Bölüm 35: Acta Est Fabula

3312 Words
"Çocukları ürkütülmüş bir dünyanın denizi mavi olsa ne yazar, olmasa ne..." Cahit Zarifoğlu ✨✨ Bölüm Şarkısı: Kaybolan Yıllar · Sezen Aksu ✨✨ Acta Est Fabula: Oyun bitti ✨✨ Dünyanın geri kalanı için oldukça sıradan bir günken yalnızca beyaz tenli genç bir adam, herkesten farklı olarak, 'Çemberde başlangıç ve son ortaktır.' sözünü kanıtlamak istercesine kendi mucizesini gerçekleştirmek adına çemberi bozacağı ana olan tutkusuyla motorundan indi. Başlangıçlar ona daha çok küçükken çelme takmıştı nihayetinde. Düştüğü yerde kanayan dizleri daha o yaştaki biri için büyük bir meseleydi belki ama aslolan kimselere göstermediği yüreğinin acısıydı, hem de yüreği dizlerinden fazla kanarken... Olduğu yerde daireler çizmesine neden olanlar, akranları gibi düz bir yolda ilerlemesine izin vermeyenler bugünden sonra bırak daireyi küçücük bir noktaya hapsolacaklardı, emindi. Gerçek aslında o kadar inceydi ki bir akşamüstü sisi bile onu gizleyebiliyordu. O gerçeğe bir tek Mert yakından bakmış, öylece, olanı olduğu gibi bırakmayı reddedip ömrünün belli kısımlarını mucizelere inanmayan insanların uyanışı için feda etmişti. Mert'e sorulduğunda bunun bir feda olduğunu düşünmüyordu, orası da ayrıydı ya. Çocukluk, oynanılan her oyun gibi bir gün bitiyordu. Hoş mert hiç oyun oynamamıştı, kahverengi gözlü bir adamla tanışana kadar. Bundan sonrası için yaşayamadığı ne varsa avuçlarında biriktirip de ona hayatın eğlenceli kısmını öğreten sevgilisiyle birlikte zincirlendiği daireden çıkıp düz bir yolda yürümek için sabırsızlanıyordu şimdilerde. Bale yapanların dünyasında imkansız diye bir kelime olmadığını okumuştu bir yerlerde. Kafataslarını, omurgalarını ve leğen kemiklerini yıllarca sürdürdükleri bir çalışma ile sıralamayı öğrenirdi bu kusursuz addedilen dansa tüm ömürlerini verenler. Onların hayatlarında da en zor denge buydu. Tıpkı Mert'in pamuk ipliğine bağlı olan denge noktasında bir balet edasıyla tüm kemiklerini sıralamayı öğrendiği, parmakları morarana, ayakları artık hissizleşene kadar parmak uçlarında dans edip de kusurlu geçmişini insanlara kusursuz göstermeye çalıştığı anlar gibi. Mert, dudaklarında beliren sinsi gülümsemesi ile karşısındaki eve bakarken şu anda aklına bu düşüncenin nereden geldiğini anlamasa da tüm fikirleri zihninden kovalayıp sadece, 'Nihayet' sözcüğünü bıraktı geriye. Kelimenin tam anlamıyla son kez rol yapması gereken adamın ne halde olduğunu bilerek midesinden göğüs boşluğuna kadar yükselen heyecanıyla birlikte bu hamlesinden sonra artık rahat uyuyacağına emin olarak güvenlik kulübesindeki adama kendisini tanıtıp seri adımlarla ulaştığı evin zilini çaldı. Zilin melodisi kulaklarına dolarken yaşadığı şehrin hayaleti olduğu gecelerin artık sonuna geldiğini hissetti. Barış'tan önce kimselere duyurmadan yatağından kalkar, anlamsızca gecenin siyahında kaybolmayı beklerken sokaklarda, caddelerde öylece yürürdü. Karanlıkta kalmıştı ama aynı karanlık yüzünden kendi imkanlarıyla yeniden, aydınlığa doğmuştu o. Çocukluğundan beri elinde kalan tek bir vesikalığın onu çağırdığı tüm anlar birleşmiş, fotoğrafın içindeki kız çocuğu artık rahat uyusun diye Mert'i bu güne hazırlamıştı sanki. Ilık bir akşam üzeri olmasına, güneşin ufukta batmak üzereyken yarattığı sıcak tonları gözüne altın-kızıl karışımı bir renk ahengi sunmasına rağmen elleri ayazda kalmış gibi buz keserken aklına bu kez de az önce sarıldığı sevgilisinin güzel yüzü düştü. Evinden çıkmadan önce kalabalığın arasından kaçıp da onu sıkıca saran, hatta tüm gece Mert'i dizlerine yatırıp da saçlarını okşayan adam, yüreğini sanki masmavi gökyüzü ile şimdi gördüğü altın-kızıl karışımı enfes manzaranın arasında gidip gelen bir sarkaç misali yerinden oynatıp yeniden yerine takarak ekseninden kaydırıyordu. Bir an önce bu işi bitirip de sevgilisinin yanına dönmek isteyerek parmaklarının ucunu burnuna götürdü, Barış'a bulanmış kokuyu az da olsa duyumsayabilmek için. Şu an kendi evinde, salonunda dört döndüğüne emin olduğu kumralını daha fazla bekletmek istemez gibi açık olan kapıdan içeri mağrur bir ifade ile girdi. Az önce düşüncelerinin arasından sıyrılıp da kendisini tanıttığı güvenlik çoktan gelenin o olduğunu içeriye haber vermiş olmalıydı. Ne halde olduğunu az çok tahmin ettiği adama yüzündeki kibirli ifadeyi göstermek istemeyerek sanki telaşla onu görmeye gelmiş gibi, "Volkan Bey?" diyerek seslendi. Bir akıl hastanesinden hallice ve daha önce sadece bir kez gelmek zorunda kaldığı tanıdık salona şöyle bir bakarken elindeki kadehle birlikte geniş koltukta öylece oturan ve önünde duran sehpanın üzerinde aynı anda çalan birden fazla telefona bakarak içkisini yudumlayan adamı gördüğünde omuzları dik şekilde onun yanına doğru adımladı. Volkan ona doğru baktığında Mert, aylardır tanıdığı, her anını izlediği adamın ilk kez mağlubiyete bu kadar yaklaştığını ve bunun nasıl da onun surat ifadesine yansıdığını gördü. Kararlı bir ifade ile, "Böylece oturmayacaksınız değil mi?" diye sordu. Mert'te olan bakışları yeniden önünde duran telefonlara çevrilen Volkan, ona cevap vermek yerine içkisinden büyük bir yudum aldı. Hayranı olduğu genç adamın diğer çalışanlarının, özellikle Mine'nin aksine kendisine sorma gereği bile duymadan yanına gelişi mevcut olan bir savaşta kurtarılan bir toprak parçası gibiydi şimdi onun gözünde. Tüm ülkenin elinden gitme tehlikesiyle karşı karşıya olsa da en kıymetli, verimli, yeraltı madenlerinin kaynağı olan kısım onundu sanki. Bu da Volkan'ı olduğu halde bile derin bir kibre sürükledi. Doğru bir seçim yapmıştı ve bundan sonra, tam da tahmin ettiği gibi ne olursa olsun hayatının her anında Mert olacaktı. Aylar önce Muninn'i saydığı genç adam onu hayal kırıklığına uğratmamıştı. Bakışları Mert'in güzel yüzünde dolanırken sanki basit bir yemek tarifi veriyormuş gibi tek düze bir sesle, "Ne yapabilirim ki?" dedi. "Resmen iftira. Sistematik bir komplo bu." Çalan telefonlar yüzünden elini alnına götürüp birkaç kez olduğu yeri ovuştururken rastgele bir telefonu eline aldı. "Halleceğim ben." dedikten sonra sakince, yeniden içkisinden bir yudum aldı. "Birkaç kimliği belirsiz serseriyle başa çıkamayacağımı mı düşünüyorsunuz?" Başka bir şey söylemeden kapatıp sehpanın üzerine fırlattığı telefon büyük bir gürültüyle camdan sekip yere düştü. Bunu da umursamayan adam, "Görüyorsun değil mi? İşinde en iyisiysen başına neler gelebileceğini görüyorsun." dedi, isyan eder gibi. "Bunlar olağan şeyler Volkan Bey." diyen Mert yavaş adımlarla adamın yanına yaklaştı. Elindeki içki bardağını çekip aldıktan sonra ona ayıplar gibi baktı. "Siz Prometheus'sunuz." dedi. "Bilgi ateşini elinizde tutarak çoktan ilk devrimi yaptınız. Sizin asıl tanrınız zihninizde. Burada her şey bitmiş gibi içmekten başka bir çözüm bulmalısınız." İşaret ve orta parmağını şakağına vurdu. "Zihninize güvenin." "Marx mı konuşalım?" Mert yalnızca kendisinin ve onu artık ezberlemiş olan bir kumralın anlayabileceği küçümseyen bir ifadeyle, "Sizinle Marx hakkında konuşmayı çok isterdim." dedi. "Ama zamanı değil." İlk kez böylesi büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalsa bile göğsüne umut çiçekleri eken genç adamdan aldığı gazla, "Yıllar önce müvekkillerime atılan bir iftiraydı." diyerek yerinden kalktı Volkan. Geniş salonda bir o yana bir bu yana giderek, "Fahişenin biri ölmüş. Ne yapabilirim ben Mert?" dedikten sonra bakışlarını siyah gözlere çevirdi. "En nihayetinde su testisi su yolunda kırılır." Mert'in duyduklarıyla birlikte göz bebekleri genişledi. Beynindeki kıvrımlar bir anda dondu, hangi kimyasalları salgılayacağını şaşırdı. Nefret, tiksinti, şaşkınlık, ihanet ve yeniden nefret... Az önce bir yol bulamayan kimyasallar, sonunda bir olmuş da karara varabilmişler gibi hepsi birden beyninde nefrete yöneldi. Hissettiği duygu, parmak uçlarından saç tellerine kadar varlığını Mert'in bedenine konuşlandırırken o, bir anlık, yalnızca birkaç saliselik zaman diliminde sanki fantastik bir filmin içindelermiş gibi her şeyin donduğunu düşündü. Şu an, şu dakika bütün rol yapma becerisi elinden gitse neler olurdu? Bunu Mert de merak ediyordu aslında. Eğer içinden bir yerlerden kopup da kendisini izlemesine vesile olan parçası salonun bir köşesinde dursaydı, dışarıdan sergilediği davranışların inanılmaz saçma göründüğünü o da anlardı. Tüm bu saçmalığa rağmen annesine 'fahişe' diyen adama karşı kayıtsız kalmalıydı. Bunca zaman, en güçsüz hissettiği anlarda bile inancı baki kalmıştı. Çünkü hikayesi diriydi ve nezdindeki gerçek hep görüş açısında bir yerlerdeydi. Sınandığı şeyin büyüklüğü karşısında Mert de akla hayale sığmayacak şekillerde Volkan'ı zihnine hapsetti. Düşüncelerinin hemen ardından eş zamanlı bir de ağaç olabilmeyi diledi. Eğer bir ağaç olabilseydi ciğerlerinde biriken tüm zehirli havayı göğe salar, kendisi de olduğu yere köklenirdi. Köklendiği yerde ulu ve kudretli dallarının arasına aldığı bu adamı yok olana kadar sıkar, ondan geriye bir şey kalmayana kadar da açmazdı kuru dallarını... Birkaç sene önce aynı sözcüklerle aşağılanan bir seks çalışanını savunan adamın gerçek yüzünü nihayetinde o da ilk kez kanlı canlı halindeyken görüyordu. Zamanı geldiğinde bir tatmin yaşayacağını bilse de bu tatmin gecikmeliydi ve Mert şu an o günlere duyduğu hasretle sakin kalmalıydı. Onun zihninde nasıl bir yere sahip olduğunu hâlâ bilmeyen adamsa kendi inandığı hikayesine ait sözlere pervasızca devam etti. "Müvekkillerim masumdu. Aptal, hırslı bir gazeteci adını duyurma amacıyla iftira attı. Geberip gitti zaten sonunda da. Neyse- Üstelik ben bir avukatım Mert, hem de en iyisiyim. Benim görevim benden yardım isteyenlere elimden geldiğince çare olmak. Nitekim o zaman da elimden gelenin fazlasını yaptım. Şimdi bu iftiralar-" "Avukatsanız her daim doğruyu savunmak zorunda da değilsiniz ki Volkan Bey." dedi Mert. Siyah gözlerini adamın kahverengi gözlerine dikip ona en masum ama yirmi beş senelik hayatının da en usta oyunculuğunu sergilediği halindeyken bakmaya başladı. "Bizler müvekkillerimizi yasal konularda temsil ederiz yalnızca. Yasal mevzuatlarda bir sıkıntı yoksa-" dedikten sonra ellerini iki yanına açıp kaşlarını kaldırdı. "Şu an bana kendinizi açıklamanıza bile gerek yok. Zamanında ne yapmanız gerekiyorsa yapmışsınız. Şimdi önümüze bakalım." Volkan, karşısındaki genç adama doğru yaklaşarak birkaç saniye onun yüzünü inceledi. "Hep benim yanımda olacaksın, öyle değil mi?" Mert, "Ben size gözümün koltuğunuzda olduğunu söyledim." dedi kısıkça gülerek. "Ama bunun doğru olmadığını en iyi siz biliyor olmalısınız. Paraya ihtiyacım yok benim ya da en iyi avukat olmaya falan da. Ben sizi istiyorum bir tek. Hak ettiğiniz neyse ona ulaştığınızda tam yanınızda olacağımdan hiç şüpheniz olmasın." Hiç yaşlanmayan veya ölmeyen bir süper avcıydı Volkan. Bu zamana kadar çıkarı için gerektiğinde kendisine bile yalan söylemiş, utanmadan çarpıttığı tüm gerçekliklerine de inanmış biriydi. İlk kez, kendisine ondan daha fazla güvenen birini görüyordu. Karşısındaki güzeller güzeli adamın siyah gözlerinde yanan alevler yıllar önce kendi gözlerinde de yanıyordu. Ona doğru birkaç adım atarak iyice yaklaştı. Elini Mert'in ensesine atıp alınlarını birleştirdi. Onun alkol kokan nefesini kendi yüzünde hisseden Mert'se, 'Annen için.' diye düşünerek adamı itip olduğu yerde, sonsuz bir döngüyle, hırsını alana kadar onu yumruklamamak için kendisini zor tutuyordu. Etrafta uçuşan bir toz zerresinden farkı olmayan Volkan, alnı alnına yaslanmış adamın tanrısı addediyordu aynı anlarda kendisini. Ondan gelen güven verici sözlerle -ne kadar zor durumda olursa olsun- yüzünde peydâ olan gülümsemeye engel olamadı. "Tüm bunlar-" dedikten sonra alnını Mert'in büyülü teninden kaldırıp tam gözlerinin içine baktı. "Yani umduğum gibi gitmezse, benimle her şeye var mısın?" "Sizin umduğunuz gibi gitmese de benim gidecek Volkan Bey. Bana güvenin." diyen Mert bir adım geriye çekildi. Bunu sanki adamın gözlerine daha rahat bakmak için yaptığını gösterir gibi yine masum bir ifade ile Volkan'ın tüm yüzünde ağır ağır bakışlarını gezdirdi. "Sizin Godot'unuz da umut olsun. Umut etmekten vazgeçmeyin hiç." Kendisine doğru büyük bir hayranlıkla bakan adamın o an Mert'in ne yapmak istediğinden elbette haberi yoktu. Mert, umudu olmayan birine umut aşılayarak kurtuluş olasılığı olduğuna inandırmak istiyordu yalnızca. En iyi o bilirdi, umudun yeşereceğini düşlediği toprakların kuruyup çatladıktan sonra ikiye ayrılıp da insanı nasıl yere çakılırcasına mahvettiğini... Daha fazla ümit etmeliydi Volkan, sonundaki o toprağa girmeden tüm uzuvlarının, iç organlarının parçalandığı an için sıkı sıkıya tutunmalıydı Mert'e ve ondan gelen sözlere... "Benim Godot'um sensin." Mert, "O da kabulüm." diyerek Volkan'ın omzunu sıktı. "Bu konuşmaları her şey bittikten sonra yapalım derim ben. Şimdi-" dedikten sonra kararlı bir ifade ile ondan gelecek emre hazır bir asker gibi dik bir duruş sergilemek için tıpkı salona ilk girdiği andaki gibi omuzlarını kaldırdı. "Bana da yardım edebileceğim bir şeyler söyleyin. Böyle durup da hayranı olduğum adamı uzaktan izleyemem ben." Volkan, tereddüt bile etmeden kafasını sallayarak masanın üzerinde duran birkaç laptoptan birini aldı. Az önce kalktığı koltuğa yeniden oturup, "Gel." dedi Mert'e doğru. Mert, ipin ucunu nihayet bir yerden yakaladığı için rahatlayarak adamın tam yanına oturdu. "Sana maille bir link atıyorum." Sözlerine eş hızlıca mail adresine girip Mert'e kopyaladığı linki gönderdi. Cebindeki telefonu gelen mailin bildirimi ile titrerken Mert, içinde başlayan baharı yalnızca birkaç saat için yeniden dindirmek istedi. Henüz amacına ulaşmış sayılmazdı, sevinmek için erkendi ona göre. "Bu linkte açılan uygulamayı bilgisayarına indir. Yalnız-" dedikten sonra klavyede gezinen uzun parmaklarıyla birlikte Mert'e erişim yetkisini verdi. Mert'in gördükleriyle elleri titredi. Midesi bu kez de heyecandan bulanırken yıllarını verdiği düğümü sonunda çözmek üzere olduğunu görüp derince bir nefes aldı. "Uygulama açıkken bilgisayarındaki diğer uygulamalar çalışmaz, haberin olsun. Bir nevi güvenlik gibi düşün. Sana erişim izni de verdim az önce ama sadece belli dosyalar için. Erişimin olan klasördeki tüm dosyaları incele. Dava yeniden açılmaz diye düşünüyorum aslında. Yine de biz önlemimizi alalım. Belki yeniden savunma yapmamız gerekebilir. İşimize yarayacak ne varsa bul, aklına ne gelirse." Mert, kendisine ait bir depolama alanı oluşturan adamın ona yalnızca belli bir kısım için yetki verdiğini görünce asıl hedefinin erişimi olmayan kısımda olduğunu anladı. Burada da devreye sevgilisi girecekti elbette. Kalbini kaybettiği zamanlarda dönüp dolaşıp da kalbinin yeni sahibi olan kumral adamı bulduğu için onun varlığına bir kez daha şükretti aynı anlarda. Barış'ın böylesi imkansız sayılan bir işi başaracağından emindi nihayetinde. "Anladım." Volkan, saatler sonra en karanlık sırlarının tüm ülkenin televizyonlarında, bilgisayarlarında, cep telefonlarında sansürsüz şekilde gösterileceğinden habersiz, "Sana güveniyorum." dedi. "Geçmişte açılan dava ile ilgili her şey burada." Şu an, daha öğrenciyken ondaki cevheri görüp de işe aldığı Mine'nin yanında olması gerekirken Mert'in her şeyi duyup da hesapsız kitapsız şekilde yanına gelmesiyle aslında kime güvenmesi gerektiği konusunda aylardır doğru bir karara vardığının getirdiği iç rahatlığıyla hareket ediyordu Volkan. Mine değil de Mert'ti onun yol arkadaşı, bunu içten içe hep biliyordu aslında. Ama yine de belki Mine onu yanıltır diye düşünerek beklemiş, kadın haberler çıktığından itibaren yanına gelmeyi bırak onu aramamıştı bile. Mine'nin yalancı güneşine Mert'in sahici ay ışığı vurmuş, kadını yerle bir etmişti onun hayatından. Zayıftı işte kadınlar, bu durumda bile korkup onu yüz üstü bırakacak kadar zayıflardı hem de... Oysa yıllarca kadın haklarını savunan, ücretsiz davalarla özellikle müşkül durumda olan kadınlara yardım eli uzatan kendisiydi. Her şey bittiğinde Mine'nin de ipini çekmeyi aklının bir köşesine yazdı. Ama diğer taraftan da en kötü kıyamet senaryosu yaşanırsa diye de düşünmeden edemiyordu. Zihni, bu öngörülemez zamanda pek çok şeyi aynı anda tasarlamaya programlanmıştı sanki. Bu durumda da Mert'i de alıp ülkeden kaçmak için planlar yapmaya da başlamıştı çoktan. Her şeyi düşünmeli, her olasılık için hazırlıklı olmalıydı. Genç adamın yanında içi içine sığmaz şekilde durduğundan habersiz, "Pasaportun, vizen falan var mı?" diye sordu. "Var." "Şimdi-" Mert, büyük bir öz güvenle sağ elini kaldırıp Volkan'ın yüzüne doğru tuttu, adamın daha fazla konuşmasına müsaade etmek istemeyerek. "Ben ne demek istediğiniz anladım." dedi. "Ama inanın buna gerek kalmayacak. Siz akıllı adamsınız Volkan Bey, her türlü önlemi almışsınızdır. Şimdilik bunlara yoğunlaşın. Oldu da işler istediğimiz gibi gitmedi diyelim, o zaman da ben işinize yarayacak her şeyi en kısa zamanda size sunacağım." Yüzünde beliren kırılgan bir gülümseme ile adamın yüzünü seyretmeye başladı yeniden. Ona bakan gözlere, 'Şu an bu sahnede ne görüyorsunuz?' diye soru sorsaydı, hepsi bir ağızdan, 'Bu adama aşık, hatta hayran olan seni görüyoruz.' yanıtını alırdı. Bir kumralın çatlatıp da yüzünden düşürdüğü maske son kez Mert'in suratındaydı. Bundan sonra yıllardır ondan bir parça olmuş maskesi düştüğü yerde en dibi boylayacak, çürüyüp yok olacak ve beyaz tenli adamın tenine bir daha dokunamayacaktı bile. "Ama her şey çok kötü gitti diyelim. O zaman yine yanınızda ben olacağım. Nereye giderseniz gidin, ensenizdeyim. Benden kurtuluş yok." Benlik denilen şey ötekinin gözlerinde kurulan ve yıkılan bir şeydi aslında. Aşk da ötekini varlıktaki eksikliğin yerine koyma gayretiydi. Volkan, bunca zaman onu seven tek insan olan annesinden bile böylesi çıkarsız, saf bir değer görmediğinden hayranlıkla genç adama bakmaya devam etti, masanın üzerinde hâlâ ısrarla çalan telefonları yok sayarak... "Bundan sonra bana sen de Mert." dedi. "Artık eşitlendik." "Siz nasıl isterseniz." diyerek gülümsedi Mert. Elini oyuncu bir tavırla alnına vurduktan sonra kafasını iki yana salladı. "Sen nasıl istersen Volkan." "Böylesi çok daha iyi." "O zaman, ben gidiyorum." Sol eli cebinde yumruk olmuşken ayaklandı. "Ne yapıp ne edip bu işi halledeceğim." Adamın gözü çalan telefonlardan birindeyken yüzünün değişen ifadesiyle arayanın önemli biri olduğunu anlayan Mert, "Senin işin başından aşkın. Bir de benimle uğraşma Volkan." dedi. Her daim hazzın egemenliğinde, tutkulara bağlı yaşamaktı aslında Volkan'ın önceliği. Tıpkı Mephistopheles'in Faust'un yoluna sereceği bir hayattı istediği de. Her daim daha fazla hazla sarmalanmak için iyi-kötü ayrımı yapmadan buralara gelmişti adam zaten. Paranın getirdiği tatmin yetmiyorsa güce, güç yetmiyorsa daha farklı tutkulara yönelmişti. Öyle bir zaman gelmişti ki Volkan, artık hiçbir şeyden zevk alamaz olmuştu. Peşinde koşturduğu her şeyin aslında onu kölesi yaptığını fark etmeden öylece bir nehir misali akıp giderken de karşısına hazların, tutkuların en büyüğü, en yücesi, en sıradan olmayanı Mert çıkıvermişti işte. Kırk fikir aklında dolansa da Mert'in ağzından çıkan kendi ismiyle telefondan gözlerini çekti Volkan. Salonun ortasında duran adama doğru hızlıca ilerleyip daha Mert ne olduğunu anlamadan en büyük tutkusuna bir kez dokunabilmek için onun yanağını öptü. "Haberleşiriz." Hayatının en verimli dönemlerinden birinde olduğunu zanneden Volkan, bir anlık sekteye uğradığını düşünse de az önce ilk kez öptüğü adamın enerjisiyle birden yenilendi sanki. Ondan aldığı güçle sekiz aşamalı umudun yüce yolunun sonunda gibi hissetti kendisini. Aynı anlarda cennetin ve cehennemin eş zamanlı ona doğru büyük bir hızla gelmekte olduğunu anlayan Mert, iğrenç saydığı öpücüğü teninden kazımak isteyerek yalnızca kafasını bir kez sallayıp çıkıp gitti adamın evinden. Motorunun olduğu yere kadar yumrukları sıkılı şekilde güç bela yürüdü. Kimsenin görüş açısında olmadığını kavrayabildiği ilk an büyük bir tiksintiyle kusmaya başladı olduğu yere. Onun teni kumral bir adama aitti, ezelden ebede kadar hem de... Beklemediği öpücük yüzünden nefes alamadığını, boğulduğunu hissederken bunun ödemek zorunda olduğu son bedel olduğunu düşündü. Bunca zamandır aslında bedel ödemekten başka bir şey yapmamasını umursamadan. Hatta Yahuda'nın öpücüğüydü* bu onun nezdinde. Tek farkla... Bu kez ihanet edecek olan vermemişti öpücüğü... Caravaggio gelip de bu epik anı çizmek isteseydi, Romalılara verilecek olanın Mert değil Volkan olduğunu Mert'in gözlerinde yanan nefretten alevlerle anında anlardı, ondan başka kimsenin fark edemeyişlerinin aksine... Oysa bakıldığında Yahuda bile değildi aslında Mert. Ete kemiğe bürünmesi için bir kumralın tenini arındırması gerekiyordu. O, tıpkı Romalıların İsa'yla dalga geçmek için doğaçlama oluşturdukları dikenli taç gibiydi. Kendisini, evi saydığı zihnini bunca zaman yaşadığı, gördüğü onlarca olaydan koruyarak annesini onurlandıracak bir şeye dönüştürmüştü, tıpkı Paris'te özenle saklanan Dikenli Taç misali. O da İsa'nın başını deldiği söylenen taç gibi annesinin bedenine, ruhuna zarar vermişti. Kimse daha bebeklerle oynamayı yeni bıraktığı zamanda bir anne olmayı istemezdi. Ama Mert, kadının rahminde zorla can bulmuş, yetmemiş doğru düzgün gülmeyi bilmeyen bir kız çocuğunu zorlayarak dünyaya gelmişti. Hataydı bu, onun bu hayatta nefes alıyor olması bile hataydı bakıldığında. Yine de yaptığı hatayı bilircesine Dikenli Taç gibi önce solmuş, mucize eseri dallarından yeniden yaprak vermişti, hiç beklenmedik anda. Annesinin nasıl bir melek olduğunu tüm hücrelerinde hissederek Mert de dünyanın en ünlü katedralinde çıkan yangında son anda kurtarılan taç misali pek çok badire atlatmıştı, bugüne ulaşabilmek için. Annesine en büyük iyiliği doğmayarak yapabilirdi belki ama bunu başaramamıştı. O da tüm hayatını, çocukluğunu, gençliğini, hatta okumayı çok istediği bölümü bile elleriyle dokuduğu bir halı misali söküp de adalet arayışına viran etmişti, hem de pişmanlık duymadan. Herkesin vardı bir varoluş travması... Mert'in en büyük sancısı daha doğduğunda başlamıştı, her insanla aynı ama bir o kadar da herkesten farklı... Ana rahminden bir anda soğuk ve yabancı bir yere atılmış gibi geçmişti tüm ömrü, oksijen yerine öfke solduğu anlarda. Sonrasında melek addettiği kadından özür dilemek ister gibi annesi misali çocukluğunu yaşamaktan vazgeçip kocaman insanların yapamayacağı bir plana hazırlanmıştı. Ta ki yolunun içinde yeşeren aşkıyla bu büyük fedakârlığını bile uğruna feda edebileceği adamla kesiştiği günlere kadar. Şimdi derin vakitlerde ümit edemediği şeylerin dar vakitte onu bulmasıyla hiç doğmadığı bir durumda Barış'ı da tanıyamayacak olmasının verdiği dehşetle düşüncelerini sildi attı zihninden. Elinin tersiyle dudaklarını umursamazca sildikten sonra üzerindeki tişörtünün eteğini kaldırıp az önce adamın onu öptüğü yeri kazımak ister gibi kızartana kadar teninde dolaştırdı. Barış'a durumla ilgili mesaj atarken tenini yeniden onunla kutsayacağı güne kadar ona dokunmaması gerektiğini de zihnine yazdı, iblisin yeryüzündeki sureti olan şeytan dokunup da kirletmişti nihayetinde onu. Mert'in hâlâ bilmediğiyse mesajı alır almaz kendi evindeki süper bilgisayar dediği tam donanımlı bilgisayarının başına geçmek için arkadaşlarıyla birlikte şimdiden yola çıkmış olan adamın onu hiçbir koşulda kirli saymadığı, sayamayacağıydı. Kelimelerle arası çok da iyi olmayan kumrala göre aşk zaten dil ötesiydi. Mert'e duyduğu aşksa kelimelerle bile anlatmaya çalışsa onu bir yere kadar ancak yatıştırabileceği kadar derindi. Zaman hiç kimseyi beklemezdi ve en güzel mektuplar siz evde yokken gelirdi. Mert, kendisiyle henüz barışmasa da ona kanatlarını değdiren bir barış meleği onu çoktan alıp kendi cennetine katmıştı bile, yedi katının her birini aşkıyla süslerken... ✨✨ *Marx yaşamı boyunca ideolojilerden nefret eder ama hayatı tamamen ironi üzerine kuruludur. Tarihteki en katı ideolojiye öncü olurken epey çelişkili de fikirleri vardır. Mert, Volkan'la onun çelişkileri yüzünden Marx konuşmak istiyor kısacası. *"İsa daha konuşurken bir kalabalık çıkageldi. Onikiler'den biri, Yahuda adındaki kişi, kalabalığa öncülük ediyordu. İsa'yı öpmek üzere yaklaşınca İsa, "Yahuda" dedi, "İnsanoğluna bir öpücükle mi ihanet ediyorsun?" Luka İncili 22:47-48
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD