Bölüm 34: Per Aspera Ad Astra

2936 Words
"Bir dik duruşun, kaç yenilgi, kaç gözyaşı, kaç kalp ağrısı ettiğini bilemezsiniz." Frida Kahlo ✨✨ Bölüm Şarkısı: Shame Resurrection · Andrea Di Giovanni ✨✨ Barış, ellerini dizlerine yatan adamın gece karası saçlarının arasında dolandırırken birden bileğini tutup da avucunun içine sayısız öpücük konduran Mert'le birlikte gülümsedi. Kucağına başını yerleştirmiş, salonun ortasındaki koltukta boylu boyunca uzanan sevgilisinin yeni yeni çıkan sakallarının süslediği yanaklarını parmaklarının tersiyle okşarken, "Bu kadar yakışıklı olmaya utanmıyor musun?" diye sordu. Derme çatma bir bahçesi vardı Barış'ın. İçine rengarenk çiçekler ekecek gücü kendinde bulamadığından kelebekler de gelmiyordu bir türlü bahçesine. Barış da bahçenin dışında güneş ışıklarının altında uçuşan kelebekleri kovalamıyordu ki. Zaten o, kanatları birbirinden ihtişamlı kelebekleri istememişti hiçbir zaman. Yalnızca bir tane kelebeği olsun, eşsiz siyah kanatlarıyla omzuna konsun, ona yarenlik etsin diye dilerdi içinden. Yalancı pek çok kelebek etrafından geçip gitse de Barış onlardan biri hariç diğerlerine bakmamıştı bile. Baktığı kelebek de masmavi kanatlıydı belki ama Barış'ın bahçesi ona dar gelmiş gibi kaçıp gitmişti, onun tüm umutlarını da kanatlarına alıp da yanında götürerek. Bir gün, yine harabe bahçesindeki kuru dalların altında öylesine otururken gördüğü hareketlilikle bakışlarını oraya dikivermişti. Aslında bakmamalıydı bahçesinin dışına ama suskun kuşlar birden ötmeye başlamış, Barış'ın da ilgisi sanki başka düşler, başka gülüşler, başka günleri özler gibi aynılıktan sıkılarak kayıvermişti oraya doğru... İşte küskün, şahane kanatlarını kocaman açmak yerine bedenine doğru sanki tüm dünyadan saklanmak ister gibi kapatmış kelebeğiyle de böyle karşılaşmıştı kumral adam. Onu gördüğü andan itibaren bahçesine gelmesi için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Küskün kelebek önceleri Barış'a alışamadığı için günde ancak birkaç saat Barış'ın bahçesine uğrasa da Barış onun kanatlarını doya doya seyredebilmek için hiç dur durak bilmez gibi çabalamıştı. Önce bahçesini düzeltti kahverengi gözlü adam. Sonra ektiği yeşil, mor, sarı, gökkuşağının her renginden olan çiçeklerle birlikte kelebeğini ürkütmeden her gün, saatlerce beklemeye başladı. Gel zaman git zaman, öyle bir an geldi ki siyah kanatlı kelebeği Barış'ın bahçesinden ayrılamaz oldu. Hâlâ onun omzuna birkaç dakika konup sonrasında kaçıyor, Barış'a siyah kanatlarındaki mavi beneklerini göstermekten imtina eder gibi ürküyordu. Pes etmeden, onu korkutmadan, kendi iklimine yabancı da olsa ortak acıyı paylaştıklarından aslında ikisinin çok tanıdık olduğunu ona kanıtlamak ister gibi sabırla bahçesini yeşillendirmeye, kelebeği için bahçesinin kapısını kapatsa da çitlerin kenarında gün batımına kadar onu beklemeye devam etti. Öyle bir gün geldi ki kelebek tamamen Barış'ın oldu. O, omzuna konacak bir yaren ararken kelebek, mavi benekli siyah kanatlarını da kocaman açarak devayı Barış'ın dizlerinde bulur gibi konuverdi kucağına. O andan bu yana Barış, kelebek addettiği ömürlük aşkını hiç bırakmamaya yeminli gibi dizlerini sundu ona, hayranlıkla parlayan kahverengi gözleri ondan başka bir şey görmezken... Sevgilisinin aklından geçenleri bilmese de ondan gelen sözlerden sonra çocuksu bir neşe, girdiği uzun yastan çıkmış gibi Mert'in en derinlerinde peydâ olurken, "Sen bu kadar güzel olurken utandı mı?" dedi. "Konuşmaya hakkın yok." Küçük bir kıkırtı döküldü Barış'ın dudaklarından. Kendisine yattığı yerden bakmaya çalışırken gözleri şaşı gibi görünen adamla bu dünyada her şeyin melodileşmiş bir ahenkten ibaret olduğunu düşündü. Ruhunda kocaman kanatlarını taşıyarak gökyüzünün kuşlarını vurmaya değil, onları yaşatmaya and içen adamla birlikte hiç bilmediği şarkıların ezgilerini duydu o anda. Günler önce kendisine, 'Senden bir şey saklamak istemiyorum.' dedikten sonra Volkan'ın yaptıklarını şikayet eder gibi anlatan adamın kanatlarını açıp da saklandığı yerden çıktığında aslında nasıl hassas bir kalbe sahip olduğunu, onu gördüğünden bu yana ona olan aşkının artık bir ömre yetmeyecek kadar yüreğinden taştığını düşündü. Hisleri fazla geldi, taşıyamadı. Önceden aramaya bile çekindiği adam solunda yatarken o kimdi ki ona olan sevdasını arasının çok da iyi olmadığı sözcüklere dökebilecekti? Üstelik içinde dolu dolu olan kara gözleriyle her şeyi kabullenen bir çocuk yatarken dışında duvar misali suratıyla tüm dünyaya demirden saydığı yüreğiyle kafa tutan sevgilisinin neler yaşamak zorunda olduğunu anımsamadan da duramıyordu Barış. Sanki bir sülük misali insanların kanlarını emerek şişmanlayanlar sarmıştı Mert'in çevresini ve Barış, bundan sonraki hayatının kendisiyle birlikte daha da kolaylaşmasını ister gibi, onunla münzevi bir hayatı paylaşmayı diler gibi anlayışlı davranıyordu ona. Şimdi Umay'ı ve onlara destek olmak için gelmek isteyen Halil'le Ulvi'yi beklerken tek bir yüreğinin olmasına yandı. Eğer bir kalbi daha olsaydı onu da sadece Mert'i sevmek için kullanırdı, emindi. Aşkının yüceliğine sığındığı adamın sadece, öylesine biri olmadığını geçirdi aklından bu kez de. Deneyimledikleri, gördükleri bile onu kolayca kötü biri yapabilecekken Mert, en zor olanı yapmış, kendi her ne kadar bunu kabullenmese de, beyaz olan tarafta kalarak adalet arayışına düşmüştü. Bu yüzden bile onun fezai olduğuna emindi Barış. Fezaiydi sevgilisi, varlığı ve etki alanı yalnızca göklerdeydi, mavi benekli simsiyah, göz alıcı kanatlarıyla... "Daldın suratıma yine güzeller güzelim." "O adam sana ne verirse versin önce bana getireceksin Mert." dedi Barış pat diye. Oysa hızlı çalışan beyni daha az önce bambaşka şeyler düşünürken şimdi tek derdi, tıpkı günlerdir olduğu gibi sevgilisinin daha fazla kırılmamasıydı, kırılıp da taşlaştığı yerlerinden... "Nereden çıktı şimdi bu?" Barış, küçük parmağını Mert'e doğru uzatıp, "Söz ver." dedi. "Sen hiçbir şeye bakmayacaksın. Hemen bana geleceksin." Mert, sevgilisinin kendisini korumak için bunu yaptığını anlayınca burukça gülümsedi. Günlerdir, hiç olmadığı kadar annesini düşünüyor, uyuması için Barış'ın kokusunun yeterli geldiği anların aksine artık ilahi addettiği kokunun da uyuması için çare olmadığını evin içinde boş boş dolanıp durduğu zamanın artmasıyla birlikte anlayabiliyordu. Sona gelmişlerdi. Günler ve saatler birbirine girmiş, Mert'in beynindeki bazı bölgeler sessizlik yemini etmiş gibi annesinden başka bir şey düşünmesine izin vermiyordu. Bu anlarda, Barış da onunla birlikte sabahlara kadar uyumuyordu. Mert, son zamanlarda en sevdiği aktivite olan Barış'ın dizlerine yatıyor, sevgilisi de hiç konuşmadan onunla bir sessizliği paylaşıp da dakikalarca onun saçlarını okşuyordu. Mert, Barış'ın safi bir sabırdan ibaret olduğuna inanmaya başlamıştı artık. Onu üzmüş, kırmış, yaralamış ama sevgilisi her şeyi geride bırakmış, tam yanında durup da onun elini tutarak bir meleğin rahat ve huzurlu uyumasını diler gibi sadece Mert'e destek oluyordu, hem de her şeyini ortaya koyarak. Barış'ın küçük parmağına kendi parmağını dolayan Mert, "Söz." diyerek yanıtladı kumralını. "Zaten her şey umduğumuz gibi giderse direkt buraya geleceğim." "Sonrasında hemen tatile gideceğiz. Sen hiçbir şekilde gazete, sosyal medya, haber de takip etmeyeceksin." Mert, yerinden doğrulup, "O adamla son bir kez konuştuktan sonra." diyerek düzeltti sevgilisini. "Ve beni evlat edinen adamla da." Barış, "Peki." dedikten sonra tam yanında oturan adamın üzerinden bir bacağını geçirip ellerini de onun omuzlarına koyarak kucağına tırmandı. Burnunu onun burnuna bir kez değdirip, "Sakin kalmayı unutma, olur mu sevgilim?" dedi. "Sen sevgilim dediğinde-" Barış, istediğinde söylediği sözlerle kalbini semalara uçuran adama baktı. Ona göre, yaşadığı çağda, sanki herkes birbirine benziyordu. Herkesin davranışları bir kalıba oturtulmuş gibi tekti, tıpkı sözleri gibi. Bunu bilen ve dışarıya karşı ciddiyetinden ödün vermeyen adamın onun yanında bambaşka biri oluşuna nefesi kesilerek bakıyordu Barış, her an, hayranca... Ona özel yaratılmış gibiydi Mert, herkesin tek bir fabrikadan çıkmış gibi bir örnek olduğu bu anlarda Mert'ti onu farklı ve biricik bir şeyler olduğuna inandıran... "Evet?" "Sen güldüğünde menekşeler açıyor, kuşlar ötüyor falan diyemem ama- " dedikten sonra Barış'ın alnına dökülen dalga dalga tutamları kenara çekti. "Küçükken uçaktan atlayıp bulutların üzerinde yürümek isterdim. Sen sevgilim dediğinde ben bulutların üzerinde yürüyorum, düşmeden." "Küçüklüğünü kaçırdığım için o kadar üzülüyorum ki." dedi Barış. "Çok sevimli olduğuna eminim." "Daha çok yabani derlerdi bana ama." "Benim yabanim olurdun o zaman da." diyerek bembeyaz teniyle karşısında bir yarı tanrı misali parlayan adamı izledi bir süre. "Olurdun değil mi?" "Olurdum. Sen ne istersen ben onu olurum Barış." Şimdi, uzaktaki günlerin arasında yalnızlığına sıkışan adamı kendi yoldaşı yapan Barış, Mert'in kucağında biraz daha öne doğru kayıp onun elmacık kemiklerini öptü önce. Başında çiçekli bir taç olmasa da eski zamanlarda betimlenen, yalın güzelliğin sahibi prensler gibi olan sevgilisine doyamaz gibi dudaklarına doğru atılmıştı ki çalan zil ikilinin öpüşmelerini bozuverdi. Çoktan Barış'ın tişörtünün altına giren elleri onun o çok sevdiği bel gamzelerini okşamaya başlarken Mert, "Açmayalım." dedi. "Bak şimdi." dedikten sonra sahte bir kızgınlıkla sevgilisine bakan Barış, hızlıca Mert'in kucağından inip saniyeler geçmeden kapıyı açtı. Karşısında, beyaz saçlarını at kuyruğu yapmış olan yeşil gözlü, güzeller güzeli bir kadını, kadının tam arkasında da el ele duran Ulvi ve Halil'i görünce, "Hoş geldiniz." diyerek gülümsedi. "Hoş bulduk." dedi kadın. "Ben Umay. Sen de denizin önünde fotoğrafı çekilecek adam olmalısın." Barış, anlamayan gözlerle kadına bakarken Umay, onun omzuna bir kez dokunup hafifçe sıktıktan sonra içeri girdi. Ulvi'nin tebessümle kendisini izleyen yüzünde olan bakışları, "N'abersin bacanak?" diyen Halil'e takılınca Barış da adamdan gelen pozitif enerjiyle birlikte gülümseyen yüzünü iyiden iyiye bir sırıtışa teslim etti. "İyi diyelim Halil. Geçin lütfen." Herkes, Mert'in salonunda bir yerlere kendisini atmışken Umay, Mert'e dönerek, "Dava yeniden gündemde." dedi. "Gazete ve haber sitelerinden bazılarına birkaç küçük kuş Volkan'ın aslında nasıl biri olduğunu da fısıldamış olabilir." Mert, başını olumlu anlamda sallayarak, "Ben birazdan çıkayım o zaman." dedi. Olayın tamamını yeni öğrenen Halil, şaşkınlığı üzerinden çok da atamazken yine de destek olmak istediği adama doğru bakışlarını çevirdi. "Başkan tek gitmen doğru mu? Biz de gelelim mi seninle?" Ulvi de mavi gözlerinin içindeki endişeli yansımalarla kardeşine bakarken, "Ya sana bir şey yaparsa?" diye sordu. Bunca zaman sayısız kez 'baba' dediği adamı bulup da boğmamak için kendisini zor tutuyor, aylar öncesinde kardeşini sıkıştırarak anlattırdığı olayı hâlâ hazmedememiş görünüyordu. Üstelik Mert'in kendince tehlikeli saydığı böylesi bir planda ısrarcı olmasıyla geceleri gözüne uyku girmeyenler kervanında o da bulunuyordu, onunla birlikte Halil de elbette... 'Sevgilim var, onunla kalacağım.' diyerek yüzüne bakmaya dahi tahammül edemediği adamın evinden taşınmıştı. Her şeyden bir haber adamsa Ulvi'nin Mert gibi tamamen ondan koptuğunu bilmeden birkaç zaman sonra yeniden onunla yaşayacağını düşünüyordu, kendisinin de o evde son günleri olduğunu bilmeden. Mert'in, elinin üzerinde hissettiği elle her şeyin planladıkları gibi gideceğine olan güveni kat be kat artarken, "Son zamanlarda aramız hiç olmadığı kadar iyi." dedi. "Şimdi yapamazsam bir daha yapamam. Kargaşadan faydalanmam gerekiyor." "Tek gitmeli." dedi sert bir sesle Umay. Önünde açık olan laptopunun ekranından başını kaldırıp, "O çok güvendiği ve sırtını yasladığı adamlardan en taşaklıları onu sıkıştırmaya başlamışlardır bile." dedikten sonra Barış'a dönüp, "Bu haberleri ulaştıranların izleri kesin olarak bulunamaz değil mi?" diye sordu. Barış, büyük bir öz güvenle kadının yeşil gözlerine bakıp, "O imkansız işte." dedi. "Mert'e yaptığımız sahte aramaların da kaynağını bulamadılar." Umay, büyük bir memnuniyetle başını sallayıp adamın tam da Mert'in söylediği gibi işinde on numara bir tip olduğunu düşündü. Günlerdir haberleri Mert'ten alsa da Barış'ın da elinden gelen her şeyi, hatta fazlasını yaptığını sevgilisinin durup durup kendisine anlattığı hayranlık dolu cümlelerdeki satır aralarından yakalayabilmişti. Daha sonra aklına gelen şeyle Mert'e döndü. "Şu peşinde dolanıp duran sinsi, ezik tipi ne yaptın peki?" Mert, Barış'a doğru tedirgince kaçamak saydığı bir bakış attıktan sonra, "Hallettim onu da." dedi. "Küçük bir rüşvet karşılığı bugün işe gitmeyeceğinin de, Volkan'ı aramayacağının da garantisini verdi." "Nasıl yani?" "Volkan'dan sonra ortalığın nasıl yangın yeri olacağını biliyorsun. Her şeye el konulacak muhtemelen. Taş üzerinde taş kalmayacak ve hiçbir müvekkil orayla bağlantısı olsun istemeyecek. Volkan'ın 'mirasım' dediği markası bu akşamdan itibaren insanların yüzünü buruşturarak bahsettiği korkunç bir olaydan başka bir şey olmayacak. Mine de bununla yaşayabilecek bir kadın değil. 'Bana lükslerimi verin, ihtiyaçlarım olmadan da yaşarım.*' diyenlerden." "Sen eminsen." "Eminim." dedi Mert güvenle. "Onun gibileri iyi tanırım. Onu düşünmemize gerek yok." "Benim kafa basmıyor anasını satayım." diyerek sevgilisine baktı Halil. "Şimdi nenem pekmez kaynatır, dedem s****i oynatır gibi olmasın da-" Daha sonra ağzından yine küfürlü bir cümle çıktığını fark edince Umay'a bakıp gözlerini kocaman açtı. "Pardon. Yani herkes kendi derdinde demeyin ama merak ettim." Umay, "Küfürden daha sikik şeyler de var. Rahat ol yanımda." dedi. Halil'in sözlerine kıkırdayan Barış, onun da anlaması için konuyu özet geçmek istedi. "Dark Web'ten bir arkadaşla koordineli çalıştık diyelim. İzi bulunamayacak şekilde, yalnızca tedirgin etmekti amaç. Aramaların kaynağı İsveç, haberlerinse Gabon. Kısacası sizi bulmaları imkansız. Dava-" dedikten sonra Mert'e bakınca sevgilisinin elini 'devam et.' demek ister gibi sıktığını hissedip sözlerine devam etti. "Dava işini de sen savcıya yolladığın delillerle hallettin değil mi?" Umay, "Senin kadar olmasa da var bizim de güvenilir bir iki dostumuz." diyerek gülümsedi. "Dava açılmasa bile haberi gereken yerlere uçtu. Volkan şu an gelen telefonlarla uğraşıyordur." Barış, duyduklarıyla oturduğu yerden kalkıp hızlıca kendi bilgisayarını almak için üste kata çıktı. Ulvi ve Halil, şaşkınca etraflarına bakarken elindeki laptop ile dönen Barış, klavyede hızlıca dolanan parmakları ile tuşlara dokunduktan sonra, "Dünyanın dört bir yanından aranıyor." dedi yüzündeki sinsi tebessümüyle. Onun da görmesini isteyerek Mert'e doğru ekranı çevirdi. "Hepsiyle de ortalama iki dakika konuşuyor." "'Ben halledeceğim.' deyip kapatıyordur. Başka ne yapabilir ki?" "O zaman sıra sende Mert. Ne yap ne et bir şekilde Barış'a bir iz bulması için bir şeyler getir." Barış kısıkça, "Ne yap ne et demeyelim de." dedi. Gözlerini deviren Umay, "Siz erkekler." diyerek kafasını olumsuz anlamda salladı. "Tamam, elinden geleni yapsın en azından." Mert, şu anda bile onu kıskanan sevgilisine doğru kocaman gülümserken buldu kendisini. Sanki birazdan Volkan'ın yanına gidip de annesi için yeniden açılmak üzere olan davada ona yardım etmek isteyecek olan Mert değildi. Yanındaki adamın varlığından aldığı güçle yüzyıllardır saplı olduğu kayadan kılıcını kolayca çekip de çıkaracakmış gibi hissetti kendisini. Kumralın ona bahşettiği öz güvenle Mert, her şeyi yapmaya muktedir hissediyordu ya zaten. "Ben çıkayım o zaman." diyerek ortadaki sehpanın üzerinde duran motorunun anahtarını da alıp cebine soktu. O ayaklandığı an, sanki onu bir savaşa gönderiyorlarmış gibi odada bulunan herkes de onunla birlikte yerinden kalktı. Hikayenin bittiğini zannedenlere, aslında hiçbir şeyin bitmediğini göstermeyeceklerdi henüz. Ama şüphesiz her şeyin yeni başladığını da bir tek onlar biliyordu. Ulvi, bir şey söylediği an ağlayacağını bildiğinden sadece sarıldı kardeşine. Günlerdir onunla birlikte olmak, onu yalnız bırakmamak için en azından Volkan neredeyse kendisi de onları dışarıda beklemek için Mert'e dil dökse de kardeşi bunu bir türlü kabul etmemişti. Şimdi bu konuyu yeniden açarak onun yıllarını, hatta çocukluğunu, gençliğini feda ettiği ve binbir çaba ile inşa ettiği planını bozmak istemiyordu. Şu an söylemesi anlamsız olsa da kendisini tutamayarak sarıldığı kardeşinin kulağına doğru, "Beni bırakıp gitmeyeceğine dair sözünü unutma." dedi. "Git, hallet ve sonra yeniden gel. Daha yaşamaya başlamadık." "Söz." diyen Mert, sırtına iki kez hafifçe vuran, günlerdir onunla birlikte koordineli şekilde hareket eden Umay'a da gülümsedikten sonra dış kapıya doğru ilerlemeye başladı. İçeride kalanlar, Barış ve Mert'i yalnız bırakmak ister gibi birbirlerinin suratına boş boş bakarken Barış, bahçe kapısının tam önünde durup da onu dudaklarındaki tebessümle izleyen Mert'i bir hışımla yakalarından tutup kendisine çekerek dudaklarını dudaklarına bastırdı. Dili sevdiği adamın diline karışırken, yeni, sadece ikisinin bildiği bir dansla birbirlerine doymaya çalışıyorlardı sanki. Mert, onu hoyratça bir açlıkla öpen adamın dudaklarından ayrılıp, "Şu an mı?" diye sordu. "Her şeyi bırakıp seni sırtıma atmama çok az kaldı." Kendisinden uzun adamın o telaşlanmasın diye böyle konuştuğundan emin olan ve sözleriyle gülümseyen Barış, göğsüne birkaç dakika başını yaslayıp onun kalp atışlarını dinlerken bu kalbin aslında kendi solunda attığını düşündü. Yolda olana 'Gitme' dememeliydi insan, özellikle de ruhu ruhunun eşiyse... Barış da böyle demek yerine bahçesi saydığı yüreğinin içinde Mert'i bekliyordu şimdilerde, korkudan dili damağı kurusa da ona karşı güçlü duruşunu bozmadan. "Dönüp bana gel Mert." dedi. "Ruhun bende kaldı, almadan gitme." Mert, Barış'ın saçlarının arasına koyduğu sağ eliyle onu yeniden göğsüne bastırdı, hep orada kalsın isteyerek... Saçlarının arasına bir öpücük bırakıp aşık olduğu gözlere bakmak isteyerek bu kez de sanki az önce kendisi oraya yaslamamış gibi güzelini göğsünden kopardı, aslında o cismen yanında olmasa da hep solunda olacağından emin şekilde. "Kalbim de sende Barış. Onu unuttun." "Dikkat edeceksin. Bir şey olduğunda dediklerimi yapacaksın, konuştuğumuz gibi." "Merak etme, bir şey olmayacak." "Dünyadaki tüm güvenilir arkadaşlarımı uyardım. Senin bir işaretinle herkes gereken yerlere ulaşacak." Barış, sözlerinin akabinde doyamadığı dudaklara uzanıp yeniden öperken, "Çok aşığım sana." dedi. "Seninle yaşayacağım ömür için o kadar heyecanlıyım ki-" Daha sonra gözlerinin dolduğunu anlayarak dudaklarını ısırdı. "Çabucak bana gel." Mert, yanağını öpüp son bir kez onun kemiklerini kırmak ister gibi kendisine sıkıca sarılan adamın kapıdan geçip de gözden kaybolduğu anda motoruna doğru gitmek için yeniden yürümeye başladı. Daha sonra elleri ceplerindeyken salonun penceresinden kendisini izleyen adama doğru, "Sana çok aşığım güzelim." diye bağırıp kendi bileğini Barış'ın gözlerinin içine bakarak öptü, o ne demek istediğini anlardı nasılsa... Yıllarca ince bir işçilikle işlediği el emeği, göz nuru nakışının son zincirini atmak için ilerlerken bu günü aslında hiç de böyle hayal etmediğini düşündü. Kimselerin duymadığı, hatta duymaya tenezzül etmediği feryadı gökyüzüne ulaşıp yeniden kendi göğsüne saplanırken tıpkı tek kişilik bir tiyatro oyununun en duygulu sahnesinde çekilen bir fotoğraf gibi çerçevesinde yalnız olacağını hayal etmişti. Oysa kardeşi, artık arkadaş saydıkları ve dünya üzerinde başını koyacağı bir çatı bulamazken dizleri onun yuvası olan sevgilisi şimdi onunlaydı, hem de onu sorgulamadan yalnızca destek olarak... Yalnızlığının tüm taşlaşmış kemikleri bir kumralın hayatına girişiyle kırılırken Mert, yaşam kitabından izinin silineceği bir günde şimdi hikayesini en baştan, bu kez sadece tek kişilik değil, kendince kalabalık saydığı insanların başrolü olduğu bir öyküyle yeniden yazmak üzereydi. Tam motorunu çalıştıracaktı ki bu kez de rüzgardan açık renk saçları dağılmış ve koşturduğu için nefes nefese kalmış Halil geldi yanına. Kaskını başından çıkardığı an, "Yeni tanıştık başkan ama kanı bozuk tahta kurularının içinden geçeceğine eminim." dedi. "Eyvallah Halil." Halil dudaklarının içini dişlerken söyleyecekleri bitmemiş gibi Mert'e baktı. "Ulvi- Yani o bana geçmişini anlattı." Elleri belinin üzerinde, arkasında birbirine bağlıyken avuçlarına bastırdığı tırnaklarıyla kendi canını yakmak ister gibi öylece durdu birkaç saniye. "O benim sarı meleğim Mert." dedikten sonra burnunun ucu sızlamış gibi bu kez de orayı sıktı. "Ben onun için, onunla yaşamak için döndüm ölümden. Çok fiyakalı laflarım yoktur benim, bilmem de-" Mert, adamın ne demek istediğini anlamış gibi kafasını salladığında Halil sözlerine devam etti. "Senden başka kimsesi yok, ailesinden. Tırışkadan etmiyorum bu lafları, harbiden yok. Ne yap ne et, sağ sağlim gel benim ciğerpareme olur mu?" "Aklın kalmasın." dedi Mert. "Birkaç saat sonra yanınızda olacağım, sapasağlam." Halil başını olumlu anlamda aşağı yukarı oynatırken, "Ona iyi baktığın için eyvallahsın." diyerek Mert'in omzunu sıktı. "Dolaylı yoldan benim de hayatımı kurtardın." "İkiniz de kardeşimsiniz. Birbirinize iyi bakın bundan sonra." "Yolun açık olsun. Allah'a emanetsin." Mert, Halil'e son bir kez baktı. Kaskını takıp da motorunu çalıştırdığında aynadan yansıması giderek küçülüp de kaybolan adamı izlemeyi bırakıp bundan sonrası için gökyüzüne dokunmanın yalnızca bir ihtimal olduğu ama aslında kendi gökyüzünü kumral bir adamın yüzünde bulduğu anlara çabucak erişebilmek için Volkan'ın evine doğru hızla gaza bastı, bir kez daha 'Bu son.' diye düşünerek... ✨✨ *Oscar Wilde
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD