Bölüm 26: Nunquam Felix Eris, Dum Te Torquebit Felicior
"Ceza görmemiş ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur." - Marquis De Sade
✨✨
Bölüm Şarkısı: Sonata No. 13, Hob. XVI:6: III. Adagio · Jean-Efflam Bavouzet
✨✨
Nunquam Felix Eris, Dum Te Torquebit Felicior: Başkasının mutlu olması seni rahatsız ediyorsa asla mutlu olamazsın.
Seneca, Öfke Üzerine
✨✨
Karşı eksenini bulamamış bir öfke dolaşıyordu evinde, yani zihninde.
'Zihni artık evi miydi?'
Aslında bu kısım da tartışmalıydı. Eğer evi saydığı zihnine ihanet etmemiş olsaydı belki de şu an cevabı çok net verebilirdi kendi içinde ama kimse ihanet edenleri sevmezdi, ironik şekilde en büyük hainler bile... Etrafındaki ağaçlardan arındırılmış, çıplak beton yapılara bakarken iki yanında sıra sıra dizili olan kalın, yüksek kolonlar varmak istediği hedefine gitmesini engellemek isteyen bir set misali yolunun sonuna çekilmişti sanki. Ya da o an gözleri öfkesinden sebep büyüyen, takım elbiseli genç adam böyle düşünüyordu, kim bilir?
Dava ikinci celseye kalmıştı... Oysa bu kadar basit bir davayı tıpkı çocuklara özel yapılan, dokuz parçalık bir puzzle misali dakikalar içinde çözüvereceğine inanarak gelmişti bugün buraya Mert. Gece aklını Barış'ın teninde kaybettiğinden Mine'nin hazırladığı dosyayı planladığı gibi kontrol edememiş, sabah apar topar hazırlanırken de kadının yıllardır çalıştığı büronun adını lekelemeyeceğini düşünerek üstünkörü göz attığı bilgilerin arasındaki eksiklikler de gözüne çarpmamıştı.
Zamanında yazarın dediği gibi insanın kendi burnunun ucunu görmesi gerçekten büyük bir çaba gerektiriyordu.
Adliye koridorunda hızlıca davaya yetişmeye çalışırken zihninin gerisinde incecik bir sesin 'Acaba?' diye fısıldamasına da kibrine yenik düşerek gülüp geçmişti. Kadının ona kötülük yapması değildi Mert'in imkansız addettiği şey. O Emine denen kadının Volkan'a ihanet etmeyeceğine olan güveniyle adımlarını zemine sağlam şekilde basarak girmişti küçük mahkeme salonuna.
Ama hiçbir şey tahmin ettiği gibi olmamıştı. Son zamanlarda, kumral bir adam yüzünden bulanan aklıyla hiçbir şeyi öngöremiyordu ya o zaten... Mahkeme salonuna girdiğinde, yolda bir kez daha öylesine baktığı dosyanın aslında ne kadar kapsamsız hazırlandığını fark ettiği andaki hislerini uzun bir süre bünyesinden atamayacaktı. Aslında öfke de ilginin farklı bir tür yansımasıydı derlerdi ama Mert'in amacını hâlâ anlamadığı bu sinsi kadına verecek ilgisi de yoktu ki... Ona karşı hissettiği duygular tamamen renksiz bir sıvı misaliyken şimdi öfkenin getirisi olan nefrete evriliyordu, belki biraz da bu küçük oyuna giriştiği için acımaya.
Karşısındaki hakim konuşurken Mert, dosyanın sayfalarını defalarca kez çevirse de aradığı şeyi bulmanın aslında bir jöle yığınını duvara çivilemek kadar imkansız olduğunu için için biliyordu. Sikik dosyanın içerisinde ne bilir kişi raporu, ne doğru düzgün fotoğraf ya da görsel vardı. Yalnızca başlıklar atılmış, gelişigüzel birkaç medya eklenmiş ama işine yarayacak ana belgeler özenle eksik bırakılmıştı. Kafasını kaldırıp da karşısındaki hakime bakarken kendisinden en son beklenen hamleyi yapmıştı Mert, gülümsemişti.
Olduğu yerde, hikayesini bilip de onu izleyen birileri olsaydı şayet onun delirdiğini düşünebilirlerdi aslında ama o bir cephede değil, pek çok cephede savaştığı için bu kadar basit bir hatayı yapmasının verdiği o çaresizliğe gülümsüyordu. Tabii ki her cephede tüm benliği ile savaşamazdı, her konuda en iyi olamazdı ya da birilerine en mükemmeli sunamazdı. Nihayetinde o da bir insandı ama şu an olduğu konumda, hatta bu kadar ileri gitmiş, Volkan'ın güvenini kazanmışken de bu hamle kendisini en başa döndürecekti, o da biliyordu.
Bunu bir itibar sarsıntısı olarak görecek Volkan'a durumu elbette anlatacaktı. Hatta beynindeki öfke o kadar büyüktü ki bir an önce ofise geçip olanı biteni adama söyleyebilmek için inanılmaz bir istek duyuyordu. Aptal, taşradan geldiğine emin olduğu kadının kendisine bunu neden yaptığını anlayamıyordu sadece. Bunu Volkan'a söyleyebileceği aklından hiç geçmemiş miydi?
Ona çok daha büyük bir hamleyle karşılık verdiğinde onun aslında kiminle dans ettiğini öğreneceği anları düşlerken aslında bu konumda olmasına sebep olan kumral düştü aniden zihnine. Sabaha kadar ona doyamadığı, nihayetinde de yorulup sızdığı için olmuştu tüm bunlar. Eskiden, Barış'ın hayatında olmadığı bir dönemde olsaydı Mert, tüm gecesini basit addettiği davaya hazırlanarak geçirirdi, emindi. Barış, varlığıyla onun kaburga kemiklerini yerinden oynatırken bir de şimdi neredeyse çocukluğundan beridir yaptığı plana ket vuruyordu, hem de sadece var olarak...
Yine de Barış'ın olmadığı bir hayatı düşünürken bile onsuzluğa cesaret edemeyeceğini anladı. Eskiden olsa bu yaşadığından sonra akıllanır, kumral adamı hayatından sürüp yoluna bakmayı hedeflerdi. Defalarca kez buna yeltenmiş ama yine de kendisini onun kapısında bulmamış mıydı? Evet, o olmadan oynadığı kumar masasında eli çok sağlam olabilirdi ama masadan kalkıp da evine gittiğinde onun olmadığı boş yatağa bakarken sıcak bir kömür parçasının tam kalbinin üzerine basılması gibi bir hisle bezeneceğinden de emindi.
Geri dönülemez ya da şifalandırılamaz bir şekilde kahverengi gözlü adama aşık olmuştu. Bu aşkı ona huzurlu bir yenilgi bahşedebilirdi, normal bir zaman diliminde olsaydı... Mert de buna Barış'ın varlığı ile bir eyvallah çekerdi ama ne Mert normal bir zamanda yaşamayı deneyimlemişti ne de işin ucundaki çok sevdiği kadının çektiği acıların intikamını alma yemini bozarak eyvallah edebilirdi.
Barış'ı düşünmek bile gün ortası karanlığına bir ışık sızdırırken ofise girdi. Her zaman olduğu gibi etrafındakilere bakmadan Volkan'ın odasına doğru sert adımlarla ilerlerken mutfaktan Emine'nin elinde kahve fincanıyla çıktığını gördü. Bugün ayrı bir özenli giyinmiş, uzun saçlarını küt olacak şekilde kestirip fönletmiş ve sanki kutlama yaparcasına sarı rengini andıran sinsi bakışlı gözlerinin etrafına pembe bir far sürmüştü, Mert'i kararttığını bilir gibi kendisini renklendirirken...
Kadının yüzündeki sinsi gülümseme de bıraktığı yerde, aynı şekilde duruyorken ona doğru birkaç adım atarak tam dibinde bitti. Uzun boyu sayesinde kendisinden oldukça kısa kadına tepeden bakarken, "Selam Emine." dedi. "Liyakatin gözlerimi yaşarttı."
Mine duyduğu isimle bozulsa da hızlıca yüzünü toparlayıp, "Dosyaya akşam çalışmadığına inanamıyorum. Senin daha zeki olduğunu zannederdim." diyerek alt dudağını yalancı bir hüzünle, abartılı şekilde büktü.
"Sorun değil." diyen Mert birkaç adım geriye giderek, "Şimdi Volkan Bey'e anlatacağım her şeyi. Hazırlansan iyi olur. Bahanen ne olacak çok merak ediyorum." dedi.
Mine, "Hacker arkadaşın-" dedikten sonra Mert'e doğru küçümseyici bir bakış atarak gerisin geri mutfağa doğru ilerledi, üstelik hacker dediği an onun peşinden geleceğinden de emindi kadın.
Nitekim tam da hissettiği gibi Mert donmuş şekilde birkaç salise yerinde kaldıktan sonra kadının peşinden mutfağa adımladı. Mine, ikisinin arkasından kapıyı kapatıp Mert'e doğru bir göz kırptı. "Adını söylememe bile gerek yok değil mi?"
"Ne saçmalıyorsun sen?"
"Bir adamı bir kez görürsen tesadüf de, iki kez görürsen şüphe duy, üçüncü kez görürsen de öldür demişler Mert. Ben de aylar önce neyle karşılaştım biliyor musun?" diye sordu. Elindeki kahve fincanından bir yudum alıp, "İster misin? Çok güzel olmuş. Tıpkı senin sevdiğin gibi, şekersiz." dedi.
Mert boş konuşmaya devam eden kadına baktı. "Karadul gibisin. Zehirlemeyeceğin muğlak."
"Senin gibi birini zehirlemezdim." diyen Mine beğeniyle karşısındaki adamı süzdü. Üzerindeki pahalı, siyah takım elbisesi sanki özel olarak onun bedenine dikilmiş gibi duruyordu. Bacaklarını saran pantolonunun ve gömleğinin altında kalan kısımlarının ince yapılı olmasına rağmen kaslı olduğu belliydi. Gece karası saçları, asi bakan siyah gözleri, kırmızı, kalın dudakları ve ay ışığı misali parlayan beyaz teni... Daha ofise adım attığı anda bu adamı beğenmiş, onunla fazlasını değil, yalnızca bir gece geçirmeye bile razı gelmeyi düşlemişti aslında. Yılbaşı akşamı, yaşlı sayılabilecek patronuna kur yapan ama kendisini bir türlü görmeyen bu adama olan hırsını git gide içinde büyütüyordu, kimselere fark ettirmeden.
Kahve fincanını arkasında kalan tezgaha bıraktı. "Ama dur. Hikayemi anlatayım, sabırsız olma. Aylar önce bakışlarında yakaladığım bir şey vardı, buraya gelen adama baktığın günden bahsediyorum. Ben de 'Acaba?' diye düşünüp sizin peşinizden aşağı indiğimde bir de ne göreyim?" diyerek ellerini abartılı bir oyunculukla iki yanına açarak konuştu. "Adamın bileğini öpen sen... Aylarca bize selam bile vermekten imtina eden yakışıklı iş arkadaşım, bir adama eriyecekmiş gibi bakıyor, yetmez gibi adamın parmak ucundan tut bileğine kadar öpüyordu. İlginç değil mi? Gerçekten bir kalbin olduğuna ihtimal vermezdim."
Mert, konunun nereye gideceğinden endişelense de duvar gibi suratıyla kadına alayla bakmaya devam etti. Küçük insanların hırsları büyük olurdu, işte şu an akıl almaz bir öz güvenle onunla konuşmaya cüret eden kadın da bu cümlenin örneği gibiydi tam da. Kendisiyle konuşmaya bile cesaret edememesi gerekirken sinsice onları takip ettiğini utanmadan söylüyor, dahası biraz daha ileriye giderek ona resmen hesap soruyordu. Mert, bir kez daha insanların kendi kabuğunu kırmasına izin vermeden onun içten kırması gerektiğine emin oldu. Hikayesini merak dahi etmediği insanların kendi hayatında söz hakkı olması... Şu an çileden çıkabilse sikik mutfağın da amına koyardı ama tüm gemileri yakması için değecek bir şey olmalıydı sebep...
"Peki-" diyerek Mine'den birkaç adım daha uzaklaştı. Şekerli parfümünden bile nefret ettiği kadının şu an gözlerinin içine cesaretle bakıyor oluşu gerçeküstü bir deneyimdi ona göre. Üstelik Mert gerçekliğini sorgulayacağı onlarca olay yaşamıştı aslında.
"Bundan sana ne Emine? O adam olmasa benimle olacağını mı düşünüyordun?"
"Daha bitirmedim ki." dedi Mine. "Murat Bey'e ısrarla o adamla alakan olmadığını söylüyorken ona kırılacak bir porselen takımı gibi davranman?"
"Kapı da dinliyorsun sen demek? Bunu da Volkan bilmeli öyle değil mi? Aslında çok da şaşırmadım. Köyünden çıkmışsın ama içinden köyünü çıkaramamışsın. Öngörülebilir."
"Bana istediğin kadar hakaret edebilirsin Mert. Ama ben olsam önce söyleyeceklerimi dinlerdim, bu kadar aptalca hareket ettiğine göre hackerla oldukça sağlam bir ilişkin olmalı."
"Hacker dediğin kim anlamıyorum bile. Hatta seni hâlâ neden dinliyorum ki?" dedikten sonra mutfaktan çıkmak için bir hamle yapmıştı ki Mine onun kolunu tutup olduğu yerde kalmasına sebep oldu.
"Ama en eğlenceli konulara geldik, gitme hemen." diyen Mine, Mert'in kolunu silkelemesini umursamadan sözlerine devam etti. "Hani ben müvekkilimizin nerede olduğunu bulabilmek için bir adamdan yardım alıyordum ya? İnternet çok geniş bir yer ama söz konusu en iyi olunca karanlık kısımlarda tek bir ismin takma adını fısıldıyor insanlar. Ben de bu sayede buldum en iyiyi. Sen de tahmin ediyorsundur bunu. Önce anlam veremedim ama zeki kadınımdır ben Mert. Beni belki de sadece kadın olduğum için hafife alıyorsun ama ben de buralara kolay gelmedim. Senden önce kaç kişiyi harcadım, hem de Murat Bey'e hissettirmeden."
Mert, "Ben hiçbir kadını sadece kadın oldukları için küçümsemem Emine. Seni de insanlığına bakarak değerlendirdim." diyerek üstten bakışlar atmaya devam etti. Ellerini ceplerine sokarak içindeki tedirginlik kırıntılarını oradan güç alıp da yok etmek ister gibi yumruk yaptı. "Silik, vasat, su gibi birisin sen gözümde. Girdiğin kabın şeklini alıyorsun yalnızca. Fikrin de, omurgan da yok. Tıpkı onurunun olmayışı gibi. Hayatımda biri olsun ya da olmasın, senin hiç şansın yok."
Mine, Mert'ten gelen sözleri duymazlıktan geldi. Hayatı boyunca o veya bu şekilde geride kalmış olanların arsızlığı vardı kadında da. İstediğini alamazsa zorlayan, en iyisi olmak için çabalayan, zaman zaman da 'hayır' kelimesini kabul etmeyen biriydi o. Şimdi karşısındaki uzun boylu adamdan gelen sözlerin acımasızlığı da onun kalınlaşmış ve derisi ile bütünleşmiş kabuğunu kırmaya yetmeyecekti elbette.
"Falan filan." dedi Mine gülümseyerek. "Ben de bu karanlık kısmın en iyi korsanını bulmak için ikinci en iyi olana gittim. Bir de ne göreyim? Meğer benim işimi acele dememe rağmen sallayarak yapan adamla Barış aynı kişiymiş. Belki umurunda olmadığı için saklama ihtiyacı duymadı ya da kendisinin kimliğinin çok da önemli olduğunu düşünmedi bilinmez ama onun kim olduğunu o istemese bulamazdık. Tıpkı sizin gibi."
Mert, o an umut ve umutsuzluğun bir arada olmaya çabaladığı o garip çaresizliği iliklerine kadar hissetti. Bu kadın her şeyi biliyor olamazdı. Zihni yeniden ondan intikam alır gibi kendisine ihanet ederken Mert, tuhaf bir oyuna girişerek olanı olduğu gibi görmeyi inkar etmek istedi. Şu an ne Volkan ne onun sikik davası ne de planının başarısız olması umurundaydı. Umurunda olan tek şey kadının ağzından çıkan sözlerin doğru olmamasıydı. Öğrenmiş olabilir miydi? Bu nasıl ve ne şekilde mümkün olmuştu da karşısında suratına doğru mağrur bir şekilde gülen kadın kendisinden emin ortaya zırvalamalarını saçabiliyordu?
Ve Mert'in maskesinin çatlaklarını ilk kez bir yabancı gördü. Ne yaparsa yapsın sabit tutmaya çalıştığı suratı endişeyle sarsıldı. Bunu fark eden Mine, "Barış'ın rakipleri de çok." dedi. "Onun çok da karanlık işler yapmaması, her işi almaması yüzünden kendisinden sonra gelenler onu pek sevmiyor Mert. Rekabet her alanda, bunu en iyi biz biliyoruz. Ona zarar verme motivasyonuyla bile hem fiyat kıran hem de canla başla çalışan insanlar var. Eh bunları bulmak da benim işimdi."
"Ne saçmaladığını anlamıyorum."
"Kardeşinle olan yazışmalar diyorum." diyerek kıkırdadı Mine. "Silmişsin ama senin de bildiğin gibi kaydediliyor. Ama bir şeyi çok merak ediyorum. Barış parti davetiyesini gönderenin aslında sen ve kardeşin olduğunu biliyor mu? Bunu o adamla tanışabilmek için yaptın bunu anlıyorum ama neden Barış'a ulaşmak istediğini henüz öğrenemedim. Bu konuda bana yardımcı olmak ister misin?"
Kadının ağzından çıkan kelimeler yüzünden aylardır yüzleşmekten kaçındığı her şeyin bir bir üzerine yıkıldığını hisseden Mert, daha fazla onun sesine tahammül edemez gibi yüzünü buruşturdu. Beklenmedikti Barış'ın kendisi de, ona hissettirdikleri de... Ama asıl beklenmedik olan hafife aldığı kadından kendisine yönelen bu tehditti. Onun ne istediğini az çok kavrayabilmişti elbette. Yapmazsa en büyük kabusunu yaşayacağından da emindi üstelik. Mert'in fizyolojisi sağlamdı ama ilk kez duydukları yüzünden başı döner gibi olmuş, boğazını yakıp geçen safrayı da yutmak zorunda kalmıştı. En kötü anlarında bile yalnızca midesi bulanırdı onun. Şu anda yaşıyor olduğu fiziksel değişikliklerin sebebi kendisine Mine dedirten zavallı bir kadındı. Aynı zavallı kadın içinde, en derininde hissettiği adamla tehdit ediyordu onu, korkusuzca.
"Ne istiyorsun?"
"İnkar etmiyorsun demek. Harika."
"Yüzüne bakmaya tahammül edemiyorum. Ne istediğini söyle ve beni rahat bırak."
Mine, sanki her kelâmı altından yapılma bir kadehten dökülüyormuşçasına kibirli bir tavırla çenesini yukarı doğru kaldırdı. Etrafa attığı bakışları odanın her köşesine hükmedercesine gözlerinden yansırken Mert'in vurgun yemiş bir dalgıç misali kendisine baktığını sezdi, her ne kadar adamın yüzünden nefretin açık seçik tüm tasvirleri akıyor olsa da...
"Öncelikle Murat Bey'e davayı senin kaybettiğini söyleyeceksin. Beni karıştırmadan." Mert, kadının Volkan burada olmasa da ona hâlâ bey demesiyle kendisinin de aslında kendi değerini çok iyi bildiğini düşündü. Adamı o kadar yükseğe koymuştu ki gıyabında konuşurken bile saygısızlık yapmıyordu, arkasından çevirdiği dolapların aksine...
"Daha sonra." dedi Mine, yeniden Mert'in yanına yaklaşarak. Elini Mert'in yanağına atıp usulca okşadı. Mert, daha dün teninin üzerinde, hem de aynı yerde Volkan'ın parmaklarını hissederken şimdi en az onun kadar nefret ettiği kadının kendisine dokunmasıyla bir kez daha midesinden yukarı lav misali bir hissin boğazına doğru akın ettiğini düşündü. Mine'nin elini sertçe itti.
"Yarın bana geliyorsun Mert."
Mert, dayanamayarak sesli bir kahkaha attı. "İşi bırak desen bu kadar acınası olmazdın."
"Yazık oldu." dedi Mine. Mert'in bu kez de yakalarıyla oynamak için elini adamın boynuna doğru çıkardı. Masum bir bakış takınarak onun tam gözlerinin içine baktı. "Elimdekiler o güzel gözlü adama gittiğinde kim bilir ne kadar üzülecek?"
"Hem-" dedikten sonra gülümsedi. "Onun üzülmesini ikimiz de istemeyiz değil mi? Çok tatlı bir tipti."
"Dokunma bana."
"Yarına saklıyorsun demek. Bana uyar. Beklemek her daim heyecan verici olmuştur."
"Yaptığının ne kadar zavallıca olduğunun farkındasın değil mi? Seninle ilgilenmeyen birini zorluyorsun şu an. Mesleğinle davranışların tıpkı Emine yerine Mine ismini kullanman gibi."
"Ben istediğimi aldıktan sonra altında yatan neden beni ilgilendirmez." dedi Mine yumuşacık bir ses tonuyla. "Bunu arşivde çalışırken sen bana söylemiştin, hatırladın mı? Aslında ne kadar benziyoruz birbirimize. Suç ortakları olabiliriz Mert." Sesini alçalttı ve Mert'in kulağına doğru fısıldadı. "Murat Bey'den sonra burası ikimize kalacak. Düşünsene sen ve ben, büyük bir zenginlik içerisinde burayı yönetebiliriz."
"Buraya geldiğim ilk gün-" diyerek kadını kendi bedeninden uzaklaştırmak için sertçe itti Mert. "Senin için taşralı bir zavallı diye düşünmüştüm. Şimdi görüyorum ki sen bu bile değilsin. Uzak dur benden Mine. Ne yaparsan yap istediğini sana vermeyeceğim."
Daha sonra onun yüzüne bile bakmadan mutfaktan çıkıp gidecekti ki Mine'nin sesi kulaklarına doldu, yeniden ve onu sınamak ister gibi. "Yarın akşam dokuzda benim evimde olacaksın Mert. Bir kez daha söylemeyeceğim sana bunu. Yoksa Barış her şeyi öğrenir. Sen gelmediğin an tüm yazışmalarınız, aslında Barış'a o davetiyeyi gönderenin siz olduğunuz, tüm bunlar e-posta ile gidecek. Mesajlarında Barış için çok ilginç ifadeler de kullanmışsın. Neydi? 'Silik, sıradan ve tabii ki benimle olacak, başka zaman benim gibi biriyle yatma şansı var mı?' ve dahası... Sen benden daha iyi biliyorsundur."
Mert, ona doğru kallavi küfürlerini sıralamak için ağzını açmıştı ki Volkan'ın sesi koridorda yankılandı. Her daim, insanların birini nasıl da hukuka aykırı şekilde cezalandırdıklarını düşünür, bu canavarlığı sorgulardı o. Onun nezdinde çözülecek bir sorunun tek kaynağı hukuk olmalıydı. Kendi yoluna girerken de buna güvenerek girmişti ya zaten. Ama şu an insanların nasıl cinnet geçirerek karşısındakine zarar verdiklerini bir parça da olsa anlayabiliyordu genç adam. Nefret kelimesi az kalıyordu bu kadına hissettiklerinin yanında. Az önce aklından geçen küfürleri sıralasa yetmez, öldürse içi soğumazdı. Suratına gevşekçe sırıttığı her an Mert'in içinden bu kadının zavallılığına bir tokat atmak geçiyordu, onun bundan büyük bir keyif alacak potansiyelde olduğunu bilmesine rağmen.
"Mert." diyen sesi duyduktan sonra ardına bakmadan çıktı mutfaktan. Daha bitmemişti. Bunca zaman, 'İnsan ancak gururu için yaşar.' diyen Mert'in de sınanacağı yer burası olacaktı demek ki... Hızlı düşünen beyni anın vehametiyle çözümsüz kalırken gözlerinin önünde bir çöl ahusu gibi beliren büyük, kahverengi gözleri düşündü. Olamazdı, öğrenemezdi. Öğrenirse onsuz kalırdı. O an Mert'in zihniyle hemfikir olduğu tek şey bundan sonra Barışsız olamayacağıydı. Elleri her alanda boş kalsa da kumral ten ona dokunacaksa her şeye razıydı. Tüm bu yaşadıklarının ortasında, sanki acımasız insanların ona doğru attığı taş parçalarından korunmak için kollarıyla kafasını kapatarak korunmak isterken daha da çaresiz hissediyordu kendisini, aynı zamanda da savunmasız...
Derince bir nefes alarak bu kez de Volkan'ın odasına doğru adımladı. Volkan kravatını çözüp de kenara fırlatarak, "Rezil oldum." dedi. Mert'se bu adama katlanmak zorunda olmasının verdiği sinirle birlikte dişlerini sıktı, çene kemiğini kırmak ister gibi. "Bu kadar basit bir davada nasıl böyle bir hata yapabilirsin sen Mert?"
"Ben-"
Kendisine gün ortasında bir içki dolduran Volkan, "Sen ne?" diyerek hiddetle onun lafını kesti. "Ben senin potansiyelini açığa çıkarmak isterken... Yoksa seni gözümde fazla mı büyüttüm ben Mert? Gazetelere düşeceğiz farkında mısın? Şimdiden bazı haber sitelerine kocaman puntolarla yazıldık bile. Herkesin gözü bu davadaydı. Karşı tarafın sosyal medya baskısını biliyordun." Daha sonra Mert'e bakıp, "Biliyordun değil mi?" diye sordu. "Yoksa ateşli bir gece geçirebilmek için benim ismime gölge düşürmedin?"
"Zarafetinize bu sözler yakışmıyor Volkan Bey. Hayali çizgimizin benden tarafına geçecekseniz bu şekilde olmasın."
Derince bir soluk alan Volkan gözlerini kapattı. Birkaç saniye hiçbir şey yapmadan öylece durduktan sonra, "Sözde çevrecilerin kamuoyu baskısını biliyorsun. Normalde kimsenin sikine takmayacağı bir dava malum semtlerin toplumsal adalet savaşçıları yüzünden her yana yayıldı. Tek celsede bitirip çok yankı uyandırmadan kapanmalıydı bu iş. Müvekkilime olan sorumluluğum, rakiplerimin kenarda ellerini ovuşturarak beni izlemesi... Sana çok güveniyordum, görüyorum ki hâlâ burada yaptığımız işlerin önemini kavrayamamışsın." dedi.
"Bunu halledeceğim."
"Sen köle misin, yoksa efendi mi Mert? Şu an karşımda duran adamla aylardır gözleri hırstan yanan adam aynı kişi değil çünkü."
"Siz kendinizi benim tanrım mı addediyorsunuz?" diye sordu Mert. Onun 'Köle misin, yoksa efendi mi?' sözlerinin neye refere ettiğini anlıyor ve kibirle ona üstünlük taslayan, kendisini Nietzsche'nin üst insanı sayan adamın aslında son insan olduğunu da biliyordu. Kişisel hazların peşinde koşan, ahlaki değerleri sıfıra inmiş ama bunu bilimle, kendisini bir şekilde entelektüel göstererek kapatmaya çalışan o son insanlardan yalnızca biriydi Volkan. Mert, bunu da pek çok şeyi kavradığı gibi kavrıyordu ama bulunduğu konumda adamı rezil edeceği sözlerini yutuyor, vakti geldiğinde suratına haykırmak için ceplerinden biriktiriyordu.
"Öyle bir iddiam olmadı." dedi Volkan. İçkisinden bir yudum aldı. "Hâlâ bana verdiğin zararın farkında değilsin."
"Ben her şeyin farkındayım. Yalnızca her diş ağrısında dişi söküp atan bir dişçi* olmak yerine size ağrıyan yeri eskisinden de sağlam iyileştireceğimi söylüyorum. Evet, belki bugün bir hata yaptım ama bunun telafisini şirketimize daha da faydalı olarak yapacağımdan emin olabilirsiniz. Bütün, başı, ortası ve sonu olandır. Geri dönülemez sözler söylemeden önce bunu bir düşünün derim. Aramızdaki saygı bağını kesip atmayın, ben Emine değilim. Her şeyi yutup da tamam diyemem size. Sakinleştiğiniz zaman pişman olacağınız şeyler söylemeyin bana."
Volkan, henüz yirmi beş yaşında olmasına rağmen büyük bir olgunlukla konuşan genç adama bakmadan yeniden gözlerini kapattı. Mert'in kim olduğunu, kimin oğlu olduğunu biliyor, dahası onun bunlardan sıyrılarak sağlam bir gelecek vadettiğini de öngörebiliyordu. Tıpkı eskicinin birinde bulduğu çok değerli tabloları toplayarak yüzlerce misline satan koleksiyonerler gibi o da ileride her alanda işine yarayacak insanları itinayla bulur, etrafında biriktirirdi. Onun, şu anda, manipülasyon yeteneği ile kendisini bu durumda sakinleştirmesi bile Mert'i kolayca harcamasına engeldi aslında.
Yine de yaptığı hatayı ona kolayca unutturmamak ister gibi, "Bunu sen temizleyeceksin Mert. Babanın nüfuzunu mu kullanırsın, kendi cazibeni mi, yoksa tatlı dilini mi ben bilmem ama benim kurduğum markaya zarar gelmeyecek şekilde halledeceksin bu meseleyi." dedi.
"Tamam."
"Çıkabilirsin."
Mert, insanların önünde eğilip bükülmeyi sevmezdi. Yirmi beş yıllık, çok da uzun olmayan ömründe, bu adama katlanmak zorunda olduğu anlar haricinde, genellikle gemileri yakarak çekip gitmekten korkmazdı da. Şimdi, bir kez daha istediğini elde etmek için etrafına yıkım getiren insanların arasında kaldığı için midesi bulanıyor, dahası az önce adamın odasında ne dediğini hatırlamıyordu bile.
Gün sonunda, tehditle Mine'nin dediklerini yapmak zorunda kaldığı için tüm ofise benzin döküp de bir iğne ucu kadar sağlam yer bırakmayacak şekilde her yeri yakma isteğiyle baş ederek gerisin geri, çaresizce masasına doğru ilerledi. Çaprazında kalan kadının arsızca kendisine göz kırpmasıyla bomboş, tükenmiş hissederken kaçıp gitmeyi diledi olduğu yerden. Kaçarken yanına Barış'ı da alıp herkesi ardında bırakarak onun göğsünde nefeslenmeyi isterken buldu kendisini.
Ama aklının köşesinde aniden bir fotoğraf karesi belirirken ona doğru gülümseyen güzel kadındı tüm bunları yapmasına engel olan. Mert, kilidi açacak anahtarı da, bilmecenin ipucunu da ilk kez bulamadı. Korktuğu her şeyin sanki bir anda patlak veren bir kasırga gibi üzerine geldiğini, kendisinin de bu kasırganın ortasında yalın ayak, çıplak şekilde kaldığını hissederken dün akşam yatağında, saçları onun yastığına dağılmışken çektiği adamın fotoğrafına bakmaya başladı, onarılamaz bir şeyin ortasında iki fotoğraf karesi zihninde çatışıp da hangisini seçeceğini düşünmek istemeyerek...
✨✨
*Friedrich Nietzsche-Tragedyanın Doğuşu