ifadesini kırıştırıp gözlerinin içine baktı. Bakmasa mıydı… Çünkü kalbi söylediklerine itaat etmiyordu! “Hem biliyor musun, asıl anlaşma olmasaydı biz hiç olmazdık Erdem. Fazladan bir isteğim yok, her şey anlaşmada belirttiğimiz gibi olsun istiyorum o kadar. Nasıl ki ben senin için her ayrıntıya dikkat ediyorsam ki Handan anneyi gerçekten seviyorum orası ayrı senden de öyle bekliyorum.”
Erdem bir şey demeden öfkeyle üzerine doğru gidip diğer abajuru kapattı. Hiçbir şey demeden geri koltuğa geldiğinde Gülüm bir anlığına tuhaf bir hevesin içinde buldu kendini.
Ne yapıyordu artık aklı falan ermiyordu. Karanlığın içine bıraktığı bedeni yatakla buluşur buluşmaz yorganı üzerine çekip iki büklüm oldu. Bakışları şu an tam göremese de biraz sonra karanlığa alışınca tam net göreceği koltuktaydı. Hala inanamıyordu geldiğine. Onunla atıştığına.
Dudaklarında hafif belli olan kıvrılma yüreğine kanat takmıştı. Sevmek, ne zormuş böyle!
Ne Gülüm ne de Erdem o gece rahat bir uyku çekmedi. Kızın göz kapakları daha fazla dayanamayıp kapanırken Erdem’in kiler aksine kırpmaya dahi dayanamıyordu. An olsun genç kızın yatağına serilmiş ateş gibi parlayan saçlarından, karanlığın gölgesi düşmüş gür kirpiklerinden, o minik inatçı burnundan ayrılamıyordu. Bu manzarayı öyle hayal etmişti ki şimdi dönüp uyuyamazdı. Canı cehennemeydi uykunun!
Gün çoktan doğmuştu. Fakat Gülüm derince uyumuş alarmı falan duymamıştı. Uykusuz gecelerine inattı bu derinlik.
Kirpikleri usul usul açıldığında kollarını kaldırıp vücudunu rahatlattı. Keyifli bir esneme sırasında elini ağzına kapatmış tatlı bir hale bürünmüştü. Gözleri iyice açıldığında camdan dışarıya bakan adamı gördü. Ufak ufak jetonu düştüğünde hemen sırtını yataktan kaldırıp doğruldu. Erdem!
“Günaydın.”
Ses tonu çok karizmatikti. Hani şu kendinden emin, sakince şiirini okuyan adamlar vardır ya. Onların sesleriyle oynamasına ihtiyaç yoktur. Doğal halleri şiir gibidir. Tam öyleydi işte…
“G-günaydın.” Ne diye kekeliyordu ki! Salık saçlarını toplayıp tek omuznun üzerinden aşağıya sarkıttı.
Bakışları hiç bozulmamış gibi duran yatağa kaydığında büyüklüğünü ölçmeye çalıştı. Alırken de en büyüğünü almaya özen göstermişti fakat akşam adamın ayakları dışarıda kalmış o iri bedeni ona sığmamıştı.
Fark ettiği ela gözlerle boğazını temizleyip yataktan kalktı. Bir şey demeden hemen yatakları hallederken Erdem dönüp onu izlemeye başlamıştı. Bu ilk değildi. Uykusuzluk onun en yakın arkadaşıydı artık. Kısa sürede işini halledip banyoya geçen kızla o da hareketlenip üzerini değişti. Duş işini buz gibi bir suyla sabahın ilk ışıklarıyla halletmişti o.
Aşağıya indiğinde annesinin şarkılar söyleyerek kahvaltı hazırladığını gördü. Sesleyip bu manzarayı bozmadan omzunu kapıya dayayıp kaslı kollarını göğsünde birleştirdi.
Babasıyla olan evliliği zordu. Aralarında saygıdan öte bir şey hiç olmamıştı. Evet saygısızlıkta, ihanette yoktu ama sevgi de acı bir şekilde yoktu. Annesinin büyük bir beklentiyle babasının gözünün içine baktığını daha dün gibi hatırlıyordu fakat babası ona hiç o ilgiyi vermemişti.
Varlıklı bir ailede büyümüştü. Ama en büyük varlığın sevgi olduğunu acı tecrübeleriyle öğrenmişti. Babası nasıl tek çocuk büyümüş tüm mirasın başına geçmişse kendisinden de onu beklenmişti. Fakat onun gözü hiçbir zaman para da olmamıştı. Beş yıl önce vefatından sonra annesi daha bir üzerine düşmeye sevgi dolu bir yuva kurmasını ısrarla istemeye başlamıştı. Oğlunu zorlamazsa biliyordu Handan Hanım ki Erdem asla evlenmezdi. Hele o kızın ihanetinden sonra asla!
Orada ne kadar bir süre kaldı hiç bilmiyordu ama annesinin yüzündeki neşesini, sevincini, mutluluğunu izlemek asırlar sürsün istedi. Mutluluk ona çok yakışıyordu.
Annesinin ardından yaklaşıp başının üzerini öpüp göğsüne bastırdı. “Ne güzel gülüyorsun annem.” Handan Hanımın gözleri hemen ıslandı. Kollarını oğluna dolayıp sırtını sıvazladı. “Teşekkür ederim oğlum. Kendine böyle güzel bir yuva kurdun ya, ben ölmeden…”
Erdem sertçe uyardı Handan Hanımı. “Annee!” Handan Hanım oğlunu bırakıp yanağını sevdi. “Annem, kızma hemen. Valla senin sinirin kime benzedi bilmiyorum. Burnunun ucunda duruyor resmen.”
“Ölüm falan duymak istemiyorum. İyisin, ameliyatın güzel geçti. İlaçlarını alıyorsun. Geçti bitti!”
Genişçe gülümsedi Handan Hanım ve oğlunun üzerine daha fazla gitmeden kafasını salladı. “Kızım nerede?” Dediğinde Erdem bir anlığına “Duşta.” Dedi. Handan Hanım kıkırdayarak gülerken adam gözlerini yumup kafasını salladı. Çoktan yanlış anlaşılmıştı!
Annesinin bakışlarıyla kesiştiğinde kaşlarını çattı. “Bakma kız öyle!” Handan Hanım gülmeye devam ederken geri adım atmadı. “Evliliğini gördüm ya çok şükür.” Sesini ağlamaklı tona getirip devam etti. “E şimdi bir torunum olsa…”
“Anne!”
“Anne anne ne var Erdem! Aaaa, elli dört yaşındayım ben canım. Ne zaman seveceğim torunumu?”
Kapının girişinde donup kalan kızın yutkunuşunu taa oradan duyan adam haline sırıttı. Sonra da hemen geri vites atarak annesine baktı. “Anacım valla ben de çok istiyorum da gelinini kandıramıyorum.” Gülüm’ün yüzü dehşetle açılırken içten içe soruyordu o gelin ben miyim diye.
Handan Hanım fark ettiği kızla gülümseyip kucakladı bedenini. “Günaydın yavrum.”
“G-günaydın.”
İfadesi hala daha utancın ve şaşkınlığının karışımını taşırken Erdem keyifle sırıtıyordu. Belki de böyle ilerlemeliydi, bilmiyordu. Umuyordu ki bocalamazdı. Geçmişinde yaşadığı bir ilişki varken şu an hiçbir tecrübesi olmayan ergenlerden farkı yok gibi hissediyordu.
“B-ben kahvaltıya kalamayacağım. Kliniği açmam gerekiyor. Size afiyet olsun.” Diyerek hızlıca oradan topuklayan genç kız unuttuğu telefonunun bile farkında değildi. Ardından gelen Erdem’i beklemeden hemen kısa ama sivri topuklu ayakkabılarını ayağına geçirip portmantodaki çantasını tuttuğu gibi kendisini bahçeye atıp aracına yerleşti. “Allah’ım bu herif benim aklımla oynuyor!”
Ardına yaslanıp birkaç soluk alıp verdikten sonra gaza yüklenmişti. Neden böyle yapıyordu! Onca duvarları ördükten sonra neden böyle tutarsız, ayarsız davranıp konuşuyordu!
Dikkatini vermeye çalışarak kliniğin önüne park ettikten sonra bir tık erken geldiğinin farkındaydı. Aracından inip kliniğini açarak içeriye girdiğinde ayağına dolanan Fiko’yu sevdi bir süre. Sonra da çantasını masasına bırakarak üzerine önlüğünü giydi. Bordo elbisesi dizinden bir hayli yukardaydı ama çok şıktı. Beyaz önlüğünün altından bile kendini gösteriyordu.
Çalışanları da çok geçemden geldiğinde birkaç evrak işini halletmeye başlamıştı ki kapının üzerindeki ziller çaldı. Birisinin geldiğini anladığında kafasını kaldırdı tanıdık bir sima ile karşılaştı. Gölgesizler Timinden olduğunu ve Ertuğrul Üsteğmen olduğunu biliyordu. Erdem göreve gitmeden önce bu time mensuptu.
“Kolay gelsin.”
Adamın samimi gülüşünün ardındaki sesine kafasını eğerek karşılık verdi. “Teşekkür ediyorum. Hoş geldin.”
Adamın heyecanı gözle görülürdü. Fakat bunun sebebini anlayamadı Gülüm. Elinde tuttuğu çantanın içindeki minik kediyi gördüğünde masasını dönüp yanlarına gitti. “Hoş buldum. Nasılsın Gülüm?”
Gülüm’ün tek kaşı havalanırken Ertuğrul boştaki elini ensesine atıp gülümsedi. “En yakın arkadaşlarınla aynı timdeyim.” Dediğinde Gülüm de onun gibi tebessüm edip soludu. “Ailem.” Onu düzelttiğinde Ertuğrul dudaklarını birbirine bastırdı. “Ailenle aynı timdeyim. Adını oradan biliyorum ki birkaç kez de görmüştüm seni. Ben…” Duraksayıp elindeki çantayı dikkatlice havalandırdı. Kediyi korkutmak istemiyordu.
“Ben kedi sahiplendim de bakımları ve çipi için veteriner arayışındayken hemen seni söylediler.”
Özlemişti arkadaşlarını. Görevdeydiler en son. Demek gelmişlerdi. Aslı’nın evi kalabalıktı o yüzden fazla rahatsız etmek istemese de sürekli arayıp yeğeninin fotoğrafını istiyordu. Hüma ise ikizleriyle adeta savaşıyordu. Akın’ın bir akrabası gelip onlarla yaşamaya ve yardımcıları olmaya başlamıştı. Hayat gerçekten de mucizelerle doluydu..
Kafasını sallayıp “Sağ olsunlar.” Dedikten sonra içtenlikle gülümsedi Ertuğrul’a ve elindeki çantayı açıp minik scottish fold cinsi olan yavruyu ellerinin arasına alıp havaya kaldırarak nazladı. “Gel bakalım ufaklık. Güzelce bir sevelim seni.”
Ertuğrul yanından doğru giden kızın içeri de bir odaya geçmesinin ardından baka kaldı. Kalbinin heyecanını sakinleştirmek istedi birkaç saniye. Sonra da kenarda bir şeylerle ilgilenen çalışanlara baktı. “Ben de içeriye girebiliyor muyum?”
Miraç eliyle tedavi odasını işaret etti. “Tabi ki. Buyrun.” Ertuğrul büyük adımlarla Gülüm’ün girdiği tedavi odasının kapısını tıklatıp içeriye girdi. “Babası birazcık nazlı bir kızın var ama sağlığı çok iyi. Şimdi çipini takıp iç dış parazit yapacağım.”
Gülüm konuşurken kediyi ortadaki büyük alana bırakıp çipten sonra iğneyi hazırlıyordu ama Ertuğrul sanki her şey ağır çekime alınmış gibi nefesini tutmuş onu izliyordu. Kirpiklerini bile kırpmıyordu. Otuz iki yaşındaydı ve karşısındaki kızın duru güzelliğiyle yarışacak hiç kimseyi görmemişti. Gülüm…tam anlamıyla masal prensesiydi. Başka hiçbir açıklaması olamazdı!
“Eveet, bitti bile.” Tebessümüyle kafasını kaldırdığında önüne aşağıya salınan saçları ahenklendi. Ertuğrul yutkundu ve zorlukla gülümsedi. Nasıl çıkacaktı şimdi bu etkiden?
“Teşekkür ederim.” Sesindeki gizemle Gülüm tekrar kaşının tekini kaldırdı. Bu yaptığı tamamen istemsizceydi.
Kafasını eğip “Bir ismi var mı?” Dediğinde Ertuğrul kafasını sağa sola salladı. “Henüz koymadım. Açıkçası aklıma da pek bir şey gelmedi. İlk defa kedi sahipleniyorum.” Gülüm acı bir tebessümle baktı Ertuğrul’a. “Umut olsun mu?” Dediğinde Ertuğrul’un yüzü aydınlandı adeta. Bunu hiç beklemiyordu. Genişçe gülümseyerek kafasını salladı. “Umut..çok güzel.”
Omuzlarını silken genç kız yavru kedini gözlerini siliyordu. “Umut birkaç ay önce kliniğimde bir kedimdi fakat bir gün kapıdan kaçtı ve geri gelmedi. Biraz afacan bir kediydi. Gidişiyle umudum da söndü gitti. Bana şanslı gelmedi ama umarım sana şanslı gelir. İnsan her daim umudunu tazelemesi gerektiğini hatırlıyor.”
Kızın mahzunlaşan mavilerine baktı uzun uzun. Umudunu mu kaybetmişti? Adını çok sıklıkla duyduğu şu Erdem denen adam yüzünden mi olmuştu bu? Dişleri istemseizce birbirine dayanırken Gülüm kediyi çantasına yerleştirip kafasını kaldırdı. “Buyur.” Diyerek kapıyı gösterdiğinde Ertuğrul eliyle önden geçmesini rica etti. Kibar adamdı, saygılı adamdı ama unuttuğu büyük bir sorunu vardı. Erdem!
Kibarca borcunu ödeyip kapıya yönelecekti ki adımları inatla durup geri döndürdü bedenini. “Gülüm?”
Gülüm kafasını kaldırıp ona baktı. “Bir şey mi unuttun?” Dediğinde kapının zilleri çalmıştı fakat şu an odağı Ertuğrul’du. Çalışanları ilgileneceği için kimin geldiğine bakmadı. Belki de baksaydı…
“Askeriye de bir kutlama hazırlıyorlar. Yarın gece için. Eğer müsaitsen benimle gele…”
Sertçe sırtından tutulmasıyla sözünü devam ettiremedi. Kediye zarar vermeden kenara koyup arkasını dönmüştü ki kıpkırmızı gözlerle kendisini yiyecekmiş gibi bakan adamla göz göze geldi. Elini atıp yakasını tuttu fakat onun gücünü bastıramıyordu. “Kimsin lan sen!”
“Yavşamaya çalıştığın kızın kocayım ulan ben! KOCASI! Asıl sen kimsin amınakodumun pezevenki! KİMSİN SEN!”
Kafasıyla Ertuğrul’un şaşkın yüzüne okkalı bir kafa geçiren Erdem bu adamı öldürecekti! Öldürmezse soğumazdı. Başka bir seçeneği düşünmedi. Tek düşündüğü canını almaktı!
Gülüm tiz çığlığıyla elini yüzüne çıkarırken korku yüreğini sardı. Dedesinin kendisine vuruşları geldi yine gözünün önüne. Babasının erkek çocuğunun olmadığı her an kız çocuğu olduğu için dayak yediği günler geldi gözünün önüne…
Elleri kafasının iki yanına sarılırken derin derin nefesler almaya başladı. “Sırası değil Gülüm. Sırası değil!”
Kendi kendini telkin edip zorlukla gidip Erdem’in önüne geçti. “Dur, dur yapma. Bak o da timden. Yabancı değil Erdem Gölgesizler timinden o da…” Devam edemeden Erdem Ertuğrul’un yakasını savurarak bırakıp kendisine döndü. Ve delirmiş ifadesiyle haykırarak öfkeyle bağırdı.
“SANANE LAN! SANANE KİM OLDUĞUNDAN!”