1. Bölüm — Boş Yastık
Bir zamanlar verdiği bütün sözlere inanmıştım. En çok da beni asla yalnız bırakmayacağına...
İPEK
Yatak odamızın sessizliğinde gözlerim bir kez daha yanımdaki boş yastığa kaydı. Gece yarısını çoktan geçmişti ama hâlâ uyuyamamıştım. Kaan'ın eve gelmesini beklemek, son zamanlarda istemeden edindiğim bir alışkanlığa dönüşmüştü. Bazen salondaki koltukta televizyon izliyormuş gibi yapıyor, bazen elime bir kitap alıyor, bazen de telefonuma bakarak zaman geçiriyordum. Ama ne yaparsam yapayım kulağım hep kapıdaydı. Anahtarın kilitte döndüğünü duymayı, Kaan'ın içeri girip eskiden olduğu gibi bana seslenmesini bekliyordum.
Bu gece de farklı değildi.
Üç aylık oğlumuz Atlas, beşiğinde huzurla uyuyordu. Arada çıkardığı küçük sesler dışında odada hiçbir hareket yoktu. Ben ise sırtüstü uzanmış, tavana bakıyor ve kendime neden hâlâ uyumadığımı soruyordum. Kaan'ın şehir dışında olduğunu biliyordum. Toplantısının uzayabileceğini söylemişti. Yine de içimde küçük bir umut vardı. Belki erkenden döner, belki kapı açılır, belki beni merak edip arardı.
Başımı çevirip onun yastığına baktım.
Bir zamanlar bu yastığın boş kalması neredeyse imkânsızdı. Kaan eve geç geldiğinde bile yanıma uzanır, beni uyandırmamaya çalışırken mutlaka bir şekilde uyandırırdı. Bazen kolunu belime dolar, bazen yanağıma bir öpücük bırakırdı. Ben de gözlerimi açmadan ona kızıyormuş gibi yapardım. Ardından gününün nasıl geçtiğini anlatmaya başlar, çoğu zaman ikimiz de uykumuz gelene kadar konuşurduk.
Şimdi o küçük şeyleri bile özlüyordum.
Kaan'la dört yıldır evliydik. İlk iki yılımızın neredeyse her günü birbirimize duyduğumuz sevginin küçük kanıtlarıyla geçmişti. Beraber markete gitmekten bile keyif alır, mutfakta yemek yaparken birbirimize takılır, hafta sonları için heyecanla planlar kurardık. Fakat son bir buçuk, belki de iki yıldır, aramızda yavaş yavaş büyüyen bir uzaklık vardı. Önceleri fark etmekte zorlandığım bu değişim, zamanla hayatımızın en belirgin gerçeğine dönüşmüştü.
Kaan çalıştığı şirkette yükseldikçe sorumlulukları artmış, kendi işini kurma hayali giderek bütün zamanını almaya başlamıştı. Başlangıçta onu anlamaya çalışmıştım. Hâlâ da çalışıyordum. Ancak bir süre sonra işten geç gelmelerin yerini şehir dışı toplantıları, ertelenen akşam yemekleri ve son anda iptal edilen planlar almıştı. Bazı geceler eve geldiğinde konuşacak kadar bile hâli kalmıyordu. Beni öpüp yanıma uzanıyor, bazen daha günümün nasıl geçtiğini anlatamadan yorgunluktan uyuyakalıyordu. Ona kızamıyordum ama içimde biriken özlemi de görmezden gelemiyordum.
Yine de onu sevmekten vazgeçmemiştim.
Üstelik Kaan'ın da beni sevdiğini biliyordum. Eve geldiğinde bazen öyle güzel bir akşam geçiriyorduk ki aramızdaki bütün mesafenin kendi kendime büyüttüğüm bir sorun olduğunu düşünüyordum. Bana sarılıyor, eskisi gibi şakalaşıyor, bazen sırf beni güldürmek için saçma sapan şeyler yapıyordu. Sonra işler yeniden yoğunlaşıyor, biz de kaldığımız yerden birbirimizi özlemeye devam ediyorduk.
Belki de en çok bu yüzden geçmişe dönüp duruyordum. Kaan'ın bana eskisi gibi baktığı, benimle vakit geçirebilmek için bahaneler aradığı günleri düşündükçe içimde bir şeylerin hâlâ düzelebileceğine dair umut beliriyordu.
Elimi onun yastığının üzerine koydum.
Üç yıl önce, evliliğimizin ilk zamanlarında mutfakta geçirdiğimiz bir akşam geldi aklıma. Kaan'ın kahkahalarını, bana bakarken gözlerinin içinin nasıl parladığını, gelecek hakkında konuşurken yüzüne yerleşen heyecanı dün gibi hatırlıyordum.
O akşam söylediklerini ise hiçbir zaman unutmamıştım.
Üç yıl önce...
"Seninle yaşlanacağım, İpek. Bir gün saçların beyazladığında bile sana bugün baktığım gibi bakacağım."
Kaan'ın sözlerine gülerek karşılık verdim. Mutfak tezgâhına yaslanmış, kollarımı göğsümde birleştirmiştim. Kocam ise yaklaşık on dakikadır hazırlamaya çalıştığım akşam yemeğini unutturmak için elinden geleni yapıyordu. Üstelik bunu yaparken öylesine kendinden emin görünüyordu ki sonunda istediğini elde edeceğinden hiç şüphem yoktu.
"Sen önce bu akşamı sağ salim atlatsan iyi olacak. Çünkü biraz daha oyalanırsam yemeği yakacağım. Sonra da ikimiz aç kalacağız."
"Benim itirazım yok. Dışarıdan bir şeyler söyleriz, olur biter. Hem açık konuşayım, bütün akşamı seninle geçirmek varken şu tencereyi izlemek hiç ilgimi çekmiyor."
"Benimle bütün akşamı geçirmek için yemek yememize engel olman gerekmiyor, hayatım. Önce güzelce karnımızı doyururuz, sonra istediğimiz kadar birlikte vakit geçiririz."
Kaan yüzüme bakarak gülümsedi. Üzerindeki gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamış, kravatını çoktan çıkarmıştı. Kahverengi saçları her zamanki gibi biraz dağınıktı. İşten geldiğinde ne kadar yorgun olursa olsun önce yanıma gelmesi, bazen sırf benimle uğraşmak için dakikalarca mutfakta oyalanması hoşuma gidiyordu.
"Seninle evlendiğimizden beri bir şeyi fark ettim, karıcığım. Sen her şeyi önceden planlamak istiyorsun. Hangi gün nereye gideceğiz, ne zaman yemek yiyeceğiz, hafta sonu ne yapacağız... Biraz da akışına bıraksan hayatı."
"Birimizin düzenli olması gerekiyor. İkimiz de senin gibi yaşasaydık her sabah işe geç kalırdık. Hatta muhtemelen şu anda bu evde mobilyamız bile olmazdı."
"Olurdu. Yatak yeterdi bize."
"Kaan!"
Kahkahasını tutamadı.
"Ne var? Gayet mantıklı bir şey söyledim. İkimizin de rahatça uyuyabileceği bir yatağımız olduktan sonra geri kalan her şeyi zamanla halledebilirdik."
"Seninle ciddi bir şey konuşmak gerçekten mümkün değil."
"Gayet ciddiyim. Hatta sana geleceğimizle ilgili çok önemli bir şey söyleyeceğim."
Ocağın altını kıstım. Yüzüne dönerek kaşlarımı kaldırdım.
"Dinliyorum."
"Bu ev bize küçük gelecek."
Salona açılan geniş mutfağımıza göz gezdirdim. Henüz bir yıl önce taşındığımız evimiz, birlikte seçtiğimiz mobilyalar ve balkonun önüne yerleştirdiğimiz küçük yemek masasıyla tam hayal ettiğim gibiydi. Kaan'la ilk kez ev bakmaya çıktığımız günü hatırlıyordum. Ben mutfak dolaplarını incelerken o sürekli yatak odasının büyüklüğünden bahsetmişti. Sonunda emlakçı bile gülmekten kendini alamamıştı.
"Hayatım, yüz elli metrekarelik bir evden bahsediyoruz. İki insan buraya sığamıyorsa bence başka sorunlarımız var demektir."
"İki insan için yeterli olabilir. Ama ben burada yalnızca ikimizin yaşayacağını düşünmüyorum."
Ne demek istediğini anlayınca gözlerimi devirdim.
"Yine çocuk meselesi mi?"
"Ne yapayım İpek? Seninle evlendiğim günden beri baba olmayı hayal ediyorum. Sabah işe giderken kapıdan bana el sallayan küçücük bir kızımız olsun istiyorum. Akşam geldiğimde koşup boynuma atlasın. Bir de oğlumuz olsun, birlikte futbol maçlarına gidelim. Hatta seni de götürürüz ama büyük ihtimalle maç boyunca bize kızarsın."
"Neden kızacakmışım?"
"Çünkü ikimiz de bağırarak tezahürat yapacağız. Sen de insanların içinde biraz daha sakin davranmamızı isteyeceksin."
"Demek şimdiden beni çocukların gözünde kötü anne yapmaya karar verdin."
"Hayır, sen evin aklı başında tarafı olacaksın. Ben de eğlenceli babaları."
"Öyleyse şimdiden anlaşalım. Çocuklar gece uyumadığında eğlenceli baba kalkıp ilgilenecek. Altlarını değiştirecek, ağladıklarında sakinleştirecek, hastalandıklarında sabaha kadar başlarında bekleyecek. Çünkü aklı başında anne gündüz bankada çalışıyor olacak."
Kaan'ın gülümsemesi genişledi.
"Hepsini yaparım. Sen yeter ki bana iki tane çocuk ver."
"İki mi? Biraz önce bir kızımızdan bahsediyordun."
"Bir de oğlumuz olsun dedim ya."
"İkiz olursa?"
"O da olur. Hatta üç çocuk da olabilir."
"Kaan, sen önce bir tanesine alışmayı öğren."
"Ben çocuklarla çok iyi anlaşırım. Geçen gün parkta karşılaştığımız küçük çocuğu hatırlamıyor musun? Benimle oynamak için annesinin yanına bile gitmek istemedi."
"Çünkü onunla on dakika oyun oynadın, sonra da annesine teslim ettin. Çocuk büyütmek öyle olmuyor hayatım. Gece ağladığında da yanında olman gerekiyor."
Kaan yanıma yaklaşıp ellerini belime yerleştirdi. Yüzündeki muzip ifade bu kez biraz daha yumuşamıştı.
"Biliyorum güzelim. İşin kolay olmadığını da biliyorum. Ama seninle bir aile kurmak istiyorum. Senin gözlerine benzeyen bir çift gözün bana baba demesini istiyorum. Bazen bunu düşündüğümde bile heyecanlanıyorum."
Söyledikleri karşısında gülümsemem değişti. Kaan'ın baba olmayı ne kadar istediğini biliyordum. Evlendiğimiz ilk günden beri çocuklardan bahsederdi. Ama benim için henüz çok erkendi. İşimi seviyordum, bankadaki kariyerimde ilerlemek istiyordum ve daha da önemlisi, kocamla geçireceğimiz yılların tadını çıkarmak istiyordum. Birlikte seyahat etmek, yeni yerler görmek, plansız hafta sonları geçirmek... Henüz sadece birbirimize ait olduğumuz zamanları yaşamaya doyamamıştım.
"Ben de seninle çocuk sahibi olmak istiyorum Kaan. Hem de çok istiyorum. Ama biraz daha zamanımız olsun. Daha yeni evlendik sayılır. Birlikte yapmak istediğimiz o kadar çok şey var ki..."
"Biliyorum sevgilim. Seni sıkıştırmak istemiyorum. Bir yıl sonra olur, iki yıl sonra olur. Sen ne zaman hazır hissedersen. Ben sadece bazen geleceğimizi düşünmeden edemiyorum."
"Ben de düşünüyorum. Hatta bazen kızımız olursa adını ne koyacağımızı bile düşünüyorum. Ama şimdilik senden bir şey isteyeceğim."
"Nedir?"
"Biraz daha ikimiz olalım. Sabahları birlikte kahvaltı yapalım, geceleri geç saatlere kadar konuşalım, canımız istediğinde hiçbir plan yapmadan dışarı çıkalım. Çocuklarımız olduğunda da güzel bir hayatımız olacak, biliyorum. Ama ben önce seni istiyorum."
Kaan'ın yüzündeki ifade değişti. Bir an hiçbir şey söylemeden bana baktı, ardından başını hafifçe eğerek alnını benimkine yasladı.
"Sen böyle konuşunca insanın bütün planlarını değiştiresi geliyor içinden. Tamam güzel karım, önce ikimiz olalım. Ama bir şartım var. Çocuklarımız olduğunda da beni unutmayacaksın. Bütün ilgin onlara gider de kocanı ihmal edersen gerçekten kıskanırım."
Gülerek omzuna vurdum.
"Sen daha ortada olmayan çocuklarını kıskanmaya mı başladın?"
"Ben karımı paylaşmayı pek sevmiyorum, ne yapayım? Ama çocuklarımızla paylaşmaya razı olurum. Yeter ki arada bana da biraz ilgi göster."
"Merak etme. Sen zaten kendini unutturmaya fırsat vermezsin."
"Bunu iltifat olarak kabul ediyorum."
"Nasıl istersen."
Kaan beni kendisine doğru çektiğinde ellerimi göğsüne yerleştirdim. Gözlerinin içine bakarken içimde tarif etmekte zorlandığım bir mutluluk vardı. Sevdiğim adamla aynı evde yaşıyordum. Akşamları onun yolunu gözlüyor, sabahları onun yanında uyanıyordum. En sıradan gün bile Kaan yanımdayken güzel bir anıya dönüşüyordu.
"İpek, sana bir şey söyleyeyim mi?"
"Söyle hayatım."
"Ben gerçekten çok mutluyum. Bazen sabahları uyanıp sana bakıyorum. Sonra kendi kendime düşünüyorum, bu kadar güzel bir kadın benimle yaşamayı nasıl kabul etti diye. Seninle evlenmek hayatımda verdiğim en doğru karardı."
"Sadece güzel olduğum için mi benimle evlendin?"
"Hayır, tabii ki. Bir de çok güzel yemek yapıyorsun."
"Kaan!"
Kahkahasını tutamadı.
"Şaka yapıyorum sevgilim. Sen benim en yakın arkadaşımsın. Bir şey olduğunda ilk sana anlatmak istiyorum. Güzel bir haber aldığımda da kötü bir gün geçirdiğimde de aklıma ilk sen geliyorsun. Ben seni sadece karım olduğun için sevmiyorum. Seninle konuşmayı, tartışmayı, hatta bazen bana kızmanı bile seviyorum."
"Birazdan gerçekten kızacağım. Yemek hâlâ ocakta."
"O zaman kapatalım artık. Hem zaten bütün akşamı seninle geçireceğim diye karar verdim."
"Öyle kolay değil. Bu akşam yemeğini birlikte yiyeceğiz. Sonra da balkona çıkıp kahve içeceğiz. Sen bana şu kurmak istediğin şirketle ilgili planlarını anlatacaksın. Çünkü geçen gece anlatırken yarısında uyuyakaldın."
Kaan mahcup bir ifadeyle gülümsedi.
"Uyumuşum, evet. Ama sana anlatmak istediğim çok şey var. Günün birinde kendi işimi kurduğumda her şey farklı olacak. Başkalarının kararlarına bağlı kalmak istemiyorum artık. Kendi emeğimle bir şeyler başarmak istiyorum."
"Biliyorum. Ve başaracağına da inanıyorum. Ama bir söz vermen gerekiyor."
"Neymiş?"
"Çalışırken kendini unutmayacaksın. Hayat sadece işten ibaret değil. Ben seninle güzel bir hayat yaşamak istiyorum, bütün gün eve gelmeni beklediğim bir hayat değil."
Kaan ellerimi tuttu. Gülümsemesi bu kez son derece ciddiydi.
"İpek, ben bunların hepsini seninle daha güzel bir hayat kurabilmek için istiyorum. Daha rahat yaşayalım, çocuklarımızın geleceği güvence altında olsun. Ama hiçbir iş seni ihmal etmeme değmez. Sen benim hayatımın en önemli parçasısın."
"Söz mü?"
"Söz. Hatta sana daha büyük bir söz vereyim. Hayat ne kadar değişirse değişsin, ne kadar yorulursak yorulalım, birbirimize vakit ayıracağız. Seninle yaşlanacağım İpek. Bir gün saçlarımız beyazladığında bile akşamları yan yana oturup böyle konuşacağız."
Gözlerim dolmuştu. Fark etmesini istemediğim için gülümsedim.
"Senin saçların benden önce beyazlayacak."
"Ben çok yakışıklı bir ihtiyar olacağım. Sen de hâlâ bana âşık olacaksın."
"Bu kadar kendine güvenme."
"Ben kendime değil, bize güveniyorum."
O an başımı göğsüne yasladığımda dünyanın en güvenli yerinde olduğumu düşünmüştüm. Kalbinin düzenli atışlarını dinlerken geleceğimizden korkmuyordum. Hayatın bizi nereye götüreceğini bilmiyordum ama ne olursa olsun Kaan'ın yanımda olacağına inanıyordum.
Çünkü o gece bana bir söz vermişti.
Ve ben o söze bütün kalbimle inanmıştım.
Atlas'ın ağlamasıyla düşüncelerim dağıldı.
Bir süredir karanlık yatak odamızda, Kaan'ın boş yastığına bakarak geçmişi hatırlıyordum. Üç yıl önce mutfakta geçirdiğimiz o akşam, birbirimize söylediklerimiz, kahkahalarımız ve bana verdiği sözler zihnimde öylesine canlıydı ki zamanın bizi ne kadar değiştirdiğini düşünmeden edemiyordum. O günlerde birbirimizden birkaç saat ayrı kalmaya bile dayanamazken şimdi aynı yatakta uyuduğumuz geceler giderek azalıyordu.
Oğlumun ağlaması biraz daha yükselince geçmişi düşünmeyi bırakıp yataktan kalktım. Beşiğine eğildiğimde minicik yüzünün kızardığını, ellerini havada sallayarak ağladığını gördüm. Henüz üç aylıktı. Dünyaya geleli yalnızca üç ay olmuştu ama bütün hayatım onun etrafında dönmeye başlamıştı.
"Tamam anneciğim, geldim. Bir tanem, neden bu kadar kızdın bakalım? Annen biraz fazla mı geç kaldı?"
Atlas'ı kucağıma alıp göğsüme yasladım. Saçlarına küçük bir öpücük kondurduğumda ağlaması hafifledi. Onu sakinleştirerek odada birkaç adım attım, ardından yatağın kenarına oturdum. Aç olduğu belliydi. Emzirmek için yerleşirken komodindeki saate baktım. Gecenin üçü geçmişti.
Doğum yapalı henüz üç ay olmuştu. Bedenim hamileliğin ve doğumun ardından yavaş yavaş toparlanırken ben de anneliğin getirdiği yeni düzene alışmaya çalışıyordum. Uykusuz geceler, sık sık bölünen uykularım, emzirme saatleri, Atlas'ın ihtiyaçları ve bazen sebebini bile anlayamadığım yorgunluğum vardı. Bazen sabah uyandığımda gece kaç kez kalktığımı hatırlamakta zorlanıyordum. Yine de oğlumu kucağıma aldığımda içimi öyle büyük bir sevgi kaplıyordu ki bütün yorgunluğuma rağmen onunla geçirdiğim tek bir andan bile vazgeçmek istemiyordum.
Ama anne olmuş olmam, benim de ilgiye ve şefkate ihtiyaç duyduğum gerçeğini değiştirmiyordu.
Bunu en çok geceleri hissediyordum.
Bazen birkaç saat kesintisiz uyuyabilmeyi, kahvemi soğumadan içebilmeyi ya da acele etmeden uzun bir duş alabilmeyi özlüyordum. Ama bütün bunlardan çok, Kaan'ın yanımda olmasına ihtiyaç duyuyordum. Oğlumuzu birlikte büyütmek, onun her yeni hareketine beraber sevinmek, geceleri ağladığında sorumluluğu paylaşmak istiyordum. En önemlisi de yorulduğumda başımı omzuna yaslayabilmeyi, kendimi yalnız hissettiğimde kocamın hâlâ yanımda olduğunu bilmeyi özlüyordum.
Çünkü biz bu bebeği birlikte istemiştik.
Hatta Atlas'a hamile kalmadan önce çocuk konusunu yeniden açan bendim. Kaan'ın yıllardır baba olmayı istediğini biliyordum ama bu kez ben de hazır hissediyordum. Bir süredir evliliğimizin eskisi kadar heyecanlı olmadığını düşünüyor, birlikte yaşadığımız o güzel günleri özlüyordum.
Bebeğimizin hayatımıza katacağı mutluluğu hayal ederken bazen Kaan'la yeniden birbirimize yakınlaşacağımızı da düşünüyordum. Birlikte heyecanlanacağımız, hazırlıklarını beraber yapacağımız, geleceğini konuşurken gözlerimizin parlayacağı bir şeyimiz olacaktı. Belki de uzun zamandır eksikliğini hissettiğim o eski yakınlığımızı yeniden bulacaktık.
Elbette yalnızca evliliğimiz değişsin diye anne olmak istememiştim. Atlas'ı daha varlığından bile emin değilken bütün kalbimle arzulamıştım. Ama o günlerde anne olma hayalime, Kaan'la ilişkimizin yeniden canlanacağı umudunu da eklediğimi şimdi daha iyi anlıyordum.
Hamile olduğumu öğrendiğimiz günü düşündüm. Kaan haberi duyduğunda beni kollarına almış, sevinçten ne yapacağını şaşırmıştı. Bir süre sonra gözleri dolmuş, elini henüz belli bile olmayan karnımın üzerine koymuştu. O an bana baktığında yüzündeki mutluluğu unutamazdım. Sanki yıllardır beklediği bir hayali gerçek olmuştu. Defalarca baba olacağını söylemiş, akşam boyunca oğlumuzun geleceği hakkında konuşmuştu.
Ben de o günlerde bir şeylerin değişeceğini ummuştum.
Çünkü aramızdaki uzaklık hamileliğimle başlamamıştı. Yaklaşık iki yıldır giderek büyüyen bir mesafe vardı aramızda. Önceleri çalıştığı şirketteki sorumlulukları artmış, ardından kendi işini kurmak için yaptığı araştırmalara ve toplantılara daha fazla zaman ayırmaya başlamıştı. Birlikte geçirdiğimiz akşamlar azalmış, hafta sonları bile telefonunun susmadığı günlere dönüşmüştü.
Hamileliğim boyunca bazı günler yanımda olmuş, heyecanımı paylaşmıştı elbette. Doktor kontrollerinde bebeğimizin kalp atışlarını duyduğunda gözlerinin dolduğunu hatırlıyordum. Atlas'ın ilk ultrason görüntüsünü telefonuna kaydetmiş, herkese gururla göstermişti. Fakat sonra yine toplantılarına, iş seyahatlerine ve bitmek bilmeyen gelecek planlarına dönmüştü. Ben de bir sonraki güzel anımızı beklemeye devam etmiştim.
Atlas doğduğunda ise içimdeki umut yeniden büyümüştü.
Kaan oğlumuzu ilk kez kucağına aldığında dakikalarca konuşamamıştı. Küçücük yüzüne bakmış, ardından dönüp beni öpmüştü. O gün, bu yeni hayatın bizi yeniden birbirimize yaklaştıracağına gerçekten inanmıştım. Artık yalnızca karı koca değil, anne ve babaydık. Sorumluluklarımız artmıştı. Özellikle benim yeni doğum yapmış, hem fiziksel hem de duygusal olarak büyük bir değişimin içinden geçiyor olduğumu görmesini bekliyordum.
Ondan işini bırakmasını ya da bütün gün evde oturmasını istemiyordum. Hayallerini biliyor, kendi şirketini kurmayı ne kadar istediğini anlıyordum. Ama bazen bir toplantıyı ertelemesini, bir akşam eve erken gelmesini, oğlumuz ağladığında benimle birlikte uyanmasını beklemek çok mu fazlaydı?
İlk haftalarda annem neredeyse her gün yanımdaydı. Yemeklerimi hazırlıyor, Atlas'la ilgileniyor, fırsat bulduğumda dinlenmemi sağlıyordu. Ona minnettardım. Fakat annemin yardımıyla kocamın desteği aynı şey değildi. Ben yalnızca bebeğimin bakımında yardım aramıyordum. Sevdiğim adamın yanında olduğumu hissetmek istiyordum.
Bazen Atlas'ı emzirirken Kaan'ın yanıma oturmasını, saçlarımı okşayıp nasıl olduğumu sormasını hayal ediyordum. Bazen de oğlumuz uyuduğunda ikimizin salonda baş başa oturmasını, eskisi gibi konuşmasını istiyordum. Oysa çoğu akşam Atlas uyuyana kadar Kaan gelmiyor, geldiğinde de yorgun olduğunu söyleyerek odasına çekiliyordu.
Kaan'ın oğlumuzu sevmediğinden hiç şüphem yoktu. Onu kucağına aldığında nasıl mutlu olduğunu görebiliyordum. Ama bazen sevgi tek başına yeterli olmuyordu. Hele ki hayatınızın en çok desteğe ihtiyaç duyduğunuz dönemlerinden birindeyseniz...
Üç ay önce doğum yapmıştım.
Ve kendimi bazı geceler, sanki oğlumuzu tek başıma büyütüyormuşum gibi hissediyordum.
Atlas'ın başını okşadım. Minicik parmakları geceliğimin kumaşını kavramıştı. Oğluma bakarken gülümsedim. Onun hiçbir suçu yoktu. Babasının yokluğuna üzülmemi, anneliğin getirdiği yorgunlukla karıştırmak istemiyordum. Atlas hayatımın en güzel hediyesiydi. Onu dünyaya getirdiğim için bir an bile pişmanlık duymamıştım.
Ama bazen kendimi de özlüyordum.
Bankada çalıştığım günleri, sabahları hazırlanıp işe gitmeyi, müşterilerimle görüşmeyi, iş arkadaşlarımla sohbet etmeyi... Mesleğimi gerçekten seviyordum. Doğum iznim bittikten sonra işime dönmek istiyordum. Fakat önce bu yeni hayata alışmam, biraz toparlanmam gerekiyordu. En çok da Kaan'la yeniden aynı takımın parçası olduğumuzu hissetmeye ihtiyacım vardı.
Telefonumun ekranı yandı.
Kaan'dan gelen mesajı açtım.
Toplantı uzadı güzelim. Bu gece de dönemeyeceğim. Sabah ararım. Atlas'ı benim için öp.
Bir süre ekrana baktım.
İki yıl önce olsa mutlaka arardı. Gece geç kaldığında ne yaptığını anlatır, beni özlediğini söyler, bazen yalnızca sesimi duymak için bile telefon ederdi. Şimdi ise kısa mesajlar göndermek yeterli geliyordu. Belki onun için gerçekten de yeterliydi. Sonuçta işlerinin yoğun olduğunu biliyordum. Beni sevdiğinden şüphem yoktu. Ama bazen sevilmekle sevildiğini hissedebilmek arasında ne kadar büyük bir fark olduğunu düşünüyordum.
Ama insan sevdiği kişiden gelen bir mesajla, onun yanında olmasını istemek arasındaki farkı çok iyi biliyordu.
Telefonu elime alıp cevap yazmaya başladım.
Keşke daha erken haber verseydin. Seni bekledim.
Yazdıklarıma baktım.
Sonra hepsini sildim.
Çünkü bu konuşmayı daha önce defalarca yapmıştık. Ben onu beklediğimi söylediğimde işleri olduğunu anlatıyor, ben yalnız hissettiğimi dile getirdiğimde biraz daha sabretmem gerektiğini söylüyordu. Sonunda da çoğu zaman kendimi suçlu hissediyordum. Sanki başarılı olmasını istemiyormuşum, hayallerini gerçekleştirmesine engel oluyormuşum gibi...
Oysa ben en çok onun başarısını görmek istiyordum.
Yalnızca o başarıya ulaşırken ailesini kaybetmesini istemiyordum.
Tamam hayatım. Kendine dikkat et.
Mesajı gönderdim.
Ardından telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Atlas karnını doyurduğunda onu omzuma yaslayıp sırtını hafifçe sıvazladım. Bir süre sonra küçük bir ses çıkararak gevşedi. Gülümseyip yanağından öptüm.
"Senin baban çok çalışıyor, küçük adam. Biraz büyüyünce onunla konuşacağız, tamam mı? Diyeceğiz ki babacığım, anneni de bizi de bu kadar özletme. Bütün gün iş olmaz ki."
Oğlum sanki söylediklerimi anlamış gibi yüzünü buruşturdu. Ardından küçücük ağzını açarak esnedi. Yüzündeki ifade o kadar komikti ki istemsizce güldüm.
"Ne oldu? Sen de mi bana hak verdin? Merak etme, baban gelince ikimiz birlikte konuşuruz onunla. Ama önce biraz büyümen gerekiyor. Şimdilik bütün konuşmayı annen yapacak gibi görünüyor."
Atlas'ın gözleri yavaşça kapandı. Bir süre daha kucağımda bekledim. Sonra onu dikkatlice beşiğine yatırdım, üzerindeki uyku tulumunu kontrol ettim ve minicik alnına bir öpücük bıraktım.
"İyi geceler benim güzel oğlum. Seni çok seviyorum."
Yatağıma döndüğümde saat dörde yaklaşıyordu. Artık uyumam gerektiğini biliyordum. Sabah Atlas yine erkenden uyanacak, bütün gün onunla ilgilenmem gerekecekti. Fakat yatağa uzandığımda gözlerim yine Kaan'ın yastığına kaydı.
Bir zamanlar burada onun kokusu olurdu. Uyumadan önce başımı göğsüne yaslar, bana sarılmasını beklerdim. Bazen günüm kötü geçmişse saatlerce beni dinler, bazen saçma şakalar yaparak güldürürdü. Bir sorunum olduğunda ilk ona anlatırdım. Çünkü beni en iyi onun anladığına inanırdım.
Şimdi ise onu üzmemek için kendi üzüntülerimi saklamayı öğreniyordum.
İçimde biriken kırgınlıkları düşündüm.
Kaan'ın işine geç kalmasına, bir toplantıya gitmesine ya da bazen yorgun olduğu için konuşmak istememesine kızmıyordum. Bunların hepsi hayatın bir parçasıydı. Ben de çalışıyordum, ben de yoruluyordum. Ama iki insan aynı hayatı paylaşmaya karar verdiyse birbirlerine ayıracakları biraz zamanları olmalıydı.
Hele ki üç aylık bir bebekleri varsa...
Atlas'ın dünyaya geldiği günden beri geçen zamanı düşündüm. Oğlumuzun ilk banyosunu, ilk gecelerimizi, sabaha kadar uyumadığı zamanları... Kaan bazılarına yetişmiş, bazılarını ise sonradan anlattığım kadarıyla öğrenmişti. Oğlumuzun ilk gülümsemesini gördüğümde yanımda olmasını ne kadar istediğimi hatırladım. Telefonla anlattığımda sevinmişti elbette ama yüzündeki ifadeyi görmeyi, o anı birlikte yaşamayı isterdim.
Yastığına biraz daha yaklaştım.
Üç yıl önce mutfakta geçirdiğimiz o akşamı yeniden düşündüm. Kaan henüz dünyaya gelmemiş çocuklarımızdan söz ederken ne kadar heyecanlıydı. Geceleri onlar uyandığında kendisinin ilgileneceğini, altlarını değiştireceğini, yorulduğumda bana yardım edeceğini söylemişti. O zaman şakalaşarak verdiği sözlerin bir gün benim için bu kadar önemli olacağını tahmin edemezdim.
Şimdi o hayalini kurduğu çocuklardan biri birkaç adım ötemizde uyuyordu.
Bizim oğlumuz.
Bir zamanlar bütün akşamı benimle geçirmek için bahaneler arayan Kaan ise kilometrelerce uzaktaydı.
Belki de beni en çok yaralayan buydu.
Kaan'la evlendiğimizde çok zengin değildik. Büyük bir şirketimiz, gösterişli bir hayatımız yoktu. Ama birbirimize ayıracak zamanımız vardı. Akşamları aynı masaya oturur, günümüzün nasıl geçtiğini anlatır, geleceğimiz hakkında konuşurduk. Şimdi Kaan geleceğimiz için daha fazla çalıştığını söylüyordu.
Peki o geleceğe vardığımızda, geriye ne kadar biz kalacaktık?
Elimi yastığının üzerine koydum.
Bir zamanlar bana verdiği o sözü hatırladım.
Seninle yaşlanacağım, İpek.
Gözlerim doldu.
Ben hâlâ o söze inanmak istiyordum. Kaan'ın bir gün işlerini yoluna koyacağını, yeniden bana zaman ayıracağını, Atlas'la birlikte daha fazla vakit geçireceğimizi düşünmek istiyordum. Çünkü evliliğimizin kötüye gittiğini kabul etmek, yıllardır kurduğumuz bütün hayallerin yavaş yavaş elimizden kayıp gittiğini kabullenmek demekti.
Ve ben buna henüz hazır değildim.
Başımı onun yastığına çevirdim. Odanın sessizliğinde kendi sesim bile yabancı geldi kulağıma.
"Kaan," diye fısıldadım karanlığa. "Ben seninle yaşlanmayı hâlâ istiyorum. Ama sen neden gittikçe uzaklaşıyorsun?"