Geçtiğimiz sokakları tanımıyordum.
Zaten Portland'ın çoğu yerini görmemiştim.
Yine de yolların ıssızlaşmasıyla şehrin diğer ucuna gittiğimizin farkındaydım.
Bulutlu olan gökyüzü iyice kararmış üstüne bir de yağmur yağmaya başlamıştı. Silecekler hızlanan yağmur damlalarına yetişmeye çalışırken, dışarıyı izlemek neredeyse imkânsızdı. Jason'ın profiline baktım. Sokak ışıklarının belli belirsiz aydınlattığı yüzü oldukça huzurlu görünüyordu. Ben ise, bilinmezliğin verdiği tedirginliği yaşıyordum resmen. Arada bir gök gürültüsünün ve araba homurtusunun dışında yola çıktığımızdan beri başka ses duymamıştım. Diğer yandan, gece yağan yağmurlardan ve çakan şimşeklerden yatağımda olmasam bile hala nefret ediyordum.
Gökyüzünü ortadan ikiye yaran kırbaç gibi bir şimşek her yeri gündüz gibi aydınlattığı anda yerimde irkilerek sıçradım. Jason'ın meraklı bakışları anında bana döndü.
"İyi misin?"
“Evet.” Hayır. “Sorun yok." diyerek geçiştirdim. "Sadece gök gürültüsünden nefret ederim." dediğimde bana ve yola eşit aralıklarla bakmaya devam etti. Anıların tekrar beynime hücum etmesine izin veremezdim. Şimdi olmazdı. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve içimden ona kadar saymaya başladım. Bir... İki... Üç... Dört...
Elimde bir sıcaklık hissettiğim anda gözlerim hızla açıldı. Jason elimi avucunun içine almış güven verircesine sıkıyordu. Ona baktığımda bana anlayışla gülümsediğini gördüm.
"Gök gürültüsünden pek çok insan nefret eder, Lucy. Sorun yok. Ben buradayım."
Tıpkı babam gibi konuşmuştu. Burun kemerimin özlemle sızladığını hissettim. İçimden ağlamak geldiğinde hep böyle olurdu. Dokunuşu bana iyi gelmişti. Uzun zamandır kullanmadığım hassas yerlerimin harekete geçmesini sağlıyordu. Bunun şehvetle hiç bir ilgisi yoktu. Aradığım, birazcık şefkat ve masumca ilgiydi sadece. İçimde bitmek bilmeyen bir kavga vardı sanki. Güneş görmeyen yaralarımın sahibi küçük bir kızla, heyecanı ve tutkuyu aramak için çırpınan bir genç bir kızın savaşıydı bu. Hangisi kazanmalıydı ya da hangisinin tarafını tutmalıydım bilmiyordum ancak bildiğim tek şey, bu yükü tek başıma taşımakta gittikçe zorlandığımdı.
İçimdeki iyi kız hemen Jason'ın elini bırakmamı ve ondan olabildiğimce uzaklaşmamı söylüyordu.
O bir yabancı.
O bir tehlike.
O bir bilinmeyen.
Bilinmeyenler beni her zaman korkuturdu.
Ama diğer yanımda ilgiye aç bir kız vardı. Arzuları, hayalleri, ihtiyaçları ve duyguları olan. Sevilmek, dokunulmak, hayatın verdiği heyecanları yaşamak istiyordu. Jason'ın elini tutmaya devam ettiğim sürece o kıza olan direncim giderek azalıyordu. Bu yüzden elimi yavaşça çektim.
"Radyoyu açabilir miyim?"
"Elbette. Ne dinlemek istiyorsun?” diyerek müzik seçimini bana bıraktı. Avuçlarımın terini kotuma silerek kanalları dolaşmaya ve kafama göre bir şeyler aramaya koyuldum. Şu an herhangi bir şey olabilirdi. Aramızdaki yakınlığı bana unutturması yeterliydi.
Taylor Swift'den Look What You Made Me Do parçasıyla beynimin içindeki tüm sesleri susturabilmeyi diliyordum.
Şarkıyla birlikte tempo tutmaya başlayınca, Jason bana yan gözle bakmaya başladı. Parmaklarım dizimde bir ritim tuttururken kara bulutlar zihnimden yavaş yavaş dağılıyordu. Hatta bir süre şarkıya ağzımla bile eşlik ettim.
Küçük oyunlarından hoşlanmıyorum/ Eğik sahnenden hoşlanmıyorum/ Bana bir aptalı oynattığın rolü/ Hayır, senden hoşlanmıyorum/Mükemmel suçundan/ hoşlanmıyorum/ Yalan söylediğinde gülmenden/ Silahın benim olduğunu söyledin/ Hoş değil, hayır, senden hoşlanmıyorum.
Jason'a baktığımda gülümsediğini fark ettim.
"Ne?"
"Sadece kötü bir yalancısın."
"Bu ne demek şimdi?"
"Benden hoşlanmadığını söylemenden bahsediyorum.”
Güldüğümü görmesin diye başımı çevirdim. “Ben sadece şarkı söylüyordum."
"Alınganlık yapmıyorum ama başından beri bana karşı hep mesafeli olduğunu inkâr edemezsin." dediğinde arkama yaslanıp gözlerimi kapattım.
"Sana söylemiştim. Yabancılardan pek hoşlanmam."
"Ben de sana hiç kimseyi tanımadan onu tanıyamayacağını anlatmaya çalışıyorum."
"Bunu neden yapayım?"
"Neyi?"
"Yani neden seni yada bir başkasını tanımaya çalışayım ki?”
“Çünkü başkalarını bilmem ama beni tanımanı istiyorum.” dedi birden. Ne diyeceğimi bilemeyerek şaşkınlıkla yüzüne baktım. O da bunları söylediğine şaşırmış gibiydi.
Sonunda, “Ben böyle mutluyum." dedim.
"Hayır değilsin."
Arabanın içindeki ısı ve içimi ısıtan bakışları yüzünden neredeyse mayışmaya başlamıştım.
"Bitkileri incelediğini sanıyordum, insanları değil.”
"Olabilir. Ben senin gibi psikoloji okumadım. Ancak ot gibi yaşayan birini nerede görsem tanırım."
O bana az önce hakaret mi etmişti? Bir kahkaha patlattım ama aslında acıtmıştı. ‘Ot gibi yaşamak’ benim için oldukça yerinde bir deyimdi. Gülüşüm bulaşıcıymış gibi Jason da benimle birlikte gülüyordu.
Kafamı iki yana sallayarak, "Birini etkilemek için böyle şeyler söylememen gerektiğini kimse sana öğretmedi mi?" diyerek lafı yapıştırdım.
Umursamazca omuz silkti. "Birini etkilemek için lüzumsuz kelimelere ihtiyacım yok."
Amma da havalıydı. Gerçi haksız sayılmazdı. Etkileyici sözlere kesinlikle ihtiyacı yoktu. Konuşurken her seferinde ses tonunu öyle iyi ayarlıyordu ki, insana tam da ihtiyacı olanı veriyordu. Şu an bana baktığında gördüğüm aç bakışları ise kesinlikle başka bir ihtiyacımı tetikliyordu. Bu adam kadın ırkı için cidden tehlikeliydi.
Arabayı birden durdurunca nereye geldiğimizi görmek için dışarı baktım. Bir gece kulübüne benziyordu. Ancak çok iyi bir yer olduğunu düşünmüyordum. Ara sokaklardan birinde ıssız ve tekin olmayan bir yerdeydi. İçimdeki korku filizleri baş gösterdi.
"Bir dakika bekle." dedi Jason ve beni tüylerim diken diken bir hâlde arabada yalnız bırakarak dışarı çıktı. Yağmurun camları döven sesi kapı açılınca daha şiddetli duyulmaya başlamıştı. Bagaj kapısını açtığını ve içinde bir şey aradığını anladım. Paranoyak yanım; ip, bıçak, kelepçe bant gibi seri katil gereçlerini tek tek aklımda sıralarken iyice gerildiğimi hissettim. Dikiz aynasından baktım, ama yağmurun şiddeti yüzünden hiç bir şey göremiyordum. Lanet olsun, neden onun peşine takılıp buralara kadar gelmiştim ki?
Kapım açılınca birden irkildim. Fakat Jason'ın bir şemsiyeyle karşımda dikildiğini görünce rahat bir soluk verdim.
"Hadi," diye gülümseyerek bana elini uzattı. Zihnimden geçenleri bilseydi böyle gülümsemezdi eminim. Kendimden utanarak hiç tereddütsüz uzattığı eli tuttum. Aptal korkularıma içimden bir dil çıkarıp şemsiyenin altına Jason'ın yanına sığındım. Onun yanında bulduğum huzuru daha fazla inkâr etmek saçmalıktı. O bir katil değildi. Veya herhangi bir kötü niyeti olamazdı. Sadece benimle ilgilenen biriydi hepsi bu. Örümcek ağı tutmuş bilinçaltımın artık bunu anlaması gerekiyordu.
Kokusunun tüm hücrelerime bir uyuşturucu gibi işlemesine izin vererek mekânın kapısına kadar birlikte yürüdük.
İçeri girdiğimde iyi anlamda küçük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Çünkü dışarıdan göründüğü kadar kötü bir mekân değildi burası. Evet, bir bar olduğu doğruydu ancak daha çok gençlerin takıldığı, üstelik dans için küçük bir pisti olmasının yanında dart, tilt ve benzeri oyunların da oynandığı salaş bir yere benziyordu. İçerisi sıcak ve ferahtı. Bar kısmı ve dans pisti diğer köşelere göre daha aydınlıktı.
D.J.'in müzik seçimlerini de yabana atmamak lazımdı. Kısacası ortamı beğenmiştim.
Jason şemsiyesini kapatarak girişteki bir askılığa astı. Eliyle saçlarındaki suyun fazlasını arakaya atarken gözümü ondan alamadım. Kim bilir o iri telli saçları çekiştirmek nasıl zevkli bir his olurdu. Parmak uçlarım bu istekle karıncalanırken, Jason elini belime atarak beni bara doğru yönlendirdi.
Birlikte boş birer tabure bulup oturduk.
"Hoş bir yere benziyor." dedim etrafı incelemeye devam ederken.
Barmen, orta yaşlarının üzerinde esmer, uzun boylu bir adamdı. Diğer müşterilerle ilgileniyordu. Bara yaklaştığımızda Jason,
"Evet, güzel yerdir." diyerek etrafı kolaçan etti. "Ben de daha yeni keşfettim." Bir el hareketiyle barmeni çağırdı. Adam gelmeden önce bana," Ne içmek istersin?" diye sordu.
"Sen seç. Buraya beni sen getirdiğine göre sanırım seçimi sana bırakmak daha iyi olacak."
Bana içimi eriten bir şekilde baktıktan sonra, "Kısasa kısas istiyorsun demek." diyerek göz kırptı.
Barmenden benim için bir Corona (bira) isterken kendine votka-limon sipariş etti. Konuşurken saçı sakalı kızıl barmenin aksanından İrlandalı olabileceğini tahmin etmiştim. Fazla gülmeyen soğuk tiplerdendi. Yine de siparişimizi çabucak getirdi.
"Sert içkilerden hoşlandığını sanıyordum." dedim Jason'a takılarak.
"Bu gece değil. Senin yanında aklım yeterince bulanıyor.” Kendimi biraz garip hissetmiştim. Biraz da gururlu. Tek kafası karışanın ben olmadığımı bilmek sevindirici bir şeydi doğrusu.
İçkilerimizi içerken dans pistinde anlamsızca sallanan insanları seyretmeye başladık. Kimisi figür yapacağım derken cidden komik durumlara düşürüyordu. Hatta benim yaşlarımda sarhoş bir genç adam ters takla atmaya çalışayım derken kıç üstü yere yapışınca içimden kahkahalarla gülmek geldi.
Gerginliğimin etkisini kaybettiğini gösteren yüksek sesli bir kahkaha atmaya başladım. Adamın hiç istifini bozmadan yerinden kalkıp dansa devam etmesini ise cidden taktir etmiştim. Ben olsam hayatta yapamazdım.
Jason'ın beni dikkatle izlediğini fark edince gülmeyi kestim.
"Yeterince eğlendin mi?"
"Evet. İzlemesi çok daha keyifli."
“Bence hepsinden çok daha iyisin.”
“Dans konusunda hiç öyle bir iddiam olmadı. Hiçbir konuda iddialı olmadım.”
Jason'ın bana dönük ve yakın oturması içtiğim biranın sersemletici etkisiyle birleşince tehlikeli bir ikili oluşturuyordu. Bana biraz daha yaklaşarak dik dik bakarak,
"Seni çok başka hayal etmiştim." dedi birden. Anında dönüp ona baktım.
"Ne gibi?"
Gözden kaçacak kadar kısa bir süreliğine omuz silkti.
"Daha aktif, hayatı daha dolu dolu yaşayan biri olduğunu düşünmüştüm. Kendini girdiği ortamlardan soyutlamayan, tipik bir üniversiteli gibi işte."
Kaşlarımı hafiften çattım. "Trisha gibi mi?"
"Ah, hayır hayır." diye güldü Jason." Yani arkadaşın hakkında kötü bir şey söylemek istemem, ama o bence daha uçlarda biri."
İçkisinden küçük bir yudum alarak boğazını ıslattıktan sonra konuşmaya devam etti.
"Sen... farklısın Lucy. Yaşına göre çok daha olgunsun. Güzelsin. Hem de çok. Ama bu güzelliğini silah olarak kullanan kadınlardan değilsin. Bunu, dün gece şu züppeyle geçirdiğin süre içinde daha iyi anladım. Ondan öncesinde insanlardan kaçan tavırlarının bir numara olduğunu zannetmiştim."
Vay canına. Amma açık sözlüydü. Kaşlarım merakla havaya kalktı.
“Böyle ucuz oyunlar oynayabilecek biri değilim.”
“Fark ettim.”
"Ayrıca birinin beni bu kadar uzun süre incelemesinden hiç hoşlanmam," dedim açıkça yaptığının bu olduğunu belirterek. "Başından beri bunu yapıyorsun."
"İnkâr etmiyorum." dedi hiç utanmadan. "Oraya barda yanına yaklaşmadan çok daha önce gelmiştim. Sizin oturduğunuz masayı görünce biraz uzakta durup gözlemlemek istedim." Güldü. "Arkadaş kurbanı olduğun o kadar belliydi ki." dediğinde onu başımla onayladım.
"Curtis, Timothy'nin bir arkadaşıymış. Onu ilk defa o barda gördüm."
"Tahmin etmiştim." dedi. Omuzlarının hareketi dikkatimi dağıtmıştı.
"Bunu neden yapıyorsun? Neden benimle bu kadar yakından ilgileniyorsun?”
Jason’ın yüzü ifadesizdi. Eğer bir oyun oynuyorsa bunu gayet iyi beceriyordu çünkü o böyle bakarken ne düşündüğünü anlamak mümkün değildi.
“Çünkü dikkatimi çekiyorsun.” dedi birden. Nefesimi tutup devamını getirmesini bekledim. “Uzun zamandır ilgimi çeken tek kadın olduğunu söylesem yeterince açık olur muyum?”
“P-pek sayılmaz. Eminim benden daha ilginçleriyle karşılaşmışsındır.”
Jason başını iki yana salladı. Yoğun bakışları üzerimdeydi. Yüzümün kızardığını anlamaması için parmaklarımla oynamaya başladım. O kadar dikkatli bakıyordu ki gözümü ona dikip bakmamak için insanüstü bir çaba sarf etmem gerekiyordu.
“Yine de ilginç biri sayılmam.” diyerek konuyu önemsizmiş gibi göstermeyi denedim.
"Ondan nasıl kaçmaya çalıştığını gördüm Lucy. O anda sana yardımcı olmak için içimde garip bir istek duydum. Rahatsız olduğun o kadar belliydi ki. Eğer masadan kalkıp bara doğru yürümeseydin, kendimi daha fazla kontrol edemeyebilirdim."
Jason'ın beni izlemesi ilk başta canımı sıksa da şimdi tuhaf bir şekilde hoşuma gitmeye başlamıştı. Belli ki, şu Trsiha'nın aptal kıskandırma girişimine gerek kalmadan Curtis bunu çok daha önce başarmıştı.
Jason bana bakana kadar fare yutmuş kedi gibi sırıttığımı fark edememiştim. Dudaklarımı birbirine bastırarak kendimi sakin olmaya zorladım. Ama elimde değildi. Kalbim çok hızlı atıyordu.
Nefes nefese kalmış gibi, "Şimdi ne var?" diye sordum.
"Hiç." dedi içki bardağının üzerinden alev gibi yanan gözlerle bakarken. "Sadece gülmek sana gerçekten çok yakışıyor diye düşünüyordum, Bayan Brown."
O son kelime hissettiğim sıcaklığın üzerinde bir kova dolusu buzlu su etkisi yaratmıştı. Anında tüm vücudum tepeden tırnağa buz kesti. Zihnim bir makinenin çarkları gibi dönmeye başlarken, yüzümdeki gülümseme de yavaş yavaş solmaya başladı.
Bayan Brown.
Soyadımı biliyor.
Ona söylememiştim.
Kahretsin.
"Bunu nasıl öğrendim?" diye sordum içgüdüsel olarak sandalyemde geriye doğru bir kaç santim çekilerek. Bacaklarımı da dizlerinden uzak bir mesafeye çekip birleştirmiştim. Ondan uzaklaştığımı fark ettiğinde Jason'ın kaşları anında yukarı kalktı.
"Neden bahsettiğini bilmiyorum. Sorun ne?"
"Bana az önce ikinci adımla seslendin. Bayan Brown, dedin. Sana soyadımı söylediğimi hatırlamıyorum. Bunu nasıl öğrendin?"
Gerginlikle güldü. “Birinin soyadını öğrenmek suç değildir Lucy.”
“Onun takipçi bir sapık olup olmadığına göre değişir. Seni daha birkaç gündür tanıyorum, ama hakkımda sıra arkadaşlarımdan bile daha çok bilgiye sahipsin. Üstelik bunların hepsini benden değil başka kaynaklardan elde ettin.”
"Of." Jason sıkıntıyla gerilen alnını ovuşturduktan sonra da bardağını sertçe tezgâha bırakarak bana döndü.
"Evet, senden değil bir başkasından öğrendim. Bana Trsiha söyledi. Şimdi mutlu oldun mu?” Devam etmeden önce şaşkınlığımın tadını çıkarmak için bekledi.
“Dün gece sen gittikten sonra huysuz Bayan Brown beni asla bağışlamayacak gibisinden garip şeyler geveleyip durdu. Bir süre sonra senden bahsettiğini anlamıştım. Birbirinize taktığınız takma isimlerden biri filan sandım. Lanet olsun. Ne bu şimdi? Soyadın devlet sırrı falan mı? Buna neden bu kadar takıldığını gerçekten anlayamıyorum. Eğer rahatsız olduysan bir daha sana asla Bayan Brown demem, tamam mı?" Öfkeyle bara döndü. Bir dakika boyunca sakinleşmek için derin soluklar alıp verdiğini fark ettim. Sonra da kadehini kafasına dikerek sonuna kadar içti.
Kendimi o kadar utanmış hissediyordum ki, yüzüne bile bakamıyordum. Çok fevri davranmış ve onu sebepsiz yere suçlamıştım. Trsiha'nın sarhoşken neler söyleyeceği belli değildi. Söyledikleri doğru olabilirdi veya belki çok daha önce telefonumu kurcalarken hakkımda bazı şeyleri öğrenmiş olabilirdi. Artık bir önemi var mıydı ki? Jason artık yüzüme bakmıyordu. Kahretsin. Paranoyak orospunun tekiydim. Tanrım, doğru düzgün bir adamla flört etmeyi bile beceremiyordum. Bir çuval inciri berbat etmiştim.
"Sanırım en iyisi seni evine bırakmak olacak." dediğinde panikle dolan gözlerimi saklamak için başımı hızlı çevirdim.
Jason, yerinden hızla kalkarak cebinden birkaç banknot çıkarıp setçe tezgâha bıraktı. İrkildiğimi belli etmemeye çalışmış ama bunda da başarılı olamamıştım. Beni korkuttuğunu fark ettiğinden ağzından bir küfür savurdu.
Tam ayağa kalkıp gitmek üzereyken bir anlığına bunun son şansım olduğunu düşündüm ve kendime engel olamayarak kolundan tutarak onu durdurdum.
İlk defa yüzüme kafası karışmış gibi baktı. Bakışları karanlıktı. Korkmam gerekirdi ama ben daha çok mahcup hissediyordum. Aptalca önsezilerim ve bitmek bilmeyen şüphelerim yüzünden belki de uzun zamandır bana ilk defa bu kadar içten davranan birinin kalbini kırmıştım. Kendimi bok gibi hissediyordum.
"Kalmak istiyorum." diyerek yutkundum. Çünkü gerçek buydu. Gitmek istemiyordum.
Jason'ın vücudundaki her bir kasın gerildiğini dokunduğum kumaşın altından hissedebiliyordum. Şu an birini yumruklamak ister gibi parmaklarını sıkıyordu.
"Üzgünüm. Lütfen Jason." diyerek ısrar ettim. Bana bakmaya devam ederken sakalının altında yanağındaki bir kas seğirdi. Kötü bir cevap vermemek için dişlerini sıktığını anlamıştım.
Yüzüme bir iki saniye daha baktıktan sonra bakışlarını yeniden önüne çevirdi ve bir süre sonra da yerine oturdu. Sessiz ve uzun bir soluk verdim. Nefesimi tuttuğumun farkında değildim.
Aramızda uzun süren bir sessizlik oldu. Barmenden ikinci kez dondurmasını istediği kadehi dışında Jason tek kelime dahi etmedi. Yine bir seferde kafasına diktiği içkiden sonra yüzünü acıyla buruşturdu. daha sert bir şeyler istemiş olmalıydı. Gecenin başında benim farklı olduğumu söylemişti. Kim bilir şu anda benimle ilgili aklından neler geçiriyordu? Suçluluk duygusuyla yerimden kalkarak omuzuna dokundum ve bana baktığında ona gülümsedim. Bu işi bir an evvel düzeltmem gerekiyordu.
Ceketimi omuzlarımdan sıyırırken dirseklerini dayadığı tezgâhtan bana doğru döndü.
“Ne yapmak istiyorsun Lucy?” diye sorduğunda az kalsın tüm ciddiyetimle “seni” diye itiraf edecektim. Ceketimi oturduğum tabureye bırakarak,
"Benimle dans etmeni istiyorum.” dedim. “Tabi sen de istiyorsan?"
Bana inanmıyormuş gibi bakması kararlılığımın azalmasına sebep oluyordu, ama hemen pes etmeyecektim. Bana ne söylese haklıydı. Kim birkaç dakika önce dans etmekten hoşlanmadığını açıkça belirttikten sonra, böyle bir teklif yapardı ki?
Samimi görünmediğimi biliyordum fakat şu an yapabileceğim en iyi şeyin bu olduğunu düşünüyordum. Çaresizdim ve Jason'a hakaret etmiş gibi hissettikten sonra ona sarılmanın başka bir yolunu bulamamıştım. Evet. Buna ihtiyacım vardı. Büyük bir açlıkla dokunmak istiyordum.
Bana uzun gelen bir sürenin ardından başını olur anlamında salladı ve ceketini çıkararak oturduğu sandalyenin arkasına astı. O kadar rahatlamıştım ki, yarım yamalak gülümsedim. Uzattığı eli tuttum ve donuk bakışlarına aldırmadan onu dans pistine doğru sürüklemeye başladım.
Ellerini belime sardığı anda kollarımı yavaşça boynuna doladım. Bedenim tuhaf bir şekilde rahatlatarak vücuduna yaslandı. Hâlâ bana kuşkuyla bakıyordu. Sanki bunu gerçekten yapmak isteyip istemediğimi öğrenmeye çalışıyor gibiydi. Şüphelerini yok etmeye çalışarak kocaman gülümsedim. Kendimizi ağır tempolu müziğin kollarına bıraktık ve yavaş yavaş sallanmaya başladık.
Jason'ın kokusu ve varlığı beni bütünüyle kuşatmıştı. Tanrım, nasıl da baş döndürücü kokuyordu? Kendimi onun kollarında o kadar iyi hissediyordum ki, az önce onu kendimden uzaklaştırmak için her şeyi yaptığımı düşündükçe kendime küfürler ediyordum.
Müzik git gide yavaşlarken ona daha çok yaklaştım. Başımı göğsüne yaslayarak gözlerimi kapattım. En doğru tabirle, huzurun vücut bulmuş hâli gibiydi. Onunla ilgili düşüncelerim giderek derinleşiyordu. Beni öptüğünden beri o anı bir kez bile aklımdan çıkaramıyordum. Onunla yeniden öpüşmeyi giysilerinin altında nasıl göründüğünü merak etmeden duramıyordum.
"Seni bu kadar korkutan nedir?" diye bir soru sorunca hayal dünyamda Jason'la sevişmemize bir ara verip yüzüne baktım.
"Geçmiş. Gelecek. Kısacası her şey." dedikten sonra yutkunarak konuşmaya devam ettim. "Zor şeyler yaşadım Jason. En yakınlarımdan bile ihanet gördüm. Ve bu da benim insanlara olan inançsızlığımı güçlendirdi. Korkularım gün gittikçe beni sarmalayıp duran zehirli bir sarmaşığa dönüştü." başımı eğdim. "Beni anlamadığını biliyorum. Bunun için üzgünüm. Az önce sana bağırdığım için özür dilerim. Seni istemeden incittim. Ama ben böyleyim işte. Her taşın altında bir hile, gizem arayan paranoyak kaltağın tekiyim."
Çenemi iki parmağının arasına alarak yüzüne bakmam için kafamı kaldırdı. Beni gözlerine bakmaya zorladığında, orada gördüğüm şefkat yüzünden her an hıçkırıklarla ağlayabilirdim. Bana yatıştırıcı bir şeyler fısıldamasına ihtiyacım vardı. Ama belki de, ağzımın payını verecek sonra da artık umurunda olmadığımı söyleyecekti. Benimle neden daha fazla vakit harcamak istesin ki?
Oysa tüm bunların yerine "Az önce beni taşa benzettiğine yemin edebilirim.” deyince aptal gibi gözlerimi kırpıştırmaya başladım. Gülümseyen gözlerine bakarken gülmemek imkânsızdı. Gülüşüm gözyaşlarımın boğazımı tıkamasıyla giderek isterik bir kahkahaya dönüştü.
"Tanrım, sen cidden delisin." Alnımı göğsüne tekrar yaslayıp omuzlarım sarsılıncaya kadar güldüm. Jason'ın bunu ortamı yumuşatmak için yaptığını biliyordum ve bu iyi kurtarış için ona gerçekten minnettardım. Kafamı tekrar kaldırınca bana en şahane gülümsemelerinden biri bahşettiğini gördüğümde kalbim göğsümün içerisinde sendeledi. Sonra birden ciddileşti.
"Seni bu kadar incittikleri hiç aklıma gelmemişti." dedi. Elini saçlarıma götürerek adımlarımızla uyumlu olarak okşamaya başladı.
"O kadar kırılgan, saf ve güzelsin ki. Belki de zarar görmemen için kuşandığın bu çelikten zırhla en doğrusunu yapıyorsundur.”
Ona dikkatle baktım ve saçlarımı okşamasının verdiği huzurla gözlerimi kapattım. Ensemdeki tüyler dikilmiş, tüm bedenimi yakıcı bir ateş sarmıştı.
"İnsanlar kötü ve yapabileceklerinin sınırı yok Lucy. Yaşadıklarının ne kadar kötü olduğunu bilmiyorum. Yine de sana hak veriyorum. Güvende olmak için neye ihtiyacın varsa söyle bana. Seni asla hiçbir şey için zorlamayacağıma söz veriyorum."
Buruk bir şekilde gülümsedim. Beni bu kadar iyi anlaması gözlerimin gözyaşlarıyla yanmasına neden oluyordu. Yanaklarımın kızardığını hissederken bile kendime engel olamadım.
"Beni öpmene ihtiyacım var Jason." diye dudaklarına arzuyla fısıldadım. Şaşkınlıkla baktığında kararlılığım daha da artmıştı. Kendimi o an çok güçlü hissettim. Yenilmez hissettim. Özgür hissettim. "Bunu yapabilir misin?”
Kelimeler ağzımdan bir anda yumuşakça dökülmüştü ancak Jason sanki ona tokat atmışım gibi irkildi. Midemdeki kelebekler beklentiyle son sürat kanat çırparken, dans etmeyi bıraktık ve birbirimizin gözlerine uzunca bir süre baktık. Beni öpmeyeceğini hissettiğimde yaşadığım hayal kırıklığı çok büyüktü. Bakışlarımı göğsündeki tek bir noktaya sabitledim.
"Belki de bu iyi bir fikir değildi. Yapmak istemediğin için seni suçlayamam.”
Jason bir anlık bir tereddüdün ardından ensemden tutarak beni kendine çekti. Diğer eliyle yüzümü kavrayarak tekrar ona bakmamı sağladı. Bana bakışları, aç, kuralsız ve vahşiydi. Diğer yandan derinlerde bir yerde acı çekiyor gibiydi ve buna bir türlü anlam verememiştim. Beni öpmek istemiyor muydu? Belki de özür dilemem bir işe yaramamıştı. Ya da daha önceki öpüşmemizden o kadar da hoşlanmamış olabilirdi. Son düşünce kendimi aşağılanmış hissettirmişti.
"İnan bana Lucy." diye fısıldadı yüzüme doğru soluk soluğa. "Şu an seni öpmekten daha çok istediğim hiç bir şey yok. Üstelik dudaklarının enfes tadını aldıktan sonra bunun için beklemek benim için nasıl bir işkence bilemezsin. Ama yapmamalıyım, anlıyor musun? Sana daha fazlasını vermek için deli olsam da kendime engel olmalıyım. Anlamasan da bu senin iyiliğin için."
Aklım karışmıştı. Beni hem öpmek istiyor hem de istemiyor muydu yani? Onu durduran neydi? Güvensizliğim mi? Endişelerim mi? Benim güvenimi kazana kadar beklemek mi istiyordu yani? Of, kendimi tam bir aptal gibi hissediyordum.
"Anlıyorum." dedim sessizce. Başparmakları yanaklarımı okşadı ve dudaklarıma bakarken acılı bir iç çekti.
"Hayır. Hiç bir şeyi anladığın filan yok." dedi sertçe. Ne yapmaya çalıştığını gerçekten anlayamıyordum. "Ben, sadece. Sanırım bir hata daha yaptım." dedi sonunda ve benden uzaklaşarak elimi tuttu.
"Hadi içkilerimizi bitirelim. Sonra da seni eve bırakayım."
Onu isteksizce onayladım ve birlikte eski yerimize geçerek içkilerimizi sessizlik içinde bitirdik.
Aynı sessizlik yol boyunca da devam etmişti. Evimin önüne gelene kadar Jason radyoyu açmamı bile istemedi. Yağmur dinmişti fakat içimde çok daha büyük bir fırtına başlamıştı. Jason'ın sözleri beynimde dönüp dururken kendime sürekli nerede hata yaptığımı soruyordum. İçimdeki genç kız son ve en büyük şansımı kaçırdığımı vuruyordu yüzüme.
Mustang'in motorunu durdurduktan sonra arabanın içinde bir iki dakika daha konuşmadan oturduk. Sonunda beni deli eden sessizliğine daha fazla dayanamayarak,
"Bu gece için gerçekten çok teşekkür ederim." dedim. Ona en azından bir teşekkür borçlu olduğumu biliyordum. Çünkü ben batırana kadar her şey gerçekten mükemmeldi.
Jason yüzüme bakmadı. Arka koltuktan çiçeklerimi alıp bana uzattı.
"Asıl ben sana teşekkür ederim. Her şey için." deyince boğazım düğüm düğüm oldu. Aynı düğüm mideme de atılmış gibi karnım ağrımaya başladı. Bunun bir veda olduğunu bilmemek için insanın aptal olması gerekirdi. Ona veda etmek kalbimi sıkıştırıyordu ancak Jason aksi için bir şey söylemeyince sessizce arabadan inip eve doğru yürümeye başladım.
Peşimden gelmesini, beni kollarına çekip öpmesini deli gibi istediğimi fark edince tüm vücudum acıyla sarsıldı. Belki de bunu yapması gereken kişi bendim. Neden ondan beklemiştim ki? Kararımı verip arkama hevesle döndüğümde Jason arabayı çalıştırdı ve son hızla sokağımızdan geçip gitti. Çok geç kalmıştım.
Bir kucak dolusu Lilyum ve pişmanlığın verdiği çaresizlikle arkasından bakarken, bu sahneyi ikinci kez yaşıyor olmama rağmen bu kez çok daha fazla canımın yandığını fark ettim.