“Ophelia Lizen!”
Arabaya ilerlerken anneme dönüp son defa baktım. Onun yakınıp durduğu gururum umurumda değildi. Beni çok şımarttığını söyleyip yakınsa da gözlerindeki acımayı görüyordum. Oysa ki bunca drama komikti. Ben imkansızı kovalamıyordum.
“Leydim.” Nora bana tedirgin bakışlar atsa da umursamadım. “Annenizi dinleseniz?”
“Gidelim.” Arabaya binmeye çalışırken bir el beni kavradı.
“Leydim.” Edric’in uzattığı eli tuttum ve yardımıyla arabaya bindim. “Ben önden ilerleyeceğim.” Diyerek Nora’ya bilgi verdikten sonra atına bindiğini gördüm ve arkama yaslandım. Tam Nora’nın binmesini beliyordum ki kapıyı açan annem bana ölümcül bir ifadeyle baktı.
“Kahretsin.” Diye homurdandım.
“Kendini rezil etmeyi kes artık Ophelia!”
“Sadece yürüyüşe çıkacağım.”
“Izek’in döndüğü gün mü?”
Adı bile aklımı başımdan alsa da anneme belli etmemeye çalıştım. “Izek mi dönmüş?”
“Tanrı aşkına Ophel-“
“Gidelim!” Arabacıya seslendiğimde annem bana yılgın bir bakış atarak geri çekildi. Nora da bindikten sonra yola koyulduk.
Tam iki senedir onu görmemiştim. Savaş alanına gönderdiğim sayısız mektup her seferinde olduğu gibi cevapsız kalsa da bu geri adım atmam için engel değildi. Sarayda ve sosyetede herkesin benimle dalga geçtiğinin elbette farkındaydım ama Izek’in gözlerine bakabildikten sonra bu pek de umurumda değildi.
O varsa ben vardım.
Ben o adamdan ibarettim.
Kalbim onun varlığını düşününce bile çılgınlar gibi atıyordu. İster istemez gülümsedim ve elbisemin eteğini düzelttim.
“Güzelsiniz Leydim.” Dedi Nora bana yine o üzgün bakışla. “Herkes biliyor ki İmparatorluktaki en güzel leydi sizsiniz. Prensesten bile güzel olduğunuzu konuşuyorlar.” Ah, elbette. Ne kadar güzel göründüğümün ben de farkındaydım ama bunun ekmeğini hala yiyememiştim. “Sör Izek’in büyük bir isyanı bastırdığı söyleniyor.” Nora mükemmel bilgilerle dikkatimi çekmişti. “İmparatorun ona dük ünvanını vereceğini söyleyenler var.”
Gözlerimi kocaman açtım. Bu korkunç şekilde mantıklıydı.
Izek, onu tanıdığımda genç bir şövalyeydi. Üstün beceriyle kraliyet şövalyeliğine, oradan da ordu komutanlığına yükseldi. İki yıl süren savaştan sonra bastırdığı gerçekten de büyük bir isyansa, imparator ona düklük konumunu verebilirdi.
Belki evlenmemiz için bunca zamandır böyle bir şeyin olmasını bekliyordu?
“Ppfft!” Kıkırdadım ama bu Nora’nın suratını biraz daha astı. “Bu harika değil mi?”
Neden değil gibi bakıyordu ki?
“Başka söylentiler de var.”
“Umarım canımı sıkmayacak şeylerdir.”
Nora yüzünü ekşitti. “Biliyorsunuz ki Prenses de Sör Izek’e ilgili…”
Anında saçımı geriye savurdum. Kahrolası Estelle Kidrey! Kral’ın kızı olmasa çoktan onu gebertirdim ama bu büyük bir risk olacağı için elim kolum bağlıydı.
“Önemi yok.” Dedim acı verici özgüvenimle. Kaybedeceğim bir savaşa gireceğimi bilmiyordum ama inançla o uğurda kılıç sallayacaktım. “Izek beni seçecek.”
Ve beni seçmeyeceğini, ben hariç herkes biliyordu.
👑
“Peşinizde olacağım.”
Edric’e dönüp göz devirdim. “Kişisel muhafızım olabilirsin, hatta üstün yetenekli bir şövalye de olabilirsin-“
“Aura kullanan bir şövalye.” Dedi Edric göz kırparak. Bu benim bir kere daha göz devirmeme neden oldu.
“Kendim gibi kibirli bir şövalyem olmak zorundaydı zaten.”
Arabadan indim ve saçlarımı düzeltip gülümsedim. Neredeydi benim tatlı Izek’im?
Edric “Lütfen kendini olabildiğince az rezil et.” Dediğinde dönüp ona baktım.
“El ele tutuştuğumuzda yüzünüzün halini merak ediyorum.”
“Bazen ona zorla elini tutturmayı hayal ediyorum.”
Nora bu söz üzerince kıkırdayınca homurdanarak önüme döndüm. Edric’le aramda az bir yaş vardı ve çocukluğumuz beraber geçmişti. Gücü, zekası ve yetenekleriyle kraliyet şövalyeliğine çağırılsa da tabii ki gitmedi ve hayatını beni korumaya ve yaşatmaya adadı. Kutsal kardeşlik bağı işte!
Gözümü saray bahçesinde gezdirirken sayısız Leydinin çaktırmadan beni izlediğini görüyordum ama umurumda değildi. Hepsi de yeni bir dedikodu peşindeydi. Acaba deli Ophelia bugün ne yapacak? Yapmadığı ne kaldı ki? Kimin başına bela olacak?
Yani sicilim pek temiz değildi. Izek’in konuştuğu kızlara saldırmam, türlü zorbalıklar yapmam ve soylular arasında rezalet bir ünvanım olması dışında ailemin gücü herkesi susturuyordu. Herkes nefret etse de kimse elini kaldıramıyordu. Hiç arkadaşım olmadığı gibi herkes arkamdan konuşuyordu.
Çünkü ben Izek Eckhart diye delirmiş bir kadındım.
Bu arada Izek nereler-
Ah…
İşte orada.
Kalbim bir lav gibi eriyip içimde kaynarken dizlerim titredi ve derin bir nefes aldım.
İki sene onu çok değiştirmişti. Bedeni gözle görülür derecede genişlemiş, saçları gürleşmiş ve daha da koyulaşmıştı. Güçlü bedeni ve uzun boyuyla herkesi yöneten o havası beni benden alırken bir anlığına mavi gözleri beni buldu ve bakışlarımız kesişti.
Hemen elimi kaldırdım ama anında bakışlarını benden çekti.
Eh, yani. İlk değildi bu.
“Çok özlemiş seni.” Dedi Edric arkamdan. “Baksana gözlerini nasıl kaçırıyor. Kesin utançtan.”
“Çok konuşma.”
Saçlarımı düzelttim ve duruşumu dikleştirip doğruca ona ilerledim. Sesini duymalıydım. Gözleri üzerimde olmalıydı. Bana bakmalıydı. O bakışlarda yanmalıydım.
Onu deli gibi özlemiştim. Çok. Hem de çok.
Yanındaki şövalyeler benim geldiğimi görünce gülüşmeye başladılar. Tabii bu gülüşmeleri her zaman olduğu gibi bana salyalar akıtan ifadeleriyle son buldu.
Hep böylelerdi. Benim aşkımla alay edip benimle kafayı bozuyorlardı.
“Izek, merhaba.” Titreyen ellerimi eteğime bastırıp zorlukla nefes aldım. Mavi gözleri benim gözlerime değdi ve gülümsedi.
“Selam Ophelia.”
Ölmediysem de ölebilirdim şu an.
“Uzun zaman oldu. Sana defalarca yazdım ama-“
“Biraz meşguldüm.” Dedi ve iç çekti. “Sağ ol.”
“Onları çöpe attığını söylesene Izek!” Dedi şövalyelerden birisi.
“Hatta küfrederek okuduğunu da söyle.”
“Yine mi Ophelia?” Izek’in taklidini yapmaya başladılar.
“Tanrım! Bıktım bu kızdan!”
Ben ters ters onlara baksam da etraftaki diğer leydilerin güldüğünü görüyordum. Izek bunu durdurur diye beklesem de saçma bir bekleyişti. Kendisi de bu taklitlere gülüyordu.
“Çok can sıkıcı!”
“Onu sevmediğimi anlamıyor mu?”
“Midem bulanıyor!”
“Evet eliniz kılıç tutuyor ama bunun dışında bir zerre zekanız yok sizi aşağılık ucubeler.” Dedim ve saçımı savurup onlara her zaman olduğu gibi, böceklermiş gibi baktım. “Vızıltınızı başka yerde sürdürün.”
“Kabasınız Leydim!” Diyerek gülüştüler ama yanımızdan ayrılmadılar.
Hiçbirini umursamadan Izek’e döndüm. “Yürüyüş yapalım mı? Biraz sohbet etmek-“
“İsterdin Ophelia evet. Her zamanki gibi.” Etrafa bir bakış attıktan sonra birisine baş selamı verdi ve dönüp baktığımda onu herhangi bir soylunun kızını selamlarken görmüş oldum. “Ama zamanım az ve bırak tadını çıkartayım.” Dedi bana döndüğünde.
“Leydi Agnes’ı mı selamladın?” Dedim gülümseyerek.
“Saçma şeyler yapma. Daha yeni geldim.”
Beni bildiği halde sana karşılık veriyorsa o zaman Agnes de biraz manyak olmalıydı.
“Yürümeyi gerçekten isterim.” Ellerimi arkamda birleştirdim ve topuklarımın üzerinde sallandım.
“Ben istemiyorum ama. Daha sonra yürürüz.”
Gözlerini belerterek yanımdan uzaklaştığında diğerleri de bana bakarak güldü ve Izek’in peşinden gittiler.
Ellerim iki yana düştüğünde tüm karanlığı hızlıca yutup başımı kaldırdım.
Ophelia Lizen’in hayatında sıradan bir gün.
İmparatorluk sarayı bahçesinde herkesin önünde aşağılanan kız kimseyi aldırmadan arabasına bindi ve gitti.
Yaşadığı her şeyi sineye çekerek bir sonraki günü bekledi.
Bu olanlara üzülmedi çünkü bir ilk değildi.
Ama ilk olmayışı, bunun bir sonu olmayacağı anlamına da gelmezdi.
👑
Izek döndüğüne göre dolabımı baştan aşağı yenileme zamanım gelmişti.
Nora ve Edric’i yanıma alarak en ünlü kıyafet mağazasını kapattırdım ve tüm günümü kimsede olmayan elbiseleri deneyip almakla geçirdim. Bunu takılar, çantalar ve ayakkabılar takip ettiğinde saatler boyunca deli gibi para harcamış oldum ama babamın parası sağ olsun sınırı yoktu. İmparatorluktaki en zengin üçüncü aileydik.
Yani yemeyip ne yapacaktım ki?
Tatlı yemek için yeni açılan ve çok ünlü olan pastaneye geldiğimizde Edric kısa bir süreliğine yanımızdan ayrıldı. Nora da benden izin alarak bir mağazaya bakmaya gittiğinde mükemmel havanın tadını çıkartmak için bahçede bir masaya yerleştim. Tüm gün hareket etmekten ve ayakta durmaktan her yerim ağrımıştı.
İkisinin yokluğunda sessizce tatlımı yerken masamın başına gelen bir kişiyle huzurlu yalnızlığım kayboldu.
“Leydim.” Beni kibarca selamlayan adam Gray Markisinin oğluydu. Soylu ve güçlü bir aileydi. Neydi ki adı? “Corvin Gray.” Neyse ki kendini tanıttı. “Size eşlik edebilir miyim?”
Corvin Gray çılgın bir çapkındı. Benden bir şey elde edemeyebilirdi belki ama ben ondan çok fazla şey öğrenecektim.
“Lütfen buyurun.” Kibar gülümsemem Izek hariç herkesi etkilediği için parıldayan gözlerle karşıma bir sandalye çekti.
“Her zamanki gibi göz alıcısınız Leydim.”
Evet, evet. Geçelim buraları Markiz. “Balo için hazırlanmakla meşguldüm. Siz ne için buralardasınız?”
“Ben de öyle. Sanırım bu balo oldukça ses getirecek.”
İşte böyle. Biraz dökül bakalım. “Ben de öyle duydum.” Masada ona doğru biraz eğildim ve gözlerinin içine bakarak gülümsedim. “Herkes aynı şeyden bahsediyor.”
Nefes alışı gözle görülür bir şekilde hızlandı ve söyleyeceği şeyleri tartmamaya başladı. “Kral’ın bir düklük ünvanı vermesinden mi?”
“Evet.” Biraz daha gülümsedim ve devamı kolayca geldi.
“Duyduğum kadarıyla Sör Eckhart için böyle bir konum düşünülüyor. Zaten kendisi çok varlıklı ama Kral’ın ona sevgisi bambaşka.” Gray’in de dediği gibi, Izek çok varlıklıydı. Anne ve babası o küçükken ölmüştü ama bununla alakalı kimse bir şey bilmiyordu. Kraliyet ailesine eş değer mal varlığı ve sayısız kaynakları tıpkı kendisi gibi bir sırdı.
Onu deli gibi merak ediyordum ama bir adım bile ileri gidemiyordum.
“Balo için partneriniz var mı?” Hınzır bir gülümsemeyle masaya eğildiğinde çatalımı kavrayıp kekimden bir parça kopardım.
Çikolatalı keki övüldüğü kadar mükemmeldi.
“Partnerim Sör Izek olacak.” Dedim kendimi bilmiş bir şekilde.
Corvin Gray buna güldü. Ama komik değildi.
“Gray…” Diye bir ses duyuldu ve çatalı tutan elim titredi. “Neden benim yerimde oturuyorsun?”
Izek hemen yanımızda durmuş ve tek kaşını kaldırmış bir şekilde karşımdaki adama bakarken ikimiz de bunu beklemediğimiz için şok olmuştuk.
“Sör Eck-“
“Hala buradasın…”
Gray ya da her kimse sandalyeden kalkarken ben sadece karşıma oturan Izek’e bakmakla meşguldüm.
Ah kahretsin o harika.
O, var olan en güzel şey.
Ona aşığım. Kendimden çok.
“Selam Ophelia.” Göz kırptı ve masanın üzerinde bana eğildi. “O adam neden masandaydı?”
Kim vardı ki masada?
Kim? Ne? Ha…
Kalbim o kadar hızlı attı ki her şeyden nefret ettim. Onu net duymak istiyordum ama gümbürtüsü kulaklarımı uğuldatıyordu.
“Izek.” Dedim ama sadece ismini söylemeyi sevdiğim içindi. “Kek çok lezzetli. Denemek ister misin?”
“Hmm…” Başını yana eğdi ve gözlerini benden bir an bile ayırmadı. Bakışları sanki ruhumu okuyor gibiydi. Her zerrem uyuşmaya başladı. “Bana bir çatal verirsen denerim.”
Masada başka çatal olmadığı için bu anı kaybetmemek adına başımı kaldırdım ve ‘BİRİSİ ÇATAL GETİRSİN!’ Diye haykırmamak için kendimi zor tuttum ama bileğime dokunan sert parmaklarla ruhumu teslim ettim gibi oldu.
“Masada çatal var.” Derken çatalımı kastediyordu.
“Onu kullandım.” Nasıl da içime kaçmıştı ama sesim…
“Benim kullanmam seni rahatsız mı edecek?”
NE MÜNASEBET?
O ÇATALI EVE BİLE GÖTÜRECEĞİM.
Cevap vermekle zaman kaybetmemek adına hızlıca bir parça böldüm ve elimin titreyişini gizleme şansım olmadan çatalı dudaklarına uzattım.
Şekilli dudakları aralandı ve uzattığım parçayı dudaklarının arasından geçirdi.
Ben ten rengimi kızılla değiştirirken dudaklarını çatalıma sürterek çekti ve zevkle mırıldandı.
“Lezzetli.” Dedikten sonra çatalı elimden aldı ve o kahrolası gülüşünü yaptı. Beni mahveden o gülüşü. “Ama kek mi, yoksa çatal mı lezzetli emin olamadım.”
BU AN GERÇEK MİYDİ YOKSA OPHELİA LİZEN SONUNDA KAHROLASI AKLINI MI KAYBETMİŞTİ?