Bölüm 32: Yıldızlar Dökülür Sonsuza İçimizden

3659 Words
"Sevmek bir eylemdir, edilgen bir duygu değil. Bir şeyin 'içinde olmaktır', bir şeye 'kapılmak' değil." Sevme Sanatı, Erich Fromm ✨✨ Bölüm Şarkısı: Bahar · Candan Erçetin ✨✨ Geçmiş zamanda bir gezgin antik bir kenti keşfe çıkar. Gördüğü manzara alabildiğine kumların olduğu boş bir arazidir, yerde duran heybetli kralın yıkılmış heykeli hariç tabii... Heykelin üzerinde, 'Ben krallar kralı Ozymandias'ım. Ey güçlü olan, şu yaptığım işlere bak ve titre!' yazdığını görse de boş çölün ortasında kalan gezgin, kralın paramparça olmuş heykelinden başka bir şey göremez. Üstelik bu muhteşem görkemli Ozymandias'tan sağlam bir heykel bile kalmamıştır ki geriye... Tıpkı bu kudretli kralın, acımasızlığı ile ünlü zaman karşısında direnemediği gibi kibri her yanını sarmış olan beyaz tenli adam da yenilmişti. Ama onun mağlubiyetinin sebebi görkemli addedilen kraldan epeyce farklıydı... Onu yenen kadim ve ahir olan zaman değildi, aşktı tüm yenilgilerinin zaferi... Kibrini alıp üzerine kaynar katranı dökmüş, bu da yetmez demek ister gibi dönüşü olmayan bir yolculuğa aldığı biletle çok uzaklara yollamıştı, Ozymandias misali parçalanmamak için... Onu mutlak hezimete uğratanla tanışmadan önce, herkesin mayasının boktan var olduğuna emindi. Ama sanki fezadan ona gönderilmiş gibi görünen kahverengi gözlü adamın uzun ve sık kirpiklerinin çevrelediği yakıcı bakışlarını tam yüreğinin ortasında hissettiği andan itibaren onun özünün herkesten farklı olduğu anlamış, güzelliğini de bir türlü tarif edememişti. Barış, varlığıyla da yokluğuyla da tüm mevsimleri onun kaburgalarına kazımıştı sanki. Tenine dokunduğunda bir yaz öğlenindeymiş gibi kavruluyor, öptüğünde baharlar avuçlarına nadide çiçeklerini konduruyor, bakışları kendisinde değilse iklimine yabancı bir yere taşınan kiraz ağaçları misali yapraklarını döküyor ama en fenası, kumralı yanında olmadığı zamanlarda buz gibi bir havada, çırılçıplak kalmışçasına iliklerine kadar üşüyordu... Evi addettiği zihni ve yirmi beş yıllık hayatında tek ve en güçlü ittifakı saydığı kibri onu çoktan terk etmiş, ondan geriye Mert'in anlamını bile bir barış meleği ile öğrendiği yuva kalmıştı. Mert'in yuvası, ona içinde binbir yıldızın yandığı bakışlarla bakan adamdı artık. Onsuz kaldığı vakitlerde tıpkı şairin tutsak edildiği, denizi bir türlü göremediği ama dalgaların hapishanenin taştan yapılma duvarlarını yalayıp da geçtiğini duyduğu hücresindeki çaresizliği anlam kazanıyordu. Mert de bu uğurda bir şair olup da sevdiği adama satırlarca şiirler bahşedebilirdi ama o, Barış'ı görmediği bir günü hasretle sayfalara dökmek istemiyordu ki. İşte yıllardır oldurulamayanın bir gecede Mert'i sessiz bir hayatın cesur yalnızlığından koparıp da bir çift gözü, o gözlere yansıyan gülüşü, burnundaki küçük hızmayı bile göremeyeceği günün korkaklığına savururken Mert, yalnızlığı en yakından gördüğü tüm anlara tövbe ederek Barış'ı almıştı yanına, yöresine, hem de olduramadığı ne varsa anlamıyla birlikte bulurken... Şimdi, günlerdir teninden ayrılamadığı adamla çıkacağı randevu için heyecanlanıyor, bu herkes için basit olsa da ikisinin hayatları boyunca hiç deneyimlemedikleri sıradan eylemi gerçekleştirmek için yerinde duramıyordu. Muazzam bir ihtimaldi Barış ve Mert onu sadece yaşamak istiyordu... Motorundan iner inmez bugün 'güzelim' dediği ve kalbinin en derinlerinden gelen bir hakikatle bu kelimenin sadece ona ait olmasını istediği adamdan başka hiçbir şeyi düşünmeyeceğine kendi kendine söz vererek tıpkı konuştukları gibi Barış'a 'Aşağıdayım.' mesajı gönderdi. Parmaklarının uçları uyuşuyor, dizleri titriyor, sanki yıllarca onu uzaktan sevmiş de şimdi zihninde ütopya haline getirdiği adam gerçeğe dönüşmüş ve aşkına sonunda karşılık vermiş gibi ne yapacağını bilemez bir halde apartmanın önünde volta atıyordu. Mert'e geçen dakikalar sanki güneş sisteminin dışında bir gezegendeymişçesine hissettirirken Barış, apartmanın kapısından göründü. Koyu kahverengi pantolonu, üzerindeki lacivert kazağı ve kazağının bol yakasından görünen beyaz tişörtüyle birlikte Mert, kendisine doğru gülümseyerek yaklaşan adamın güzelliğiyle bir kez daha büyülendi. "Sevgilim." Duyduğu sözle nefesi kesilen Barış, "Selam." dedi. O da randevuya çıkmak için günlerdir kendisine ısrar eden sevgilisini alıcı gözlerle incelemeye başladı. Her zamanki gibi siyahlar içinde olan adamın sanki sadece teni bu duruma isyan edermiş gibi bembeyazdı. Kara gözleri, rüzgardan dalgalanan aynı renk saçları ve kalın, kırmızı dudaklarıyla Barış ilk kez nefesinin, ruhunun, bedeninin bir bütün ve hepsinin gözlerinin içine heyecanla bakan adamdan sebep tam olduğunu hissetti. "Çok güzeliz yine." "Utandırma Mert." Mert, onu yanağından öperken sürprizinin bozulmasını istemeyerek, "Çiçek alacaktım sana ama elinde taşımanı istemedim." dedi. Barış, ikisinin sinemaya gideceğini zannetse de Mert'in aklındakiler bundan çok uzaktı. Yine de Barış'a bunu söylemek istemedi. Onun gözlerinde beliren heyecan ve mutluluğu izlemek seyredecekleri filmden bile daha cazip geliyordu aynı anlarda. Barış'sa aklına gelen şeyle aldığı öpücük yüzünden vücudunu kuşatan tatlı sızıları bir saniyeliğine unutup, "Limon ağacım." dedi. "Ona iyi baktın mı?" "Seni bekliyor. Evinde." "Bak şimdi!" diyerek yalancı bir kızgınlıkla baktı sevgilisine Barış. Günlerdir onun evinden, hatta dibinden ayrılmayan adam, ikisinin aynı yerde yaşaması gerektiğini sık sık kendisine hatırlatıp duruyordu zaten. Barış da her an onunla birlikte olmak istiyor ama bir yandan da hâlâ yaşadığı gerçekliğin bir düş olabileceğine dair umutsuzluğundan kurtulamıyordu. Mert'i yaşamak o kadar başka bir histi ki Barış'ın en sevdiği şey olan kodları dile gelse yine de bunu anlatmaya cüret edemezdi sanki. Yıldızların altında hayranca gökyüzünü izlediği bir gecede yerküredeki beyaz tenli bir yarı tanrının gülüşüyle tüm yıldızların utanıp da birden öldüğü ve yeryüzünde yaşayan aciz insanların nefesini tutarak izledikleri bir yıldız yağmuruna sebep olduğu bir doğa harikası gibiydi bu adam. Kırk yıl onu yaşasa kırk birinci yılın hatırı kalırdı, hem de boynu bükük şekilde. Onun güzel bir adam olduğunu biliyordu en başından beri ama bu kadar güzel sevebileceğini Barış bile öngörememişti aslında. Mert, "Yüzüme dalıp gitmen-" dedikten sonra elini Barış'ın beline atıp onu aniden kendisine çekerek bedenlerini birleştirdi. Bir kez daha kumral adamın yanağından öpüp ona doğru göz kırptı. "Acayip tatlı ama sinemaya geç kalacağız güzelim." "Gözlerin şaşı gibi durdu bir an! Ona bakıyordum." Mert, yanına doğru adımladıkları motorun üzerinden kaskı alıp gülümseyerek Barış'a uzattı. Kocaman adamın karşısında tıpkı küçük bir çocuk gibi utanıp yalana sığınmasına bayılıyordu. Aslında o Barış'ın her haline, hatta bir bütün olarak kendisine bayılıyordu ya, neyse... Ilık bir akşam üstünde, tenlerini yalayan rüzgarla birlikte ikisi de motorun üzerine atlayıp yola koyuldular. Barış, çekinmeden Mert'in sert karnında ellerini birleştirip onu bir yere bırakmak istemez gibi sıkı sıkı tuttu. Aynı anlarda sevgilisinin kendisine sarılıyor olmasının verdiği kalp çarpıntılarını sol yanında hisseden Mert ise hayatın en yalın halini deneyimlemenin verdiği keyifle Barış'a hazırladığı sürprizi düşünüyordu, her daim Barış'ı düşündüğü zihninden arta kalanlarla elbette... Ruhu kanser olan birinin kumral bir şifacının ellerinde iyileşmesi gibiydi Mert'in son halleri... Sık sık kahkaha atıyor, Barış'la uğraşıyor, günlerce ondan uzak kalan tenine dokunmak için bahanelerini sıralıyor, işinin başında olan ya da yemek yapan adamı birden kucağına alıp uzun uzun seviyordu. Barış'ın da söylediği gibi, ondan önce kimseleri sevmeyi bilmeyen Mert tüm sevgisini layık olan adamın yoluna seriyordu, tedirginlik duymadan, korkmadan. Kısa bir zaman sonra motor durduğunda kaskını çıkaran Barış, Mert'in evinin önüne geldiklerini fark edince, "Sinema?" dedi sorar gibi. Mert, hiçbir şey söylemeden Barış'ın elini kendi elinin arasına alıp onu hafifçe çekiştirerek evine doğru ilerletmeye başladı. Eli elinde kalan adamın gözlerindeki merak, yapacağı sürpriz için onu daha da yerinde duramayacak kadar coşkulu hissettirse de çaktırmamaya çalışarak Barış'la birlikte içeri girdi. O anda, burada birlikteyken yaptıkları son konuşmayı ikisi de düşünmek istemedi. Ne yaşandıysa yaşanmış, olup bitmişti. Ne Barış'ın uzatarak sürekli Mert'e yaşananları hatırlatmaya niyeti vardı ne de Mert'in aynı şeyleri bir kez daha deneyimlemeye... İkisi de birbiri olmadan geçen bir hayatın beklenmedik anda gelen kıyamet misali bir kez daha onları vurmasını istemeyerek hatıraları derin bir uçurumdan atmış, bir kez bile artlarına bakmadan yola el ele devam etmiş gibi görünüyorlardı. Sürekli yaklaşılan ama bir türlü yaşanmayan bir aşkın ortasında kalmak ikisinin de, birbirlerine söylemeseler bile, en büyük korkusuydu. Barış, köşedeki limon ağacını görünce Mert'in elini bırakmadan, onu da kendisiyle birlikte sürükleyerek küçük bitkinin yanına doğru adımladı. Günlerce hasret kaldığı ağacının yapraklarını sevdi, dalların arasında kalan limonlara dokundu. "İyi bakmışsın." "Senindi." dedi Mert. "Senin olan her şey güzel kalmalı." Bu akşam bakışları, normal zamanlardan bile daha derin olan adamın çokça kendisini utandıracağına emin hisseden Barış gülümsedi. Mert'e doğru bedenini döndürüp aralarındaki boy farkı yüzünden hafifçe parmak uçlarında yükselerek ellerini onun omuzlarına koyduktan sonra aşık olduğu adamın yüzünde siyah birer yıldız gibi parlayan gözlerin en içine baktı önce. Daha sonra dudaklarını çok sevdiği ve ömrü boyunca öpse doyamayacağı dudaklara bastırdı. Yavaşça üst dudağını emdiği anda Mert de onun alt dudağını sıkı sıkı öpmeye başladı. İlginçti, hem de anlatılamayacak kadar ilginç... Aylardır bu dudaklar Barış'ın dudaklarının üzerinde dinleniyor, her anının tadını çıkarmasına neden oluyordu ama bir akşam üstü, sanki ilk kez öpermiş gibi heyecanlandırıyordu onu şimdi. Haftalar önce düşündüğü gibi, Mert'le olmanın her ilişkinin başında yaşanan o mucizevi flört evresi gibi geçiyor olduğunu düşündü yeniden. Sıradanlıktan uzak, her saniyenin ayrı bir coşkuyu çağırdığı ve sanki yeryüzünün en güzel aşkını paylaşan ikilinin diğer öznesi oymuş gibi hissettiren... 'Ummak küskünlük getirir.' derlerdi. Dudaklarının arasında kalan kalın et parçasını kana kana içerken bunu düşünüyordu Barış. Ummamıştı hiç küsmemek, kırılmamak için... Elleri belindeki yerini bilir gibi oraya tutunan adam için tüm umdukları gerçek olurken bundan sonra ondan kendisine ne bir küskünlük ne de kırgınlık gelmeyeceğinden emin gibi öptü Mert'i. O, yavaşça dudaklarından ayrılan adama pembeleşen yanaklarıyla bakarken Mert muzip bir gülümsemeyle, "Gecenin sonunu şimdiden gösteriyorsun, spoiler yok ama." dedi. "Mert!" "Bir ömür benden utanacak mısın?" Ondan uzak kalmakta zorlanan Mert'in yeniden kendi elini tutması, mutfak raflarına sıra sıra dizdiği ve emek emek yaptığı reçellere baktığı anlar gibi hissettirirken Barış, yine sahte şekilde homurdandı. Bu sırada Mert'in geniş balkonuna çıkmışlar, Barış'ın tüm yalancı sitemleri gördükleriyle bir bıçak gibi kesilmişti çoktan. Yerden epeyce yüksek, beyaz, kocaman bir ekran balkonun köşesine yerleştirilmişti. Teknolojiyi çok seven Barış, gördüğü bu enfes manzara ile koşar adım ekranın önünde bitiverdi. İlk düşündüğü şey, bezden yapılmış gibi duran sinema sisteminin gerçekten çok büyük oluşu oldu... Sanki Mert, sinema salonunu balkonuna taşımış, ikisine özel bir alan yapmıştı. Devasa ekranın tam karşısındaki duvarın önüne, rahat olduğu bakıldığında bile belli olan, iki puf yerleştirilmiş, Mert bu rahat pufları ayrı kalmamaları için bulundukları yere birbirine yapışık şekilde koymuştu. Aynı zamanda tepelerinden geçip giden minik sarı ışıklandırmalarla sanki yıldızların asılı kaldığı bir gece yaratılmak istenmişti. Üstelik sadece bunlar da değildi kocaman balkonun Barış'a sunduğu görsel ziyafet... Film izleyecekleri alanın önünde bir viski şişesi, şık bir sunum tahtasının üzerinde servis edilen çeşit çeşit peynir ve kuru yemişler, meyve tabağı, yine bolca çikolata ile küçük, metal bir kovanın içine yerleştirilmiş sodalar bulunuyordu. Barış sesini güçlükle bulurken, "Bunları-" dedi. "Bizim için mi hazırladın?" Kenarda durup Barış'ın oradan oraya seğirtmesini izleyen Mert gülümsedi. Hayatının sonuna, hatta sonsuzluğa kadar evinde, balkonunda neşeyle sekmesi gereken adama baktı, gözlerinden taşan aşkla. "Senin için. Sadece senin için yaptım." "Mert, yavrum. Ben zaten sana düştüm, sayende kalkamıyorum yerden. Dizlerim hep yara bere içinde." Kahverengi gözlerin dolu dolu olduğunu fark eden Mert, birkaç büyük adımda Barış'ın yanına ilerledi. "Ben üflerim yaralarına. Ama sen düşme yine de." Barış'ın sağ gözünün kenarından akıp giden yaşı daha düşmeden, yarı yolda yakalayıp da sildi Mert. Baş parmaklarıyla göz çukurlarını birkaç kez okşadıktan sonra heyecandan ısınmış elmacık kemiklerinin üzerini birer kez öptü. "Ağlamak yok. Romantik film izleyeceğiz, oraya sakla gözyaşlarını." dedikten sonra dudakları bu kez de sevgilisinin alnında dinlendi. "Ya da vazgeçtim güzelim." dedi. "Film için bile ağlama." Elini bir türlü bırakmak istemeyerek yeniden tutup Barış'ı yumuşacık pufların üzerine oturttu. Daha sonra kendisi de onun yanına kurulup, "Biraz hevesini al, sonra kucağımdasın." dedi. "Mert. Bırak da iki dakika romantizminin tadını çıkarayım yavrum. Ayrıca viski?" dedi sorar gibi. "İkimiz de şarap içmiyoruz. Viskiyle de romantik olunur." "Evime ikinci kez geldiğinde bana 'Kırmızı şarabın var mı?' diye sormuştun, hatırlıyor musun?" Mert, o zamanlarda Barış'a ne kadar ön yargılı yaklaştığını hatırlayarak utangaçça başını olumlu anlamda salladı. Onun İngiliz Edebiyatı okuyan sıkıcı tiplerden biri olduğunu ve viski istediğinde, 'Bu saatte mi?' diyerek şaşıracağını düşünmüştü. Hatta o kadar ileri gitmişti ki kendi zihninde, sevgili oldukları takdirde erken saatte viski içmek istediği için onun alkolik olduğunu düşünüp yardım almasını teklif edeceğini sanmıştı. Şimdi Barış onun sevgilisiydi ve ne Mert'in düşündüğü şekilde şarap seven biri çıkmıştı ne de onun üzerinde bir tahakküm kurarak onu bunaltmıştı. Aksine Mert, nefes almasını sağlayan tüm maviliklerin sahibi olan adamla sanki gökyüzüne dokunuyor gibi hissediyordu. "Nasıl da şaşırmıştın ama!" "Sen-" dedi Mert hayretle gözlerini kocaman açarak. "Onu da mı anlamıştın?" Barış, bilmişçe gözlerini devirdi. "Sen çok iyi saklandığını sansan da benden hiç kaçamadın ki. Sürekli şarap içen bir romantik olduğumu düşünmüşsündür kesin. Oysa romantizmin kimin işi olduğu şimdi belli oluyor." "Güzelim sen beynime çip falan mı yerleştirdin? Bak doğru söyle." "Delirme Mert. Sadece seni iyi tanıyorum." Mert, sevimli sevimli kendisini izleyen sevgilisine homurdanarak bardaklara biraz viski, biraz soda koyup birkaç küp de buz attıktan sonra bardağın birini Barış'a uzattı. "Sıradan bir sinema salonunda film izlemek için fazla olağanüstüsün. Ben de sana özel bir şeyler hazırlamak istedim. Ama istersen dışarıda da sinemaya gidebiliriz. Ben ilk kez-" dedikten sonra sustu, sevgilisinin onu anlayacağından emindi çünkü. "Böyle iyi." diyen Barış, tam dibinde otursa da tenine değmediğinde kendisini eksik hissettiği adamdan uzak kalmak istemeyerek kolunun üzerine elini koydu. "Hem benim de ilk sayılır." Mert'in kafası müthiş bir hızla Barış'a dönerken, "O ne demek şimdi?" diye sordu. "O adamla mı?" "Bundan bahsetmek zorunda mıyız?" diyen Barış, Mert'in kolunu okşadı. "Sadece sana yalan söylemek istemediğim için-" Onun sözünü kesen Mert, "Evet." dedi bir çırpıda. Barış'tan önce birini kıskanmanın da ne demek olduğunu bilmiyordu. Ama Barış'ın onun için söylediği sözleri zihninde tekrar tekrar oynattığı anlara da engel olamıyordu bir türlü. O adamın Barış'ın aşkına karşılık verdiği ve bu ihtimalde kumralının kendisiyle hiçbir zaman olamayacağı senaryosu en büyük kabuslarından da kötüydü, üstelik düşünmeden duramıyordu. "Çok kıskançsın." dedi Barış gülümseyerek. Oysa sevdiği adamın onu olmayan birinden kıskanıyor olması bile gönlündeki kuşların cıvıldamasına yetmişti çoktan. O da Mert'ten önce bilmiyordu böyle şeyleri. Birinin birini gözünden bile sakınıyor olması Barış için de çok yeniydi. Yine de tanrılar kadar güzel bir adamın, sevgilisinin onu kıskanıyor olması alt dudağını ısırmasına neden oldu aynı anlarda. "Evime gelip gittikçe film izlerdik. Ben de kimseyle dışarı çıkıp sinemaya gitmedim ya da yemek yemedim. Hatta seninle bile. Bundan sonraki randevumuza ben seni davet edeceğim, boğazda rakı balık yapalım sevgilimle." "Tatlı tatlı konuşup kafamı karıştırma." diyerek sitem etti Mert. Kolundaki eli avuçlarının arasına alıp, "O adam arıyor mu seni?" diye sordu, merakla. Derince bir nefes alan Barış, konunun yine Koray'a gelmesiyle bıkkınca aldığı nefesi dudaklarının arasından bıraktı. "Umurumda bile değil." Mert, sevgilisinden gelen sözleri anlamak ister gibi tek kaşını kaldırdı. "Arıyor yani?" "Tek kaşını kaldırınca inanılmaz seksi oluyorsun, bunu biliyor muydun?" "Soruma cevap ver güzelim." "Bazen sistem üzerinden yazıyor." "Nasıl yani?" "Takma adımı bildiği için bana ulaşabiliyor. Ara ara, aklına düştükçe yazıyor." "Engellesene Barış." dedi Mert. "Sana ulaşamasın." "Öyle olmuyor o işler yavrum." "O zaman ben bir ulaşayım elemana. Bana yazsın biraz da." Barış, kıskanınca gözleri alev alev yanan sevgilisinin dudaklarına bir öpücük kondurdu. "Çok güzel bir adamla olan benim. Senin kıskanılman gerekmiyor mu?" "Benim öncem de, sonram da sensin Barış." dedi Mert. "Ayrıca, güzelliğin sesi kısıktır.* Sen bir tek benim keşfim olmalısın." Sözleri kulağına kendi için bile fazla bencil gelirken Mert, bunu umursamadı. Söz konusu Barış olduğunda pek az şey onu bu bencilliğinden sıyırabilirdi ya zaten. "O adamla olduğunda benimle tanışmama ihtimalin bile korkuturken- Bilmiyorum işte." "Benim kalbim çoktan varacağı yere vardı sevgilim." dedi Barış. 'Sevgilim' dediği an yanındaki adamın nefesini tuttuğunu görünce dişlerini göstererek gülümsedi. "Benim ilk, tek ve hatta son aşkım sensin. Her dakika duyman gerekiyorsa söylerim, benim ne kadar inatçı olduğumu biliyorsun." "O sana aşıkmış ama." dedi Mert. "İnsan ancak birini sevdiğinde bu kadar ısrarcı olur. Onunla konuşma. Gerekirse oradaki adını değiştir, sana ulaşamasın." Barış, duruma Mert'in tarafından baktığında onu da anlıyordu aslında. Sevmenin, sevilmenin ne demek olduğunu bilmeyen sadece kendisi değildi ki. Sevgilisi bir güneşti ona göre. Karanlık bulutlar yüzünü kapatmış, herkese yaşam kaynağı olan tüm o ışıklar kendisini yakıp da kül etmişti. Karşılıklı aşkı ilk kez deneyimleyen biri, tıpkı çocukluğunun filtresiz güzelliğine özlem duyan biri gibiydi, ne yaparsa yapsın bir türlü oraya dönemeyen. Mert de böyleydi işte. Barış'ın bakışları ondan başkasına değmese de Mert korkuyordu. Ömrünün belli kısmında hiç çocuk olamamış, kalan kısmını da nefrete feda etmişti. Barış'ın iklimine bu kadar yabancıyken onun da ellerinden kayıp gideceğini düşünüyordu, bunca zaman kininden, nefretinden başka bir şeye bu kadar sıkı sıkı sarılmadığından sebep... "Tamam." dedi Barış. Mert'in kendisine hayretle baktığını görünce yüzüne anlayışlı bir tebessüm kondurdu. "Bence gerek yok aslında. Beni çoktan bir çift siyah göz büyüledi ama senin için rahat edecekse bir daha ulaşamaz bana." Mert, oturduğu yerden Barış'a doğru uzanıp içtiği soğuk viskinin etkisiyle serinlemiş olan ince dudaklarını öptü, uzunca. "Çok seviyorum seni." "Ben de seni çok seviyorum sevgilim." dedi Barış. "Ama senden kolay kolay gitmeyeceğime de ikna olman gerekiyor. Üstelik benim etrafımda bana sürekli kur yapan patronum ve onun uyuz çalışanı yok!" "Ne alaka?" "Ne demek ne alaka?" diyen Barış gözlerini kocaman açtı. "O kadın Volkan'ın seni ayrı bir yerde tuttuğunu söyledi. Benden önce o adamla flört ediyordun, sanki bilmiyoruz." "Bir dakika." diyerek elindeki viski bardağını yere bıraktı Mert. "Sen Mine'yle ne zaman konuştun?" Barış, kendi kendisini ele verdiği için içinden kallavi küfürler sıralarken sevimli bir şekilde gülümsedi. "Seni beklediği gece ona bir sürpriz yapmış olabilirim." "Ne?" "Of! Ne var? Sevgilimi tehditle evine, üstelik onunla yatmak için çağırıyor Mert." Gözlerini kısıp da karşısındaki boş ekrana baktı. "Bir ayara ihtiyacı vardı ve istediğini aldı. Kimse seni tehdit edemez, özellikle de benimle." "Barış, güzelim." diyen Mert karşısındaki adama sanki onu yiyecekmiş gibi bakınca kumral olan tedirgince oturduğu yerden biraz geriye kaçtı. Bunca zamandır her ifadesini ezbere bildiği adam birazdan onu kucaklayıp filmi umursamadan yatak odasına götürecek gibi duruyordu. Hatta kimsenin görmeyeceğinden emin olsa yatak odasına kadar sabredemeden burada üzerine atlayabilirdi, Barış bunu da beklerdi sevgilisinden. Nitekim Mert, "Şu an seni tek lokmada yutmamam için bir sebep söyle bana. Ama sağlam olsun." dedi. "Film izleyeceğiz." diyerek işaret parmağını kaldırdı Barış. "Romantik olmalısın." diyerek orta parmağını da işaret parmağının tam yanına ekledi. "Şu an sevişmek değil amacımız, randevudayız be adam!" dedikten sonra yüzük parmağını da havalandırdı. "İlk randevuda hemen yatağa gidemem seninle, üzgünüm." Mert'in tam burnunun dibine girdi. "Bu sebepler yeterli mi senin için?" Mert, sıkıntıyla oflayarak siyah saçlarını karıştırdı. "Keşke görünmezlik pelerinim falan olsaydı da seni izleyebilseydim Emine'nin karşısında. Nasıl yenilesi görünüyordun, kim bilir?" "Bana senin gibi bir adamla olurken dikkat etmemi söyledi." "O neden?" "Çok yakışıklısın çünkü." "Eee?" "Mert!" diyen Barış bir türlü konuyu anlamayan adamın alt dudağını ısırıp kendisine doğru çekiştirdikten sonra bıraktı. "İşte ben senin kadar güzel değilim falan filan. Onu ima ederek beni rahatsız hissettirmeye çalıştı, anlasana." Alt dudağını ağzının içine Barış'ın tadını almak isteyerek yuvarlayan Mert, küçümseyici bir bakışla baktı etrafına. "Sen benim gördüğüm en güzel şeysin Barış. Bunu da ben sana defalarca söyleyebilirim. Güzelim sözcüğünün patenti olsa da senin adına ben alsam keşke. Hâlâ senin gibi birinin benimle ne işi var anlamıyorum ama sen yine de hep benimle kal." "Maalesef bu söylediklerin toplumda bu şekilde işlemiyor. Kilosu fazla olan biriyle ona göre güzel vücutlu biri yan yana geldiğinde insanlar, 'Kesin bu şişkonun parası çoktur, yoksa bu kadar yakışıklı adamın bu kadınla ne işi olur?' falan diyorlar. Bir hamam böceği öldürdüğünde kimse seni yargılamaz ama bir kelebeği öldürdüğünde herkes senden nefret eder. Ahlakın estetik standartları vardır diyenler haklılar." Mert, bakışlarını kendisi hariç her yeri inceleyen adama çevirdi. Onun çenesini parmaklarıyla kaldırıp kendisinden sakladığı o güzel, kahverengi gözlerini gözlerine sabitledi. "Ben-" dedi. "Felsefe okumayı çok istiyordum, sana da söylemiştim. En sevdiğim filozof da Nietzsche'dir. Seni gördüğümde sana 'olağanüstüsün' demiştim ya, ben bile o zamanlar bunu kalbimin en derininden gelen bir hakikatle söylediğimi bilmiyordum. Ama uzun bar taburesinde oturup da gözlüklerinin arkasından kocaman gözlerinle bana baktığın an aklıma birden şu sözler gelmişti... 'En asil güzellik, neredeyse farkında olmaksızın yanımızda taşıdığımız, ağır ağır içe işleyen ve yine kimi zaman bir rüyada karşılaştığımız, ama en sonunda, uzunca bir süre yüreğimize özenle yerleştikten sonra, bize tamamen sahip olan ve gözlerimizi yaşlarla, yüreklerimizi tutkuyla dolduran türden bir güzelliktir.*'" Barış'ın avuçlarının içini tek tek öptükten sonra, "Gözümün gördüğü en asil güzellik sensin Barış. Kim ne derse desin, sen sadece benim güzelimsin. Geçmişte, şimdi ve sonsuza kadar." dedi. Gözleri bu aralar sadece mutluluktan dolan Barış, ağlamamak için dudaklarını ısırırken derince bir iç çekti. "Ben ne yapacağım seninle?" "Aklımda birkaç fikir var aslında." Sevgilisinin aklının yine olmadık yerlere kaydığını anlayan Barış, "İki saattir çene çalıyoruz. Filmi açar mısın artık? İlk randevumda ağlamak istemiyorum." dedi. O andan sonra Mert'in kendisini öperek başlattığı filmi, önündeki enfes atıştırmalıkların eşlik ettiği viskisini yudumlayarak içip de izleyen Barış, bunca zaman mutlu olmak için her şeyinin olduğunu varsaydığı ama bir türlü mutlu olamadığı zamanların aksine göğsündeki tonlarca kayanın kalkıp da yerini küçücük bir kuşa bıraktığını hissederken parmaklarının izine kadar mutluluğu duyumsayarak anın keyfini çıkardı. Mert'in yüreğine düşürdüğü aşkla hayatının geri kalanını yalnızca onunla geçirmek istemişti. Şimdi ise hayatının geri kalanını yaşamak için sabırsızdı. Karşısında oynayan filmi izlerken bardağı yere bırakıp elini sevgilisinin saçlarına attı. Kavuşamayan aşıkları gördükçe içi ezildi. Onlar yanlış seçimler yaptıkça Barış, yanındaki adamı bir daha bırakmayacağını göstermek ister gibi onu daha da sıkı sardı, saçlarını özenle okşamaya devam etti, her zorlukta, her daim onunla olacağını Mert'e kanıtlarcasına... Dakikalarca saçlarını okşadığı sevgilisini rahatsız ettiğini düşünmüş olacak ki elini kucağına indirmek istediğinde Mert, onun elini havada yakalayıp yeniden kendi saçlarının arasına bıraktı. O an, Mert görmese de Barış'ın gözlerinden birer damla yaş aktı. Onun da saçını kimse okşamamıştı ama kendisine değil de sevgilisine yandı Barış. Sanki sakatlanmış bir at gibi hissetti. Acı çekiyordu, canı yanıyordu ama kimse silahını alıp da Barış'ı vurmaya cesaret edemiyordu. Yüreğinin ortasında peydâ olan buruklukla birlikte çaktırmadan gözlerini silip Mert'e baktı. Hâlâ devam eden filmi umursamadan bir anda yerinden kalkıp içeri, salona doğru adımladı. Elindeki yastıklarla geri gelip yastıkları pufların tam yanına yerleştirdikten sonra bacaklarını hafifçe açarak oturdu. Kendisine anlamaz gözlerle bakan Mert'e, "Gel." dedi. Onun ne yapmak istediğini tam anlamasa da sorgusuz sualsiz sözlerini emir sayan siyah gözlü adam, hızlıca Barış'ın önüne oturdu. Başını sevgilisinin göğsüne yaslayıp bacaklarının arasında kalan yastıklara iyice yerleşince Barış, yeniden, bu kez iki elini de Mert'in saçlarına daldırdı. "Kimse okşamamış benim sevgilimin saçlarını." dedi burukça. "Bundan sonra ben varım, ben okşarım." Mert'in saçlarının arasındaki eller bir an duraksadı. O, art arda birkaç öpücüğü teninde hissederken zarif eller yeniden saçlarını okşamaya başladı. Mert, muazzam bir ihtimal saydığı adamın sözlerinin üzerine dudaklarının içlerini dişlerken bütün ruhuyla bu adama ait olduğunu hissetti, bir kez daha. Gözlerinden akmaya hazır yaşlar yerine, bu kez sevda süzülürken o da Barış'ın dizlerine tutundu, tıpkı bir çocuğun okulun ilk gününde annesini bırakmak istemeyerek dizlerine tutunduğu gibi... Hoyrat rüzgarları arkasına alan ikili, bir ömürde olmayanın bir anda olduğu, eskiden dertlerin biriktiği kelimelerin artık yalnızca onların aşkını yazmak için savrulduğu bir gece yarısında yeniden birbirlerini göstermeyen haritaları yakıp da kül ettiler. Bundan sonra ayrı kalsalar bile semtlerine, şehirlerine, ülkelerine yalnızca kalplerinin haritasına bakarak ulaşacaklarını, göğüs kafeslerinin içine yine birbirlerini saklayacaklarını bilirken... ✨✨ *iki alıntı da Friedrich Nietzsche'ye aittir.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD