8.BÖLÜM

3454 Words
Son dersin tarih olması, geçmek bilmeyen günlerimde bitmek tükenmez dakikalarıma bir yenilerini daha ekliyordu sadece. Normalde derslerime ve sorumluluklarıma düşkün bir öğrenciydim ve sevmediğim derslerle bile aram iyiydi. Ne yazık ki şu son bir kaç gündür gözüm hiç birini görmüyordu. Sıkılmıştım ve yapacak, kendimi oyalayacak başka şeylere ihtiyacım vardı. Kurşun kalemi parmaklarımın arasında bir kaç tur çevirdikten sonra temiz bir defter sayfası açtım ve rastgele bir şeyler çizmeye başladım. Hafta sonu boyunca ve akabinde yağmaya devam eden yağmur yüzünden tüm sokaklar çamur içindeydi. Bu yüzden günlerdir koşarak zihnimi boşaltamamış ve düşüncelerimin arasında sıkışıp kalmıştım. Kulağımda yağmurun sesiyle, kalemimle kâğıdı karalarken, ruh halimin de tıpkı bu beyaz sayfa gibi, gittikçe karardığını hissediyordum. Hayatımda yaşadığım her şey üzerimde kara bir leke bırakmışçasına kirli hissediyordum kendimi. Uykusuzdum ve yorgundum. Kısacası berbat bir haldeydim. Jason'ın beni bu kadar etkilemiş olmasına deli gibi öfkeliydim ayrıca. Ah evet, hayatımın ortasına yıldırım gibi düşen şu yabancı: Jason Clayton. En çok da o gece ondan beni öpmesini istediğim için kendimi deli gibi tekmelemek istiyordum. Hayatımda ilk defa arzuladığım bir erkekten beni öpmesini istemiştim ve o da beni reddetmişti. Aman ne harika. Cumartesi akşamından bu yana Jason'dan hiç bir haber yoktu. Onu bir kaç defa aradım ancak şebeke mesajına göre telefonu kapalı ya da kapsama alanı dışındaydı. Gitmişti. Ne bir açıklama, ne de bir mesaj. Kendimi kullanılmış ve aldatılmış hissetmem için aramızda ciddi bir şeylerin geçmesi gerektiğini biliyordum, ama yine de bu bir şeylerin başlamadığı anlamına gelmiyordu, öyle değil mi? Yani adam günlerce peşimde dolaşmış, arkadaş olmak için neredeyse tüm cazibesini kullanmış, fikrimi bile sormadan çekip öpmüştü -ki aklıma takılan en büyük kısım da buydu zaten- sonra da buna rıza gösterdiğim anda ise, sanki ondan bekâretini istemişim gibi arkasına bakmadan kaçmıştı. Ne kadar düşünürsem düşüneyim ne yapmaya çalıştığını aklım almıyordu bir türlü. Bu kendini ya da beni bir şeylerden koruma çabasıysa eğer, kesinlikle bundan nefret etmiştim. Ön yargılarımla onu incittiğimin farkındaydım. Öte yandan şüphelerimin beni bu kadar büyük bir suçlu yapmaması gerektiğini düşünüyordum. Herkesin kendince korkuları ve dış dünyaya karşı bazı savunma mekanizmaları vardır. Benimkisi biraz fazlaysa ne olmuş yani? Aksini ispatlamak yerine neden benden kaçmayı seçmişti ki? "Bu konu başlıkları altından seçtiğiniz herhangi bir tanesiyle ilgili sunum hazırlamanızı istiyorum sizden. Bu sizin dönem notunuzu belirleyecek önemli bir proje, dikkatli olun." Profesör Rowling'in uyarısıyla kalemimi durdurup dikkatimi ona verdim. Sanırım psikoloji tarihinden dönem ödevim için bazı notları almam gerekiyordu şimdi. Başka bir sayfa çevirip tahtadakileri hızla defterime geçirmeye başlamadan önce karaladığım resme baktım. Bir çift yakıcı ve karanlık göz kâğıttan bana doğru bakıyordu. Kimin gözleri olduğunu anlamam için rengini belirlememe gerek yoktu. Bunlar Jason'ın gözleriydi. Kararlı, güçlü ve kışkırtıcı. Düzgünce çizdiğim kaş kavisinin üzerinde parmağımı hafifçe gezdirdim ve ona dokunuyormuşum gibi heyecanla küçük bir iç çektim. Tanrım, acınası bir haldeydim. Öğrencilerden bir kaçından konuyla ilgili itiraz sesleri yükselmeye başlayınca, tekrar yazacaklarıma odaklandım. Yaşlı Profesör ‘ün yıllara meydan okuyan derin yüz çizgileri daha da sertleşmiş ve böylelikle vereceği işkence ödevinden geri adım atmayacağını bize bildirmişti. "Şükran Günü tatilinden önce yazım aşamanızı bitirmeniz ve slayt sunumuyla birlikte el yazınızla bana teslim etmeniz gerekiyor. Başka sorusu olan?" Amfide boğuk bir uğultu yükseldi ancak profesör hiç oralı olmadı ve deri çantasına tıkıştırdığı kâğıtlarını hızla toplayarak kendinden emin adımlarla dışarı çıktı. Omuzlarımı esneterek arkama yaslandım ve aldığım notlara baktım. Sonunda kafamı meşgul edecek bir şey vardı elimde. Defteri kapattım ve sırt çantama tıktım. Öğrencilerin yarısından çoğu profesörün ardından sınıfı terk etmişti. Bende ağır adımlarla çıkışa yöneldim ve eve gitmeden önce kütüphaneye uğrayarak biraz araştırma yapmaya karar verdim. Trisha ile aramız yaptığımız son konuşmadan bu yana hâlâ serindi. Genelde gözümün önünde durmamaya ve fazla dikkat çekmemeye özen gösteriyordu. Aynı evde yaşayan ve birbirinden kaçan iki yabancıya dönüşmüştük resmen. Yalan söylemeyecektim. Şu bir kaç gündür onun zırvalıklarını dinlemeyi bile özlediğimi fark ettim. Kütüphaneden aldığım notlar ve ödünç kaynak kitaplarla birlikte Rock's&Books'a doğru yola koyuldum. Boyun çantamdan bir Snickers Cruncher çıkartıp büyük bir ısırık aldım ve kırmızı kapüşonlu pelerinime biraz daha sarındım. Bugün cadılar bayramıydı ve kitapçıyı süslemek için yardım edeceğime dair Paul'e söz vermiştim. Bay Salow ve Allison da orada olacaktı ve tam bir ekip ruhu içinde çalışacaktık. Kendimi bırakın bir ekibin parçası olmayı dünyaya ait bile hissedemiyordum ama yapacak bir şey yoktu. Kitapçıdan önce şekerleme dükkânına uğramam gerekiyordu. Bunun için adımlarımı sıklaştırdım ve gittikçe hızını arttıran yağmura aldırmadan botlarımın su birikintilerine çarpan şap şap sesleri eşliğinde hızımı arttırdım. Hava kararmıştı ve ana yoldaki insanların sayısı normalden daha azdı. Şekerleme sepetiyle ıslak caddeleri arşınlarken karşıdan karşıya geçmek üzere adımım attığım sırada büyük bir araba önümdeki su birikintisinin üzerinden hızla geçti. Çamurlu su beni yoğun bir pisliğe buladığı için sesli şekilde küfrettim. "Lanet olası herifler!" Üzerime sıçrayan çamur lekelerini sanki yapabilirmişim gibi elimle temizlemeye çalışıyordum ama nafileydi. Sinir bozucu olaya sebep olanları görebilmek için kafamı öfkeyle kaldırdığım anda içime sesli bir soluk çektim. Karanlıktan bile daha kara olan arabanın bir canavarın gözlerini andıran kırmızı stop lambalarının ışığı beni olduğum yere çivilemişti. Burnundan egzoz dumanı soluyan ve karanlığa beyaz bir duman gibi üfleyen arabayı tanımıştım. Bu oydu. Siyah BMW. Kahretsin. Elimdeki şekerleme sepeti ağır çekimdeymiş gibi yavaş ama büyük bir gürültüyle çamurlu suyun içine düşürdüm. Etrafa yayılan şeker paketlerinin hışırtılı sesini duydum fakat eğilip onları toplayacak durumda hissetmiyordum. Bacaklarım beton zemine adeta çakılmıştı. Araba bir kaç saniye boyunca yolun ortasında bekledi. Motorunun uğultulu gürültüsü kulaklarımda çınlasa da kendi soluklarımın sesini rahatlıkla duyabiliyordum. Soğuktan ya da korkudan mı bilmiyorum, alt dudağım titriyordu. Aracın dört yolcu kapısı da aynı anda açılıp, içinden siyah pantolonlu dört bacak aynı anda yola adımını atınca beynime ulaşan tek bir ses duydum sadece. Kaç! Botlarım ıslak kaldırımda çamurları etrafa sıçrata sıçrata gerisingeri koşmaya başladım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim ve çevrede hiç insan olmaması garipti ama şu an bunu düşünebilecek durumda değildim. Sokaklar gittikçe daralmaya ve karanlık çoğalmaya başlamıştı. Ciğerlerim patlama sinyalleri verecek kadar sıkışmıştı. Soluğum acı şekilde genzimi yaksa da koşmaya devam ettim ve bacaklarımın beni yarı yolda bırakmamaları için dua ettim. Arkamı dönmeye ve takip ediliyor muyum diye bakmaya bile korkuyordum. Ancak son karanlık köşeyi dönmeden önce buna cesaret edebilmiştim. Kanalizasyon deliklerinden sokak lambalarına doğru sızan beyaz dumanın dışında kimseyi göremeyince, bir şeye çarpıp duruncaya kadar koşmaya devam ettim. Sert bir şeye. Tam çığlık atmak üzereydim ki, ağzım bir el tarafından sıkıca kapandı ve tanıdık bir ses kulağıma yanaştı. "Şşşt. Sakın korkma Lucy." Jason'ın bana dolanan kollarının arasında gözlerim yuvalarından fırlayacakmış gibi bakıyordum ona. Vücudum kaskatıydı ama onun sıcak bedeni beni biraz olsun rahatlatmayı başarmıştı. Yeniden nefes alabilmem ve zorlanan ciğerlerimi rahatlatmak için elini ağzımdan çekti ve anında, "Jason." diye fısıldadım. Yüzü sert ama bakışları yumuşaktı. İçimden şefkatli kollarına sığınmak ve hıçkırıklarla ağlamak geliyordu. Onun yerine gözlerimde düşmeyi bekleyen yaşlarla, sadece onun karanlıkta bir ışık gibi parlayan yüzünü hafızama kazırcasına yüzüne baktım. Bakışlarındaki acıma boğazımı düğümlemişti. "Peşimdeler Jason. Yardım et." diye yalvardım. "Onlar, onlar beni arıyor.” “Kimler Lucy? Peşinde olanlar kim?” “Kim olduklarını bilmiyorum.” derken kafamı şiddetle salladım. “ama korkuyorum.” Jason'ın bakışları öfkeyle karardı. Önce bana sonra da inanamıyormuş gibi arkama baktı. Herhangi bir teselli edici söz söylemesini beklerken böyle şüpheyle bakması yaralayıcıydı. Sonunda bir adım geri çekilerek kollarından çıktım. Gözlerinden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum ama hiç bir şey okuyamıyordum. Bana inanmıyor muydu? Yalan söylediğimi mi düşünüyordu? Arkamı dönüp adamların gelmesini beklediğim yöne doğru baktım. Kimsenin olmaması tuhaftı ama ben oralarda bir yerlerde olduklarından emindim. "Her an gelebilirler Jason. Gitmeliyiz." Yüzümü tekrar ona döndüğümde Jason’ın yerine dört tane güneş gözlüğü takmış takım elbiseli adamla yüz yüze gelince güçlü bir çığlık attım. "Tanrım Lucy, iyi misin? Uyan hadi." Gözlerimi kocaman açarak yataktan doğrulurken içime derin bir soluk çektim. Ter içinde ve nefes nefeseydim. Kalbim yerinden çıkmış, boğazımda atıyormuş gibi hissediyordum. Çabucak etrafımı taradım ve nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Kendi odamda ve kendi yatağımda olduğumu anlayınca rahatladım. Yine de boğazımdan hıçkırık gibi çıkan sese engel olamamıştım. "Şükürler olsun uyandın. Kötü bir kâbus görüyordun. Sesini duyduğumda koştum ama seni uyandırmak hiç kolay olmadı. Tanrım, şu haline bak nasıl da terlemişsin.” Trisha'nın şefkat dolu sesi beni kendime getiriyordu. Kafamı sallayarak itiraz ettim. "Çok daha kötü." dedim ve Trisha'nın sırtımı okşayan elleri anında durdu. "Tıpkı gerçek gibiydi Trish." "Ah Lu. İnan bana seni çok iyi anlıyorum." Beni teselli etmeye çalışıyordu ama bunu istemiyordum. Hala rüyanın etkisindeydim. "Bazı geceler bende o kâbuslardan birini görüyorum." Trisha kollarını etrafıma dolayıp bana sarıldı. Bu kaskatı bedenime bir parça iyi gelmişti. Gerilen omuzlarım gevşeyince sonunda ben de ona sarılabilmek için uzanmıştım. “Seni bu kadar korkutan neydi?” "Rüyamda kırmızı bir pelerin giymiştim ve karanlık sokaklarda bilmediğim adamlar tarafından kovalanıyordum." "Senin kırmızı bir pelerinin yok ki." diye lafı yapıştırınca içimden nedense gülmek geldi. Sinirlerim bozulmuştu. "Haklısın. Yok." Trisha da gülünce kendimi aptal gibi hissettim. Yüzümü görebilmek için geriye çekilip yanaklarımdan süzülen yaşları görünce elinin tersiyle sildi. O ana kadar ağladığımı fark etmemiştim. "Yatmadan önce kırmızı başlıklı kız masalını falan mı okudun sen?" dedi alayla. Elini itip kendi gözyaşlarımı ellerimle silerken kıkırdamaya başladım. "Hayır, Kurt ve Kız'ı seyretmiştim." "Ah." dedi Trisha ve ardından söylediği şeyden önce bana göz kırptı. "Şimdi neden kâbus gördüğün anlaşılıyor işte. Eğer Twilight izleseydin en azından Edward Cullen gibi yakışıklı bir vampir tarafından kovalanacak ve çığlık sesleri yerine inlemelerle uyanacaktın." "Haklısın." dedim ve tekrar gülmeye başladım. Böyle saçmalıklardan bahsederek kafamı dağıtmasına ihtiyacım vardı. Gördüğüm kâbusun etkileri yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı. "Odandan mis gibi kokular gelirken böyle kötü kâbuslar görmen çok tuhaf." dedi birden. Soran gözlerle bakınca da masum bir çocuk gibi yüzünü ekşitti. "Uykunda Jason'ın adını sayıkladığını duymamış gibi yapacağım. Ama sen de bana yatağının altında ölmeye mahkûm ettiğin zavallılardan bahsedeceksin.” Trisha, Jason'la buluştuğum gece benden çok sonra eve dönmüştü. Bu yüzden ona fiyasko randevumuzdan ve Jason ile aramda geçenlerden bahsetmemiştim. Zaten o zamanlar buna pek de hevesli değildim. Gelir gelmez Lilyumlardan oluşan buketi yatağımın altına tıkıştırmış ve üstümü bile değiştirmeden sırt üstü uzanmıştım. O günden sonra çiçekleri tamamen unutmuştum. Trisha acaba konuşacak mıyım diye yüzüme merakla bakarken derin bir soluk alıp verdim. "Çiçekler Jason'dan." diye sonunda itiraf ettiğimde Trisha, uykumda attığımdan daha güçlü bir çığlıkla kulaklarımı sertçe becerdi. "Evet, biliyordum, biliyordum. Aranızdaki her şeyi berbat ettiğimi düşünmüştüm ve bu yüzden suçluluk duyuyordum. Şimdi içim öyle rahatladı ki." Kollarımla yorganımın üzerinden bacaklarımı sararak kederli bakışlarımı pencereye çevirdim. Dışarıdaki yağmur dinmişti. Ancak beynimin bir köşesi rüyada gördüklerini tekrarlayarak acımasızca bana işkence etmeye devam ediyordu. "Pek sayılmaz.” dedim. Sevincini yarıda kesmekten nefret ediyordum ama ona gerçekleri söylemem gerekiyordu. "Bu kez sen değil ama sanırım ben her şeyi berbat ettim." "Nasıl?" diyerek hayretle yatağımın kenarına çöktü. Günlerdir gün ışığı ve sudan mahrum kalan çiçeklerimi yatağın altından çıkartmış, kucağında tutuyordu. Onlara bakınca birden içim acıdı ve kendimi çok zalim hissettim. Oysa ilk gün ne kadar canlı, parlak ve tazeydiler. Şimdi taç yapraklarının rengi solmuş ve birbirlerine büzüşerek sarılıp küçücük olmuşlardı. "Onu kırdım sanırım. Yani bilmiyorum, aptalca bir şeylerden şüphelendim ve istemeyerek onu incittim." diyerek cumartesi gecesi ve ondan önceki gece olanları kısaca anlattım. Barda ettiğimiz dansla, beni öpmesini söylediğim anı anlatırken Trisha nefesini tuttu. Jason'ın beni öpmek yerine saçma sapan şeyler söylediğini öğrenince en az benim kadar hayal kırıklığına uğramıştı. "Bir şeyi öğrenmem gerek Trish. “dedim sonunda, kafamı kurcalayan şeyi sormak zorundaydım. “O gece Jason'a benden bahsederken ne kadar ileri gitmiş olabileceğin hakkında bir fikrin var mı?" Trisha düşünmeye başladığında kaşlarının arasında küçücük bir çizgi oluştu. O gece o kadar çok içki içmişti ki, sanırım zihni hâlâ bulanık görüntüleri bir araya getirmekte zorlanıyordu. "İyi düşün Trisha." dedim kollarından sımsıkı tutup yüzüme bakmasını sağlayarak. "Ona benden ya da ailemden bahsetmiş olabilir misin?" Trisha kafasını hızla iki yana salladı. ”Hayır. Sence böyle bir şey yapar mıyım?” dedi dehşetle. “Soyadını sordu ama bu zaten bir sır değil ki. Ve belki senden bahsederken Frijit (cinsel soğukluğu olan kadın) lakabını ağzımdan kaçırmış olabilirim ama hepsi bu kadar, yemin ederim. Seninle ilgili gerçekler yalnızca ikimizin arasında. Bunun ciddiyetinin farkında olmayacak kadar aptal olduğumu mu sanıyorsun?" Trisha'nın samimiyetinden emin olmam için incinmiş gözlerine bakmama gerek yoktu. Ona inanıyordum. Çünkü böyle bir boşboğazlık yapmayacak kadar akıllı bir kızdı. Sarhoş olup geberecek kadar içse bile. "Tamam. Üzgünüm. Sadece sormak istedim." diyerek kollarını serbest bıraktım. "Ve bana bir daha sakın Frijit deme." Trisha'nın yüzünde anında sırnaşık bir tebessüm belirdi. "Merak etme. Az önce tüm bildiklerimi ters yüz ettin.” dediğinde sırıtışımı gizleyemedim. "Buna sevindim." Trisha çiçekleri bir kenara bırakıp bana sımsıkı sarıldı. "Sen ihtiyacım olan en iyi arkadaşsın Lucy. Seni güldürebildiğim için öyle mutluyum ki. Son günlerde bundan umudumu kesmeye başlamıştım. Yani aramızın hiç... düzelmeyeceğinden korkuyordum." Ellerimi sırtında dolaştırmaya başladım. "Saçmalama. Bunu neden yapayım ki. İki gün peşimden koştuktan sonra beni terk eden adam için mi? Hiç sanmıyorum Trish." geriye çekilip yüzüne baktığımda hüzünlü gözlerini çevreleyen umudu görmüştüm.  "Bizim aramızdaki şey bundan çok daha fazlası. Biz kader arkadaşıyız, unuttun mu?" "Hayır unutmadı. Sadece bilmiyorum. Senin gibi biriyle arkadaş olduğum için gerçekten şanslı hissediyorum. Ve bunu kaybetmek istemiyorum." Bu kadar duygusallık yetmişti. "Eee, uykumuz kaçtığına göre, sert bir kahveye ne dersin?" "Harika derim.” Ertesi gün Rock's&Book’s'ta Paul ve Allison'la akşamüzeri ortalığı toparlıyorduk. Hafızam sonunda rüyadaki zaman diliminden kurtulmuş, şimdiki zamana dönmüştü nihayet. Cadılar bayramı süslemelerini paketleyip kaldırırken balkabağından oyulmuş ve bana sırıtan turuncu çirkin bir mumluğu elime aldım. Sanki rüyamda gördüğüm saçmalıklar yüzünden benimle alay edermiş gibi genişçe sırıtıyordu. Dün gece gördüğüm her şeyin gerçek gibi görünmesi çok normaldi, çünkü bir kaç gün önce birçoğunu zaten yaşamıştım. Beni asıl düşündüren, yaşamadığım kısmıydı. Paul kasadan Z raporunu alırken ben ve Al envanter sayımı yapıp masaları temizledik. Kitapçı için gereken malzemelerin bir listesini Paul’un önüne bıraktığımda kafasını kaldırıp bana baktı. "Bugün gerçekten çok çalıştın Lucy. Yorgun görünüyorsun." Yorgun kelimesi şu an vücut dilimin bana anlattıklarını karşılamakta zayıf kalıyordu. Uykusuzluk yüzünden berbat bir gece geçirmiştim ve okulda da oldukça yoğun bir gün geçirmiştim. Kitapçının bugün tıklım tıklım dolu olması da üstüne tuz biber ekmişti. Kısacası perttim. "Haklısın. Tek istediğim eve gidip sıcak bir duş almak, ardından da yirmi dört saat uyumak."  Tamam, uyumak kısmını biraz abartmış olabilirdim ama şu an bunu yapabilecek durumda hissediyordum kendimi. Paul’un yüzündeki gülümseme genişledi. "Planlarını bozmak istemem ama bu gece olmaz." diyerek kafasını iki yana salladı." Bu gece Tood'un yerinde geleneksel bilardo turnuvamız var unuttun mu? Geçen ay gelemediğin için bu sefer söz vermiştin." Elimi alnıma yapıştırarak sesli şekilde inledim. "Bu tamamen aklımdan çıkmıştı." diyerek acınası bir sesle mırıldandım. Ne yazık ki Paul hiç acıma havasında değildi ve bu dediğimi kesinlikle yutmamıştı. Tood'un yeri, her ay üniversite öğrencileri arasında bilardo gecesi düzenleyen, daimi sakin ve kaliteli müşterileri olan küçük bir gece kulübüydü. Paul, kulübün üyelerinden ve usta bilardocularından biriydi. Bir kaç kere onunla turnuva gecelerine katılmış ve elimde gece boyunca tuttuğum birayla kıyasıya yarışanları seyretmiştim. Trisha'nın, Tim ve Cami ile gittiği yüksek sesle müzik dinlenen barlara karşın, topların birbirine vurması ve bir kadehin doldurulması dışında oldukça sessiz bir mekândı. Dinlenmek ve stres atmak için harika bir yerdi kısacası. Yine de hiç havamda değildim. “Bu kez de beni Allison’la tek başıma gönderemezsin.” Geçen ay Allison, Paul’dan onu da götürmesini istemişti. Ancak Allison'ın yaptığı tek şey gürültülü bir şekilde sakız çiğnemek ve Paul’un dikkatini dağıtmaktı. Ayrıca berbat bir oyun arkadaşıydı. O gece Paul kaybetmiş ve karşı takım ne isterse onu yapmak zorunda kalmıştı: tek kural buydu. Konsantrasyonu Allison tarafından bozulmuş, sonu. olarak Paul özenle uzattığı saçlarını kesmek zorunda kalmıştı ki bana sorarsanız bu haliyle çok daha yakışıklıydı. Ancak Allison'la bir daha eş olmamaya yemin etmişti. "Hiç bahane bulmaya çalışma Lucy, söz verdin." diyerek diretince hızla gözlerimi devirdim. Ben ve tutulasıca çenem. "Peki tamam, tamam. Geliyorum." Sonunda pes ettim ve Paul neşeyle beni kucaklayıp etrafımda bir tur döndürdü. “Eğer beni bırakmazsan vazgeçeceğim.” Paul beni bıraktı ama hala sırıtmaya devam ediyordu. “Anlaştık.” Geç kalmamamız için hemen hazırlanıp dükkânı kapatmamız gerekiyordu. Kapıdan çıkmak üzereyken Allison'ın yüzünün düştüğünü fark ettim. Anlaşılan Paul’un bu gece de onu götüreceğini sanıyordu ve sayemde hayal kırıklığına uğramıştı. Kepenkleri indirip kilidi takarken Paul'e bir bakış attım ve o anında ne olduğunu anlayıp başını itiraz edercesine sallamaya başladı. Çalışırken sessiz beden dilimizi kullanmaya alışkındık. Bazen bir bakış, bir el hareketi bize uzun cümleler kurmaktan daha çok şey anlatırdı. Kaşlarını kaldırarak bana olmaz işareti yaptı ama karşılığında yüzümü ekşitince gözlerini devirip derin bir nefes aldı. Arkamızı döndüğümüzde Allison, ellerini birbirine masumca birleştirmiş bize yavru köpek bakışları atıyordu. Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırırken, sonunda dayanamayıp burnumdan gülmeye başladım. Paul bana ters bir bakış attıktan sonra tekrar Allison'a döndü. "Sende bizimle gelmek ister miydin All?" İkinci bir kez sormasına gerek yoktu. Allison'ın yüzündeki aydınlanma görülmeye değerdi doğrusu. "Ben mi? Sahi mi? Ah Paulo çok tatlısın. Söz veriyorum bu sefer..." Paul elini kaldırıp onu anında sustururken kendimi tutamayıp kahkahayı bastım.     İkili bana tuhaf tuhaf bakarken fazla gülmemek için elimle ağzımı kapatmaya çalışıyordum ama bir türlü başaramıyordum. Allison'ı yalvarırken defalarca görmeye alışkın olmama rağmen bu kez nedense bana komik gelmişti. Ya da gülmek için sebeplere ihtiyaç duyuyordum artık. "Sus Allison. Ve lütfen mümkünse bunu bütün gece yap.” dedi sertçe Paul. “Yoksa." "Asla. Sana yemin ediyorum bu kez hiç ses çıkarmayacağım. Hatta sen oynarken nefes bile almayacağım." diyerek abartınca Paul’la birbirimize bakıp aynı anda göz devirdik. Paul bana göz kırpınca onu zaten davet edeceğini ve sadece işkence ettiğini anladım. Allison küçük bir çığlık atınca ikimiz de irkilerek ona döndük. "Yine ne oldu All? Tanrı aşkına, daha az önce sessizlik yemini etmemiş miydin?" Allison mahcup bir sırıtışla, "Özür dilerim ama henüz Tood'un yerine gitmedik ve o zamana kadar serbestim sanıyordum. Hem bu çığlık Lucy içindi." deyince şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Bir tavşan gibi yerinde zıplayarak bana kafasıyla bir yeri işaret ediyordu. Kafa karışıklığıyla gözlerimi yolun karşısına çevirdiğimde park etmiş haldeki gümüş renkli arabayı gördüm. Kalbim anında göğsümde bir takla attı. Bu Jason'dı. Kalçasını arabasının parlak kaportasına yaslanmış, ayaklarını bileklerinden çaprazlamış, gecenin karanlığına sigarasından çektiği gri dumanı üflüyordu. Onun sigara içtiğini bile bilmiyordum ama asıl şaşırdığım şey bu değildi. Jason benim onu gördüğümü anlayınca yerinde dikleşti ve gözlerini bana sabitledi. Bir süredir bizi izlediğini o an fark ettim. Beynim adeta uyuşmuş gibiydi. Ne düşüneceğimi bilemedim ama yapmak istediğim şey, kesinlikle kaçmak değildi. Bu sefer değil. Bilinçaltımda dün gece gördüğüm rüyayı anımsayarak içimi bir ürperti kapladı. Ayaklarım söz dinlemez bir halde ileriye doğru atılınca bir el bileğimden beni durdurdu. Paul'un rahatsız olmuş bakışlarıyla karşılaşınca, "Bana bir dakika izin verin." dedim. Paul, Jason ile aramızda geçenlerin çoğundan habersizdi. Ancak günlerdir ne kadar dalgın ve düşünceli göründüğümün farkında olmalıydı ve sanırım sebebinin Jason olduğunu tahmin ediyordu. "Bunu yapmak zorunda değilsin Lucy." diyerek beni uyarınca ona minnetle gülümsedim. "Elbette değilim. Ama yapmak istiyorum." Sonunda isteksizce bileğimi bıraktı. "Hemen dönerim." Allison kıkırdayarak, “Acele etme.” dedi. Paul sessizce homurdandı.  Sokağı kontrol edip, araba olmadığını görünce ağır adımlarla yolun karşısına doğru yürümeye başladım. Ben ona doğru yürürken Jason duruşunu değiştirerek sigarasını yere atıp botunun tabanıyla ezdi. Paul ve Allison'ın nefeslerini tutmuş hâlde bizi izlediklerinin farkındaydım. En az onlar kadar gergindim ama bunu belli etmemek için elimden geleni yapıyordum. Jason’ın onun karşısında heyecanlandığımı düşünmesini istemiyordum. Ona burada ne işi olduğunu sormak istiyordum. Beni neden aramadığını ve günlerdir hangi cehenneme kaybolduğunu. Fakat bunun yerine sadece, "Selam." dedim. "Selam Lucy." Pürüzsüz kalın sesi etrafımı sıcacık sardı. Yüzüme sanki beni yıllardır görmemiş gibi hasretle bakması az kalsın tüm direncimi kıracaktı. Ne kadar inkâr edersem edeyim onu çok özlemiştim. Aramızda güçlü bir elektrik vardı ve bunu açık havada olmamıza rağmen tenimin üzerinde rahatlıkla hissedebiliyordum. Konuşmasını beklerken, saniyeler asır gibi geçti ve beklentiyle küçük bir iç çektim. Sanırım ben konuşmadan önce bir şey söylemeyecekti. "Buraya bana bir şey söylemek için mi geldin?" diyerek onu teşvik etmeye çalıştım. Gözlerini kısarak beni tepeden tırnağa süzdü. Bakışları, kotumu içine sıkıştırdığım çizmelerimden, beremin içinden taşan saçlarıma kadar her yerde gezindi. Rahatsız olup, huzursuzca yerimde kıpırdanmaya başladım ve arkamı dönüp arkadaşlarımı kontrol etme gereği hissettim. Hâlâ bize bakıyorlardı. "Eee? Konuşmayacak mısın? Bak eğer bir şey söylemeyeceksen gitmek zorundayım. Arkadaşlarım beni bekliyor." Jason'ın bakışları bir kaç saniyeliğine omzumun gerisine kaydı ve onları ilk defa fark etmiş gibi baktı. "Sadece... seni özledim." dediğinde ne yapacağımı bilemeden öylece ona baktım. Kalbimin mideme inmiş orada dans ediyor olmasına kızıyordum. Beni bu kadar süre sonra bile etkilemesine izin verdiği için bedenime isyan ediyordum ama yalan yok, heyecanlanmıştım. Bu iki kelime bile kanımın akışını hızlandırmaya yetmişti. Jason sosyalleşmekte zorlanan bir tip değildi ama belli ki benimle bunu yapmakta oldukça zorlanıyordu. Ağzımdan çıkacak kelimeleri beklerken, sabırsız görünüyordu. Gözleri gözlerimi tarıyor, orada heyecan pırıltıları arıyordu. Duygularımı maskelemekte oldukça başarılı olduğum için ona bu zevki yaşatmayacaktım. Ama sonra hiç tahmin etmeyeceğim bir şey yaptım. "Eğer işin yoksa bizimle bilardo gecesine gelmek ister miydin?" Jason benden böyle bir soru beklemediği için afallamıştı. Ve itiraf etmeliyim ki, onu şaşırtmak bir ilk olmasına rağmen hoşuma gitmişti. Gözlerini kıstı ve tekrar geride bıraktığım arkadaşlarıma baktı. Yakışıklı yüzüne bakmak bana tam bir işkence olduğu için, bu fırsattan yararlanarak ben de tekrar dönüp onlara el salladım. Allison heyecanla zıplayıp bana el sallayarak karşılık verirken, Paul yerinde hareketsizce dikiliyordu. Ona sormadan Jason'ı davet ettiğim için umarım bana fazla kızmazdı. "Ne diyorsun? Fazla vaktimiz yok." diyerek tekrar Jason'a döndüm. Gözleri kısılıp, dudaklarının kenarında kışkırtıcı bir gülüş belirdi ve kalbimi anında sekteye uğratacak bir şey söyledi. "Sana bir daha asla hayır diyebileceğimi sanmıyorum Lucy."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD