bc

Kumanın Savaşı

book_age16+
7.4K
FOLLOW
39.4K
READ
contract marriage
family
powerful
drama
first love
lies
secrets
cruel
punishment
sacrifice
like
intro-logo
Blurb

Güzeller güzeli Azra; adı gibi el değmemiş, hayatın ve insanların acımasızlığına karşı koca yüreğiyle tek başına ayakta kalmaya çalışan Azra.

O orospu Vilda'nın kızı Azra.

Kendinden yaşça büyük, insafsız bir ağanın kuması Azra.

Gördükleri göreceklerinin yanında hiç olan Azra...

chap-preview
Free preview
1. Bölüm
Altında dinlendiğim koca çınarın dili olsa da konuşsa, anlatsa çektiklerimi. Yıllardır dile getiremedikleri mi? Hani derler ya her şey insanoğlu için; İşte aynen öyle. Bu hayatta her şey biz insanlar içindi. Biz insanoğluyduk; düşünmeden yakan, yıkan ve paramparça eden aciz yaratıklardık. Bu hayatta herkese biçilen bir rol vardı. Kimine mutluluk, kimine acı, kimine de çaresizlik. Ben ise bunların hepsinden fazlası ile nasibini alan bir kuldum sadece. İsyan mı ediyordum? Haşa. Aksine şükrediyordum yaşamama sebep olan nefesi ciğerlerime doldurabildiğim için. Düşüncelerimden çıkıp koca çınar ağacının gövdesine sırtımı dayadım ve yirmi haneli köydeki çocukların sesine kulak kesildim... Ama ne fayda, onlar bile bu seslere hasret kaldığımı anlamışlar gibi koca bir sessizlik hâkimdi koca köy meydanında. Ne acı değil mi yalnızlık, kimsesizlik ve en önemlisi de çaresizlik. Bir insanı tüm kötülüklere sürükleyecek nedenlerin en önemli üç faktörü. Ben tüm bunların ne demek olduğunu tam dört yıldır yaşıyordum. Yalnızdım ne annem vardı başım da ne de bana bağıracak, sonrasında şefkatiyle sarmalayacak bir baba. Babamın kim olduğunu zaten bilmiyordum. Güzeller güzeli annemi de çok erken kaybetmiştim. İki göz evde bana yoldaşlık yapan bir annem vardı, o da dört yıl önce beni bir başıma bırakıp gitmişti. O kadar hastaydı ki işte o zaman anlamıştım çaresizliğin tam olarak ne demek olduğunu, fakat bu annemi kurtarmaya yetmemiş, kucağım da son nefesini vermesine engel olmamıştı. Sonrasın da nemi oldu? Tüm acıma rağmen bembeyaz cansız bedenini kucaklayıp ben yıkamıştım bir sedirin üstünde. Kimseler görmesin diye etrafını bezle çevirip doyasıya bakmıştım ona. Günah olduğunu bile bile kopamamıştım buz gibi bedeninden. Belki ısıtırım diye sarılmıştım korkmadan. Ben bağlamıştım çenesini, ben taşımıştım kucağımda kınayan gözlere ve açlıktan zayıf düşen bünyeme aldırmadan. Ben geçirmiştim köy meydanında utanmazca bakan insanların arasından ağlaya ağlaya. Kimse dememişti halin nedir diye. Kimse dememişti başın sağ olsun diye… Demezlerdi, diyemezlerdi çünkü ben babası belli olmayan bir piçtim. Çünkü ben Vildan yerine orospu Vildan dedikleri kadının kızıyım. O günden sonra kimse gelmemişti, kapımı çalmamıştı. Kimse sormamıştı aç mısın susuz mu diye? Aslında alışkındım ben bunlara. Yalnızlık benim alın yazım, fakirlik ise yoldaşımdı. Anlayacağınız tek dert ortağım gövdesine dayandığım koca çınar ağacı ve evde annemin çocukluğundan kalma küçük bir radyoydu, oda çekerse. Bu hayatta yalnız kalacağımı söylerdi hep annem. Önceleri bu söylediklerine anlam veremesem de şimdi çok iyi anlıyordum nedenlerini. Çünkü kimse Orospunun evine gelmez, sohbet etmez. Sohbeti geçtim kapının önünden bile geçmezdi. Sanki cüzamlıymışız gibi... Alışmıştım parmakla gösterilmeye, bizi gördükleri zaman yol değiştirmelerine. O yüzden artık zoruma gitmiyordu bu tarz şeyler. Ah hadi ama kimi kandırıyorum hiçte alışmamıştım, sadece annem üzülmesin diye yanında belli etmezdim o kadar! Küçük aklımla neden böyle davrandıklarını sorduğumda annemin cevapları hiç değişmezdi. ‘İnsanların ne düşündüğü değil yukarıdakinin ne düşündüğü önemli. İnsanlar neyin ne olduğunu bilmese de o hep görür.’ derdi. . Aklıma gelen sözlerle hafifçe gülümseyip olduğum yerde iyice yayıldım ve düşünmeye devam ettim. Görüyor muydu peki yaşadıklarımı, en önemlisi yaşayamadıkları mı? Sınanıyor muydum bende annem gibi, yoksa isyan etmemi mi bekliyordu Mevla’m... Ama ben ne olursa olsun isyan edenlerden değil her zaman şükredenlerden olmuştum ve nefes aldığım sürece de öyle olmaya devam edecektim. Gözlerim kapalı, sırtımı yasladığım ağacın altında düşünürken sessiz adımlarla birilerinin gelip karşımda durduğunu hissetmiştim. Gözlerimi açmama bile gerek yoktu çünkü kimse benimle konuşmazdı, hatta beni gördükleri yerde yollarını bile değiştirirlerdi. O yüzden karşımda duran her kimse beni tanıdığında çekip gidecekti. Eee hal böyle ise neyi bekliyordu peki? Yaklaşık birkaç dakika daha bekledikten sonra nedensizce hızlanan kalp atışlarıma aldırmamaya özen göstererek göz kapaklarımı ağır ağır kaldırdım ve yüzüme eğilmiş yedi, sekiz yaşlarındaki bir erkek çocuğuyla göz göze geldim. Gözlerimi açınca çocuk hemen benden uzaklaşmıştı. Kafasını yana eğmiş anlamsızca beni süzüyordu... Pantolonunun diz kapakları yırtılmış ve ayakkabının burnunda küçük bir delik olan bu çocuk gerçekten çok tatlıydı. Burnundan akan sümüğü saymıyorum bile, çamur tarlasına dönen yüzü ile yaptığı tek şey kafasını bir sağa, bir sola çevirip, gözlerini kırpmadan beni izlemekti. Sonunda dayanamayıp, “Senin adın ne tatlım?” diye sordum. O kadar hasret kalmıştım ki birileri ile konuşmaya belki de bu yüzden çok heyecanlanmıştım. “Halil.” Dedi. “Memnun oldum bende Azra” dedim gülümseyerek. Fakat gülümsemem küçük beye bir etki yapmamış olacak ki hâlâ aynı şekilde bana bakıyordu. Ben içimden amacının ne olduğunu düşünürken çocuk birden tükürükler saçarak konuşmaya başlamıştı. “Çok, çok güzelsin.” demesi ile hafifçe kıkırdamış, sonrasında ise boğazımı temizleyerek ciddi bir şekilde konuşamaya başlamıştım. Hayatım da ilk kez annem dışında bir başkasından güzel bir söz duymuştum. “Teşekkür ederim küçük adam sizde çok ama çoook yakışıklısınız.” dedim abartılı bir şekilde ve daha sonra ellerimi oturması için toprağa vurdum. Hâlâ başını yana eğmiş abartılı bir şekilde bana bakıyordu. “Söyle bakalım yakışıklı adam sen kaç yaşındasın?” dedim sırıtarak. İnanması zordu, çocukta olsa biriyle oturmuş sohbet ediyordum. “Sekiz.” Tek cümleler halinde konuşuyordu ama olsun bu bile yeterdi bana. Birkaç kelime daha konuştuktan sonra karnının acıkmış olduğunu anlamıştım çünkü sürekli yemekten bahsediyordu... Kafamda küçük mutfağımda neler olduğunu düşündüm. İşin açığı bende acıkmıştım. Yavaşça yerimden kalktım ve üzerime yapışan otları silkeledim. Güzel şeyler hazırlamalıydım çünkü küçükte olsa yıllar sonra evime bir misafir gelecekti. ''Bize gidelim ve açlıktan guruldayan midemizi doyuralım, ne dersin? ''diye sordum sırıtarak. ''Tamam'' Küçük adamın kısa cevaplar vermesinden sonra elini tutup eve doğru yola koyuldum. Giderken çınarın dibindeki buz gibi sudan doldurmayı da unutmadım... Eve geldiğimde önce bir ateş yaktım, daha sonra hamuru yoğurdum ve dinlenmesi için kenara bıraktım. Yaklaşık on dakika sonra dışarıya çıkıp küçük bahçemdeki zehirli olmayan otları topladım. Sonra bir güzel yıkadım ve doğradım. İçeri geçmeden domates çürüklerinin tohumunu alarak kuruttuğum, yaz gelince de küçücük bahçeme ektiğim mis gibi kokan domates ve salatalıktan bir kaç tane kopardım... İçeriye geçtiğim gibi hemen kolları sıvayıp hamurumu bezeledim. Açtıktan sonra içlerine doğradığım harcımı koyup ocaklıkta ki sacın üzerine pişmeye bıraktım... Bir yandan da domates ve salatalıkları da doğrayıp sofrayı kurdum. Evet her şeyim hazırdı. Sofram gerçekten güzel ve kalabalık görünüyordu, aynı zaman da iştah açıcı. Duvarın dibindeki çocuğa çevirdim bakışlarımı uyumak üzereydi. Hemen ayağa kalkıp önünde eğildim ve yemeğin hazır olduğunu, daha sonra rahatça uyuyabileceğini söyledim. Başı ile söylediklerime kısa bir onay vermiş, sonra da rahat bir şekil de sofraya oturmuştu. Mutluydum, hem de çok mutluydum. Neredeyse ömrümü yalnız geçirdiğim bu evde ilk kez bir misafirim vardı ve benim kim olduğumu bilmeden gelip soframa oturmuştu. Bu gerçekten mükemmel bir duyguydu. İnsanlar için doğal olan her şey benim için o kadar yeniydi ki karşımda ki çocuğun iştahla yemek yiyişine bakmak bile bana farklı geliyor, mutluluk veriyordu. *** Cihan Ateşoğlu Hâlâ duyduklarıma inanmakta güçlük çekiyor, bağırmamak için dişlerimi sıkıyordum. Lakin bir faydası yoktu ve biliyordu ki olmayacaktı. “Sen… sen ciddi olamazsın değil mi? Bütün bu saçmaladığın her şey.” Bağırmıştım en sonunda. Dayanamıyordum artık işittiklerime. Aşiret toplanıp hakkımda kuma kararı almışlardı. Peki bana sormuşlar mıydı ya da sorma cesaretinde bulunmuşlar mıydı? Tabii ki hayır… Sormamışlardı. Tabii sormaya da gerek duymazlardı, çünkü burada işler böyle yürürdü. Sana sormadan aşiret karar verir ve sen bunu yerine getirirsin. Oysa ne komik değil mi? Yaşadığımız çağa bakınca ne kadar bayağı, bizleri ne kadar aciz gösteren bir hareket. Tamam karımla severek evlenmemiş olabilirdim fakat alışmıştım Rojba’ya... Sıcaklığına, güzelliğine, yumuşak başlılığına her şeyine… Peki ben huzurluysam ve en önemlisi mutlu isem nerden çıkmıştı bu kuma meselesi tekrardan. ''Unut baba bu evliliği. Ben karımdan başka hiçbir kadını bu eve sokmam. Kimsenin koynuna girmem. İyice kulaklarınızı açın beni dinleyin; Ben koskoca Cihan Ağaysam bu eve başka gelin gelmeyecek. Çocuğum olsun ya da olmasın bu böyle biline.” diye bağırdım ve yukarıdaki odama çıkmak için üçer beşer merdivenleri tırmanmaya başladım. Sinirden elim ayağım tutmuyordu... Merdivenleri hızla tırmanıp odanın kapısını kırarcasına açtım. Şu anda ne yaptığımın, nasıl davrandığımın farkında bile değildim. Rojba camın önünde, iki elini göğsüne bastırmış dışarıyı izliyordu. Sessizce kapıyı kapatıp yatağın ayakucuna oturdum ve nasırlı ellerimi saçlarıma geçirdim. Baskılar, dedikodular beni iyice çileden çıkarmaya başlamıştı. Yirmi altı yaşındaydım ve bu yaşıma kadar bu kadar yorulduğumu, yıprandığımı hatırlamıyordum. Resmen psikolojim alt üst olmuştu. Ailem bu konuda sessizdi. Yıllardır nedenini anlayamadığım bir şekilde babam annemin her sözüne değer verirdi ve onu kırmak en son isteyeceği şeydi. Fakat gel gör ki konu onlar değildi. Onlar buna karşı çıksa bile töreler yıkılmaz bir duvar gibi karşımda dikiliyordu. Aslında Şehmuz Ağa haklıydı. Kaç yıldır çocuğumuz olmuyordu ve beklemekten başka elden hiçbir şey gelmiyordu. Her gittiğim yerde bebek yok mu ağam soruları yüzüme tokat gibi çarpmaya başlamıştı. ''Yine mi bebek zımbırtısı, kuma meselesi'' Düşüncelerimden çıkıp kafamı kaldırdım ve pencere önünde dikilen kadına baktım. ''Yoruldum artık. Hem de hiç yorulmadığım kadar. Ne yaparsam yapayım düştüğüm bataklıktan çıkamıyorum. Aşiret kararını vermiş ve herkes, buna ailem de dahil benim bu karara saygı duymamı, gereken ne ise onu yapmamı bekliyor.'' Gerçekten de yorulmuştu. İstediğim tek şey huzurdu ama bu topraklarda onu bulmak çölde su bulmak kadar imkânsızdı. Sessiz adımlarla pencerenin önünden yanıma gelip kucağıma oturan Rojba’ya baktım... Güzel kadındı vesselam. Her erkeğin isteyeceği bir fiziği vardı. ''Aç mısın?'' Kulağıma fısıldayarak söylediği sözler sonrası hafifçe gülümsedim ve burnumu beyaz oyalı yazmasının altından görünen göğüs oluğuna sürttüm. O böyle bir kadındı işte ve ben de verileni seve seve alan bir adam. “Aç olmalı mıyım?” dedim sessizce ve yavaş yavaş dudaklarına doğru yol aldım. Pervasızca kondurduğu öpücüklere bende katıldım, sanki başka dertlerim yokmuş gibi. Öpüşmemiz boyut değiştirirken ellerim yavaş yavaş eteklerinin altına doğru yol almaya başlamıştı. Anlaşılan o ki Hanım ağanın canı azıcık oynaşmak istiyordu. Bana da bu oyuna katılmak düşerdi değil mi? Sonuçta o benim karımdı ve ben de onun kocası. Kucağımda oturan ve belden aşağısında sadece küçük bir iç çamaşırı bulunan kadının kıpırdamasıyla yüksek sesle inledim. Kıpırdaması beni daha çok tahrik ediyordu. Bu kadın gerçekten işi biliyordu, fakat bu durum sabrımı zorluyor, ne kadar geciktirmek istesem de imkânsız hale getiriyordu. En son dayanamayarak külotunu yırtıp yere attım. Sonuçta benimde bir dayanma sınırım vardı ve ben o sınırı çoktan geçmek üzereydim... Kucağımda ki yumuşak kadını hafifçe kaldırarak erkekliğimi girişine yerleştirdim ve sert bir şekilde derinliklerine gömüldüm. Artık bir bütündük, tıpkı bundan sonra olacağı gibi. Yavaşça git gellere başladım önce. Yuvarlaklıkları ellerim ile çekiştiriyor sonuna kadar tadını çıkarıyordum. Fakat daha sonra bir şeyler değişti. Bugün olanlar aklıma gelmişti ve ben aniden bütün sinirimi ondan çıkarırcasına sert davranmaya başlamıştım... Hoşlanmış olacak ki her darbemde inleme sesleri daha da çoğalmaya başlamış, sonunda oda bende rahatlamıştım. Sert bir birleşme olmuştu fakat sonuç olarak iki tarafta memnundu. Derin bir nefes aldım ve alnına bir öpücük kondurup konuşmaya tenezzül etmeden banyoya doğru ilerlemeye başladım. Sonuçta seks sonrası oturup yatakta muhabbet eden cinsten değildim ve asla da olamazdım. Ben buydum işte daha ötesi yoktu. Banyodan içeri girdim, kapıyı kapadım ve sıcak suyu açıp ellerimi banyonun fayansına dayadım. Düşünceler beynimi sikiyordu ve ben ne yapacağımı bilmiyordum... Ne yapsam, ne etsem kuma meselesi aklımdan gitmiyordu. Doğu'nun kanayan yarasıydı bu. Çaresi yoktu. Yıllar geçtikçe azalsa da hâlâ devam ediyordu. Derin bir nefes aldım ve ellerimi dayadığım yerden çekerek kirlenmiş bedenimi yıkamaya başladım. Kumaya evet dersem bir akrabanın kızı ile evlenecektim ki beni gördüğü her yerde bunu defalarca dile getiren bir kadındı. Bu olmazdı, asla böyle bir kadınla evlenmezdim ve evlenmeyecektim de. Bu beni çıkmaza sokan aşiret için çok kolay olurdu. Eğer ben de Cihan Ağaysam bunu bu kadar kolaylaştırmayacaktım. İşte o an aklıma gelen şey ile her şey durmuş, olduğum yerde kalakalmıştım. Bir kadın… Bu aileye yakışmayacak bir kadın. Aklıma gelen fikirle koca bir kahkaha attım banyoda. Madem Şehmuz Ağa ve aşiret kuma istiyordu öyle ise istedikleri olacaktı. Evet, evet bu konağa bir gelin gelecekti ama o ne Heja olacaktı ne de bir başkası. Öyle biri gelecekti ki bu konağa insanlar Şehmuz Ağa'nın yüzüne bile bakmayacaklardı. Madem ortada bir savaş vardı bu savaştan kaçan ve kaybeden ben olmayacaktım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
46.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
81.5K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
64.6K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
531.7K
bc

HÜKÜM

read
226.4K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
24.7K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook