İnsanlar kaderin insanın kendi seçimlerinden oluştuğunu söylerdi. Ben ise daha doğmadan önce kaderim başkaları tarafından yazılmış bir kızdım.
Adım Ela Yüksel. Yirmi iki yaşındaydım ve hayatımın hiçbir döneminde gerçekten ne istediğim sorulmamıştı.
Daha ben annemin karnındayken, Demirhan ailesinin malikânesinde verilen bir akşam yemeğinde iki büyük adam el sıkışmıştı. Birisi dedem Şeref Yüksel. Diğeri ise Türkiye’nin sayılı iş insanlarından biri olan Kemal Demirhan’dı.
Çocukluk arkadaşlarıydılar. Birlikte büyümüş, birlikte zengin olmuş, birlikte yaşlanmışlardı. O gece alınan karar ise sadece onları değil, doğacak torunlarını bile etkileyecekti.
"Benim torunum kız olursa senin torununla evlenecek." O kadar basitti. Tek bir cümle. Ve benim bütün hayatım o cümlenin içine sıkışıp kalmıştı.
Babam bunu hiçbir zaman istememişti. Annem de istememişti. Ama dedem sözünün arkasında duran adamlardandı.
"Demirhanlara verilen söz geri alınmaz." derdi.
Ben de bu sözle büyüdüm. Çocukken Aras’ın benim nişanlım olduğunu söylerlerdi. Küçükken kulağa masal gibi geliyordu. Büyüdükçe bunun bir masal değil, bir kafes olduğunu anladım.
Babamı on beş yaşımdayken kaybettim. Hayatımın en büyük boşluğu o gün başladı. Babam öldükten iki yıl sonra annem yeniden evlendi. Adnan... Onun adını söylemek bile içimi sıkıyordu. Annem mutlu olduğunu söylüyordu. Ben ise adamın gözlerinde sadece hesap gördüm. Ben onun için sadece Demirhan ailesine açılan kapıydım.
Bugün bunun bir kez daha hatırlatılacağından emindim. Çünkü bu akşam Demirhan ailesinin geleneksel yardım balosu vardı. Ve ben, geleceğin gelini olarak orada bulunmak zorundaydım.
"...Ela!" Annemin sesi odanın kapısından yükseldi. "Daha hazırlanmadın mı?"
Derin bir nefes verdim. "Geliyorum anne."
Kapıyı açtığım anda annem beni baştan aşağı süzdü. Kaşlarını çatması yalnızca iki saniye sürdü.
"Bu elbiseyle mi çıkmayı düşünüyorsun?"
Üzerimde sade, açık mavi bir elbise vardı. "Beğendim." dedim.
"Ben beğenmedim." dedi ve omzumdan tutup beni tekrar odama soktu.
"Dolaptaki siyah elbiseyi giy."
"Anne..." dedim.
"Ela." Sesindeki sertlik itiraz etmemi engelledi. "Sana kaç kere söyledim? Bu gece önemli." Ben sessiz kalınca devam etti.
"Demirhan ailesi seni görecek."
Dolabın kapağını açıp siyah saten elbiseyi çıkardı. "Aras seni görünce büyülensin."
İçimden acı bir kahkaha geçti. Aras’ın beni görüp görmemesi gerçekten önemli miydi?
Beni yıllardır tanıyordu. Hem, insan gerçekten evleneceği kadını böyle mi severdi?
Elbiseyi yatağın üzerine bırakan annem aynaya döndü. "Saçlarını da açık bırak."
Sessizlik odanın içine yayıldı. Annem bana yaklaşarak omuzlarımdan tuttu.
"Bak Ela, bu evlilik sadece senin için değil." Başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Bizim için." Ardından cümleyi tamamladı.
"Adnan 'ın işleri kötü gidiyor. Demirhanlarla akraba olursak bize destek olurlar." İşte gerçek buydu. Ben bir kız çocuğu değil, bir anlaşmaydım.
İnsan sevmediği biriyle evlenmeye gerçekten alışabilir miydi?
Kapı zili çaldığında annem telaşla saate baktı. "Aras gelmiş." İçimde hiçbir heyecan yoktu. Sadece bitmesini istediğim bir gece vardı.
Siyah elbiseyi giydim. İnce askıları omuzlarıma otururken kendimi aynada tanıyamadım. Topuklu ayakkabıları giydiğimde boyum birkaç santim uzamıştı. Saçlarımı açık bıraktım. Hafif makyajımı tamamladığım sırada aşağıdan Aras’ın sesi geldi.
"Ela! Hazır mısın?" Çantamı alıp merdivenlerden indim.
Aras girişte durmuş telefonuyla ilgileniyordu. Siyah takım elbisesi üzerine tam oturmuştu. Yakışıklıydı. Bunu inkâr edemezdim. Ama yakışıklı olmak güven vermeye yetmiyordu.
Başını kaldırdığı anda gözleri üzerimde dolaştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Vay..." Anahtarını parmağında çevirerek bana yaklaştı. "Bu gece bütün gözler üzerinde olacak." Ardından cebinden Aston Martin’in anahtarını çıkarıp havada çevirdi. "Geç kalıyoruz."
Annem araya girdi. "Ela, Aras’ı bekletme."
Başımı salladım. "İyi akşamlar."
Kapıya yönelirken annemin son sözleri arkamdan geldi. "Akıllı ol." Ne demek istediğini ikimiz de biliyorduk.
Arabaya bindiğimde deri koltukların keskin kokusu burnuma doldu. Aras motoru çalıştırırken yüzünde her zamanki rahat ifade vardı. Şehir ışıkları camlardan akıp giderken uzun süre konuşmadık. Sessizliği ilk bozan Aras oldu.
"Dedem yine evlilik muhabbeti açacak."
Gözlerimi yoldan ayırmadan konuştum. "Muhtemelen."
"Duymazdan geliriz.Ben daha mezun olmadım."
"Ben de."
"Şirket beni bekliyor." Direksiyonu tek eliyle çevirirken hafifçe güldü. "Düğün kaçmıyor."
O an ilk kez ona baktım. Gerçekten evlenmek istemiyor gibiydi. İçimde garip bir rahatlama oluştu. Belki de sadece ben değildim. Belki ikimiz de bu evliliğin yükünü taşıyorduk.
"Ben sana baskı yapmak istemiyorum Ela." Sesi beklediğimden daha sakindi. "Okulunu bitir."
"Sen?"
"Ben de hukuk fakültesini bitireceğim." Bir süre sustu. "Sonra şirkette çalışmaya başlayacağım." Camdan dışarı baktım.
İlk defa onunla aynı fikirde olmak istedim. Belki gerçekten biraz daha zaman kazanabilirdik. Belki hayat bana başka bir yol açardı. Arabanın önünde yükselen ışıklar dikkatimi dağıttı. Demirhan Malikânesi bütün ihtişamıyla karşımızdaydı. Gece ise daha yeni başlıyordu.
Malikânenin demir kapıları ağır açılırken istemsizce nefesimi tuttum.
Her gelişimde aynı hissi yaşıyordum.
Burası bir evden çok, insanların servetlerini ve güçlerini sergilediği bir sarayı andırıyordu.
Aras arabayı geniş merdivenlerin önüne yanaştırdı. Motor sustuğu anda bana döndü.
"İyi misin?"
Camdan dışarı baktım.
"Biraz heyecanlıyım."
"Rahat ol."
Dudaklarında alaycı olmayan, şaşırtıcı derecede sakin bir gülümseme belirdi.
Aras arabadan inip benim bulunduğum tarafa geçti. Kapıyı açarken elini uzattı.
"Buyurun hanımefendi."
Elini kısa bir anlığına tuttum. Topuklu ayakkabılar mermer zeminde yankılanırken içeriden yükselen klasik müzik sesleri gecenin ihtişamını tamamlıyordu.
Devasa kristal avizeler tavandan sarkıyor, altın işlemeli sütunlar salonun dört bir yanını çevreliyordu. Garsonlar gümüş tepsilerle konukların arasında dolaşıyor, birbirinden pahalı kıyafetler içinde insanlar gülümseyerek sohbet ediyordu.
Tam o sırada salondaki konuşmalar birkaç saniyeliğine kesildi. Merdivenlerden biri inmeye başlamıştı. Önce siyah rugan ayakkabıları göründü. Ardından koyu renk takım elbisesi , sonra da keskin yüz hatları.
Kuzey Demirhan.
Demirhan Holding'in veliahtı.
Yirmi dokuz yaşında olmasına rağmen şirketin büyük kısmını yöneten adam.
Her zamanki gibi kusursuz görünüyordu.
Ne fazla ciddi , ne de fazla samimi.
İnsanlara mesafesini koruyan o soğuk ifadeyle ağır adımlarla yanımıza geldi.
Kuzey önce kardeşine baktı. Ardından gözleri bana döndü. Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Hoş geldin Ela."
Sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
"Teşekkür ederim."
"Güzel görünüyorsun."
"Sağ olun."
Kuzey başını hafifçe eğdi.
"Siyah sana yakışmış."
Kalbim sebepsiz yere hızlandı. Bunu neden söylediğini bilmiyordum. Belki sadece kibardı.
Aras esneyerek saatine baktı.
"Ben birkaç arkadaşın yanına uğrayacağım."
Aras bana döndü.
"Beş dakika."
"Tamam."
Onun kalabalığın arasında kayboluşunu izlerken içimde anlamsız bir boşluk oluştu.
Tam o sırada neşeli bir kız sesi duyuldu.
"Kuzey abi!"
On altı yaşlarında, uzun kahverengi saçlı genç bir kız koşarak yanımıza geldi.
Eylül Demirhan...
Ailenin en küçüğü.
Beni görür görmez boynuma sarıldı.
"Ela! Seni çok özledim."
Gülerek ona sarıldım.
"Ben de seni."
"Beni aramıyorsun."
"Üniversite çok yoğundu."
"Bahanen kabul edilmedi."
Kuzey başını iki yana salladı.
"Eylül."
"Ne var?"
"Misafiri bunaltma."
Eylül dilini çıkarıp bana döndü.
"Bakma sen ona. Dünyanın en suratsız abisidir."
Kuzey derin bir nefes verdi.
"İnsanların yanında biraz uslu ol."
"Olmayacağım."
Sonra koluma girip beni salona doğru çekti.
"Gel, sana tatlıları göstereceğim."
İstemsizce güldüm. Belki de bu gecenin tek samimi insanı oydu.Eylül’ün koluma girmesiyle birlikte salonun daha hareketli olduğu tarafa doğru yürümeye başladık.
Demirhan Malikânesi’nin her köşesi ayrı bir ihtişam taşıyordu. Canlı piyano sesi salonun yüksek tavanında yankılanırken kristal avizeler, insanların üzerindeki pahalı kumaşları parlatıyordu ve ben bu ihtişamın içinde kendimi fazlasıyla küçük hissediyordum.
Küçük bir tatlı masasının önünde durduk.
“Şunları mutlaka denemelisin.”
“Yemeden önce insanların beni izlemeyi bırakmasını beklesem.”
“Boş ver onları.”
Tam o sırada önümüzde duran genç garson iki bardak şarap uzattı. Eylül bir bardağı bana verdi.
“Al bakalım. Biraz rahatlarsın.”
Kendimi fazla düşünmemeye zorladım. Sonuçta nişanlımdı. Arkadaşlarıyla sohbet etmesi kadar doğal bir şey olamazdı.
Tam geri dönecekken biri hızla yanımdan geçti. Elindeki kırmızı şarap kadehi koluma çarptı. Bir anda siyah elbisemin üzerine koyu kırmızı lekeler yayıldı.
“Allah’ım!”
“Çok özür dilerim.”
“Gerçekten isteyerek olmadı.”
“Önemli değil.”
O sırada Eylül koşarak yanıma geldi.
“Ela elbisen mahvolmuş ! "
Eylül düşünceli bir ifadeyle bana baktı.
“Yukarı çık.Ben sana kıyafet vereceğim.”
“Olmaz.”
Kolumdan tuttu.
“Benim dolabım ağzına kadar dolu.”
Tam merdivenlere yönelirken Kuzey önümüze çıktı. Ne olduğunu anlamış gibi önce elbiseme, sonra Eylül’e baktı.
“Misafir odalarından birini hazırlatabilirim.” dedi.
“Benim odam ikinci katta.”Koridorun sonunda.” dedi Eylül.
Eylül koluma girerek beni merdivenlerden yukarı çıkardı.
“Ben hemen odama gidip sana bir elbise getireceğim.Sen beni misafir odasinda bekle.”
“Beraber gitsek?”
“Olmaz.”
Koridorun başında durup sağ tarafı gösterdi.
“En sondaki oda.”
Koşarak uzaklaştı. Koridorda tek başıma kaldım. Aşağıdan gelen müzik sesi üst kata yalnızca boğuk bir uğultu olarak ulaşıyordu. Derin bir nefes alıp Eylül’ün tarif ettiği tarafa yürümeye başladım. Fakat aynı renkteki kapılar birbirine o kadar benziyordu ki birkaç adım sonra duraksadım.
“Sağdaki ilk oda mıydı...”
“Yoksa...”
Bir kapının önünde durdum. İçeriden belli belirsiz konuşma sesleri geliyordu. Kaşlarımı çattım.
“Eylül içeride biriyle mi konuşuyor?”
Kapıya yaklaşırken içeriden gelen kadın kahkahası beni olduğum yere çiviledi.
Koridorun sonunda durup derin bir nefes aldım.
Kapılar birbirinin aynısıydı.
"Eylül hangisi demişti..."
Elbisemin üzerindeki şarap lekesine bakıp iç çektim.
"Umarım doğru odadır."
Elimi kaldırıp kapıya hafifçe vurdum.
Cevap gelmedi. Bir kez daha tıklattım.
Bu kez içeriden belli belirsiz bir kadın sesi duyuldu.
"Bir dakika..."
Kaşlarımı çattım.
Eylül odasında biri mi vardı?
Tam geri dönecekken kapı aralandı. Kapıyı açan kadın yirmili yaşlarının başındaydı.
Uzun sarı saçları omuzlarına dökülüyordu.
Üzerinde sadece beyaz bir bornoz vardı.
Saçları dağılmış, dudaklarındaki ruj silinmişti.
Beni görünce şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Sen..."
Ben tek kelime edemeden içeriden tanıdığım bir erkek sesi duyuldu.
"Cansu aşkım, kim gelmiş?"
O ses...
Aras'ın sesiydi.
Dünya bir anda sessizleşti. Ne nefes alabildim... Ne de hareket edebildim.
Kapının aralığından odanın içini seçebiliyordum. Yere atılmış erkek ceketi...
Kanepenin üzerine bırakılmış bir kravat...
Ve Aras'a ait olduğunu çok iyi bildiğim saat...
Gözlerim istemsizce büyüdü. Kalbim göğsümün içinde öyle sert çarpıyordu ki sanki bütün malikâne duyacaktı.
Cansu arkasını dönüp odaya seslendi.
"Galiba yanlış kapı çaldılar."
Bir saniye daha bekleseydim Aras kapıya gelecekti.
Bunu hissediyordum.
Hiç düşünmeden geriye doğru bir adım attım.
Sonra bir tane daha...
Ardından arkamı dönüp koşmaya başladım.
Topuklu ayakkabılarım mermer zeminde yankılanıyordu. Gözlerim dolmuştu.
Koridor önümde bulanıklaşıyordu.
Tek düşündüğüm şey oradan uzaklaşmaktı.
Tam köşeyi dönerken biriyle sertçe çarpıştım. Dengemi kaybedip düşecekken güçlü bir el kolumu kavradı.
"Yavaş."
Derin ve sakin bir erkek sesi...
Başımı kaldırdığımda Kuzey'i gördüm.
Kaşları hafifçe çatılmıştı. Önce yüzüme baktı. Sonra titreyen ellerime.
En sonunda gözlerimde biriken yaşlara...
Hiçbir şey söylemedi. Ama bakışları değişmişti.
"Ela..."
Sesi her zamankinden daha yumuşaktı.
"Nefes al."
Farkında olmadan nefesimi tuttuğumu o anladım. Titreyerek ciğerlerime hava doldurdum.
Kuzey ceketini omuzlarıma bıraktı.
"Ne oldu?"
Başımı iki yana salladım.
"Ben..."
Sesim çıkmıyordu. Kelimeler boğazıma düğümlenmişti. Kuzey koridorun sonuna doğru kısa bir bakış attı. Ardından tekrar bana döndü. Gözlerinde ilk kez gördüğüm bir öfke parladı. Ben ise sadece gözlerimi kapatıp başımı eğebildim.
Kuzey sessizce bir adım yaklaştı.
"Sana yardım edeceğim."
O an nedenini bilmediğim bir güven duygusu hissettim.
Sanki ilk kez biri, gerçekten iyi olup olmadığımı önemsiyordu.