Gökhan’ın elindeki kemer havada ıslık çalarak şakladı. Zülal, yatağın köşesinde bir yumak gibi büzülmüş, hıçkırıkları boğazında düğümlenmiş halde bekliyordu. Gökhan’ın gözleri artık insan gözü değildi; o gözlerde sadece Zerda’nın ahırdaki cansız bedeni ve Osman’ın o kusmuk kokan mektubu yanıyordu. Gökhan’ın öfkesi odaya sığmıyordu. Adımları evin döşemelerini gıcırdatıyor, her nefesi bir körük gibi odayı ısıtıyordu. Zülal ise sadece titriyordu. Korku, genç kızın bütün hücrelerine sızmıştı.
"Soyun dedim sana!" diye kükredi Gökhan. Sesi odanın duvarlarında yankılanıp Zülal’in üzerine bir balyoz gibi iniyordu. "Abin o ahırda benim canımı nasıl yaktıysa, ben de senin canını öyle yakacağım. O kapıyı açmanın bedelini teninle ödeyeceksin! Zerda’nın çığlıklarını sen dindireceksin!"
Zülal, titreyen parmaklarıyla elbisesinin üst düğmesine asılırken odanın kapısı adeta kırılırcasına yumruklanmaya başladı. Gökhan arkasına bile bakmadan, "Defolun gidin! Bu gece benimle bu fahişenin gecesidir! Kimse canını kurtarmaya gelmesin!" diye bağırdı. Silahını çekip kapıya doğru bir el ateş etti. Kurşun ahşabı delip geçti.
Ancak dışarıdaki gürültü kesilmedi. Kapı durmadı. Dışarıdan Gökhan’ın babası Hamit Ağa’nın gür sesi duyuldu: "Gökhan! Dur! Aç o kapıyı! Aşiret kararıdır, töreye karşı gelemezsin! Kendi şerefine kurşun sıkma!"
Gökhan, hırsla kapıya yöneldi. Kilidi hışımla çevirip kapıyı açtığında karşısında sadece babasını değil, Mardin’in en güçlü üç aşiret ağasını ve köyün imamını buldu. Hepsinin yüzü mermer gibi soğuk ve sertti. Gökhan’ın elindeki silahı gören Hamit Ağa geri adım atmadı.
"Ne işiniz var burada?" dedi Gökhan, soluk soluğa. "İçeride namusumun katili yatıyor. Hesabımı soruyorum. Çekilin yolumdan, bu iş aşiret işi değil, benim şahsi davası!"
Hamit Ağa, oğlunun kan bürümüş gözlerine bakıp içeriye, köşede sinmiş Zülal’e bir bakış attı. "Bu kızı böyle alamazsın," dedi Hamit Ağa. "Töre der ki; nikahsız dokunulan kadın, o evin utancıdır. Sen bu kıza bu halde dokunursan, intikam almış olmazsın, kendi şerefine leke sürersin. Mardin’e rezil oluruz. Hemen imam nikahı kıyılacak!"
Gökhan’ın yüzünde iğrenç bir gülümseme belirdi. "Nikah mı? Baba sen ne diyorsun? Ben bu orospuyu nikahıma mı alacağım? Ben bu yılanla aynı yastığa baş mı koyacağım? Onun abisi benim Zerda’mı kirletmişken, ben onun soyunu mu şereflendireceğim? Asla! Bu kız benim için sadece bir et parçasıdır, nikah falan yok! Onu bu gece parçalayacağım!"
"Gökhan Ağa!" diye gürledi yaşlı ağalardan biri. "Eğer nikahsız bu kıza dokunursan, yarın bu kızın akrabaları 'namus' davası güder. Kan davası bitmez, büyür. Köy birbirine girer. Bu kız artık bu evin kan bedelidir. Ama kanın helal olması için nikah şarttır. Yoksa senin bu yaptığın intikam değil, zina olur. Aşiretin şerefini ayaklar altına alamazsın! Bu kızı ya öldürür atarsın ya da nikahına alıp mahreminde ne yapacaksan yaparsın!"
Gökhan tam itiraz etmek için ağzını açmıştı ki, zihninde karanlık bir şimşek çaktı. Zülal’in o masum görünen, korkudan titreyen yüzüne baktı. Eğer nikah kıymazsa, babası kızı belki de ellerinden alacaktı. Belki de kızı sürgün edeceklerdi. Ama nikah kıyarsa, bu kız ömür boyu onun malı olacaktı. Kaçamayacaktı, sığınamayacaktı, kimseden yardım isteyemeyecekti. Bir nikah kağıdı, Zülal için özgürlüğün değil, müebbet bir cehennemin kapısı olacaktı. Onu karısı olarak değil, resmiyetin verdiği güçle her gün ezecekti. Sokaktaki bir kadına vurduğunda aşiret hesap sorardı ama "karısına" yaptıkları odasının dört duvarı arasında kalırdı. Onu hapsetmenin en yasal yolu buydu.
Gökhan’ın gözlerinde yakıcı bir parıltı belirdi. Dudakları yukarı doğru çarpıkça büküldü. Öfkesi yerini soğuk bir intikam planına bıraktı.
"Tamam," dedi Gökhan, sesi artık buz gibiydi. "Tamam, madem öyle istiyorsunuz, kıyın nikahı! Ama herkes bilsin; bu kız benim karım değil, bu konaktaki en aşağılık kölemdir. Zerda’nın tırnağına kurban edeceğim bir kurbandır. Bu nikah onun kurtuluşu değil, idam fermanıdır. Yarın kimse kapıma gelip bu kızı sormasın!"
Konağın avlusuna apar topar bir masa kuruldu. Gece yarısını çoktan geçmişti ama kimse uyumamıştı. Konağın hizmetlileri korkuyla pencerelerden bakıyordu. Zülal, yerlerde sürünen yırtık elbisesiyle, iki korumanın kolunda zorla aşağı indirildi. Dizleri titriyor, ayakta duramıyordu. İmamın soruları buz gibi havada asılı kaldı. Gökhan, her "Evet" dediğinde sanki kendi kalbine bir hançer saplıyordu ama her hecede Zülal’e vereceği yeni bir acıyı planlıyordu. Zülal ise sadece başını sallayabildi. Konuşacak mecali kalmamıştı.
İmzalar atıldı, dualar okundu. Şahitler geri çekildi. Hamit Ağa, Gökhan’ın omuzuna elini koydu. "Şimdi karındır. Ama unutma, o artık bu evin gelini sayılır. Ölçüyü kaçırma, aşiretin adını lekeleme."
Gökhan babasının elini sertçe itti. "O benim gelinim değil, benim kan borcumdur! Ölçü o ahırda bitti baba!"
Gökhan, Zülal’i kolundan tuttuğu gibi tekrar yukarı, o odaya sürükledi. Merdivenlerden çıkarken Zülal’in ayakları basamaklara çarpıyor, kız acıdan inliyordu ama Gökhan duymuyordu. Odaya girdikleri an kapıyı tekmeleyerek kapattı ve Zülal’i odasının ortasına fırlattı. Zülal yere kapaklandı.
"Bak!" dedi Gökhan, kızın çenesini kemiklerini kıracakmış gibi sıkarak. "Artık 'karımsın' öyle mi? Şimdi o abinin bana yaşattığı her saniyeyi, senin kemiklerinde hissettireceğim. Zerda o ahırda nasıl yalvardıysa, sen bu konakta her gün yalvaracaksın. Ama senin yalvarmaların benim kulaklarıma müzik gibi gelecek."
Gökhan masanın üzerindeki Zerda için alınmış olan takı kutusunu hışımla açtı. İçinden ağır, altın bir gerdanlık çıkardı. Birden gerdanlığı Zülal’in boynuna doladı ve sertçe sıktı. Zülal’in nefesi kesildi. "Bu altınlar senin boynunda birer pranga olacak. Her parladığında bana Zerda’yı hatırlatacaksın, ben de sana abinin o pis ellerini hatırlatacağım. Her aynaya baktığında bu gerdanlığı görecek ve abinin ne mal olduğunu hatırlayacaksın!"
Gökhan birden Zülal’i yere, soğuk taşın üzerine itti. "Bu gece yatakta yatmak yok sana! Zerda toprağın altında soğukta yatarken, sen burada sıcak yatakta yatamazsın. Yerde, bir köpek gibi kıvrılacaksın. Ve sakın gözlerini kapatma, çünkü her kapattığında abinin o leşini göreceksin."
Zülal hıçkıra hıçkıra ağlarken, Gökhan ceketini fırlatıp yatağa boylu boyunca uzandı. Gözlerini tavana dikti. Ama içi soğumuyordu. Yataktan fırladı, Zülal’in başına dikildi. "Kalk!" diye bağırdı. "Hemen kalk!"
Kızı saçından tutup banyoya sürükledi. Soğuk suyu sonuna kadar açtı ve Zülal’in başından aşağı boşalttı. Kız şoka girmiş gibi sarsılıyordu. "Temizlen!" diye bağırdı Gökhan. "Abinin pisliği senin üzerine de bulaşmıştır. Temizlen ki yarın sabah seni kırbaçlarken elim kirlenmesin!"
Zülal soğuk suyun altında morarmaya başlamıştı. "Gökhan ağa, yeter... Öleceğim..." diye fısıldadı.
Gökhan suyu kapattı, kızı ıslak bir çuval gibi banyodan dışarı attı. "Ölmek yok! Ölüm kurtuluştur. Sen yaşamayı öğreneceksin. Şimdi bu ıslak halinle o köşede bekle."
Sabahın ilk ışıkları Mardin kalesinin arkasından sızmaya başladığında, Gökhan hiç uyumamıştı. Zülal köşede ıslak ve titrer halde sızıp kalmıştı. Gökhan botunun ucuyla kızı sertçe dürttü.
"Kalk! Gün doğdu. Kölelik vaktin geldi."
Zülal gözlerini açtığında karşısında bir koca değil, bir cellat gördü. Gökhan kızın kolundan tutup onu odadan çıkardı. Aşağıda bütün aşiret üyeleri kahvaltı için toplanmıştı. Gökhan, Zülal’i avlunun ortasına fırlattı. Herkes sessizliğe gömüldü.
"Dinleyin!" dedi Gökhan. "Bu kız artık bu evin en alt kademesindeki hizmetçisidir. Kimse ona 'gelin' demeyecek. Kimse ona merhamet etmeyecek. Kim ona yemek verirse, kim ona gülerse karşısında beni bulur! Şimdi..." Gökhan, Zülal’e döndü. "Doğru o ahıra! Osman’ın kanını tırnaklarınla kazıyacaksın. O ahır parlayana kadar oradan çıkmayacaksın. Sonra da o mektubu yazdığı masayı parçalayacaksın!"
Zülal ayağa kalkmaya çalıştı ama düştü. Gökhan kızı ayağından tutup sürüklemeye başladı. Avlunun taşlarında Zülal’in acı dolu çığlıkları yükseliyordu. Kimse müdahale edemiyordu çünkü Gökhan’ın gözlerindeki o delilik herkesi sindirmişti.
Gökhan kızı ahırın kapısına kadar getirdi ve içeri fırlattı. İçerisi hala barut ve ölüm kokuyordu. "Başla!" dedi Gökhan. "Eğer ben akşam geldiğimde burada tek bir leke görürsem, o gerdanlığı boynuna iyice dolarım!"
Gökhan arkasını dönüp giderken Zülal, yerde kanlar içinde kalan samanlara bakıp hıçkırdı. Osman’ın öldüğü yer tam önündeydi. Gökhan ise konağa girip kendine sert bir kahve koydu. İntikam henüz yeni başlıyordu ve Mardin bu acıya dar gelecekti. Zülal’in her gözyaşı, Gökhan’ın içindeki yangına bir nebze su serpiyordu ama ateş o kadar büyüktü ki, tüm konağı kül etmeden sönmeyecekti.
Gökhan kahvesinden bir yudum aldı ve pencereden ahıra baktı. "Daha dur Zülal," dedi kendi kendine. "Daha abinin her hücresini senin bedeninden tek tek sökeceğim."