2.BÖLÜM "İLK GÖRÜŞ"

4491 Words
“İç bunu.” Elimdeki bardağı sessizce gözyaşı döken kıza uzattığımda titreyen parmakları ile eline almaya çalıştı. Geldiği andan itibaren ağlamaktan başka hiçbir şey yapmamıştı. Dedem bir yanda, babam ve abim öbür yanda oturmuş bir çare düşünmeye çalışıyorlardı. Sabah ezanı okunmak üzereydi. Olayın tazeliğinden sıyrılmış, hepimiz oturuyorduk. Herkes birazdan çalacak olan o kapıyı bekliyordu. “Ne yapacağız?” dedi Adem abim. “Yediğin boktan sonra soruyu bize sorman ne kadar hoş. Ulan siktirtme bana belanı! Yediğin boku temizleyeceksin.” dedi Yusuf abim, sinirle. “Sakin olun, bir susun. Zaten cinlerim tepemde ikinizi de sokağa attırmayayım.” Dedemin lafı ile konuşmayı kestiler. Ben öylece onları seyrediyordum. Annem bir köşede sessizce ağlarken babam kara kara düşünüyordu. “Kimseye fark ettirmeden kızı göndersek?” dedi babam. “Olmaz, bir defa yemiş bu haltı. Hem şimdiye birileri öğrenmiş olur.” dedi dedem, mantıklı bir düşünce ile. “En temizi şuan ikisinin de ortalıkta görünmemesi. Behram denen adam, kardeşinin kaçtığını biliyor ancak şuan kimle kaçtığını bilmiyordur.” “Öğrenmesi an meselesi.” “Doğru o yüzden ikiniz bir müddet bu evden çıkmayacaksınız. Behram gelir ancak beni çiğneyerek bu evi geçemez.” dedi dedem, sanki olacakları biliyormuş gibi. “Ama onu bulursa öldürür, değil mi?” dedim, ilk defa dudaklarımı açıp bir şey söyleyerek. Adem abim dönüp bana bakınca devam ettim konuşmaya. “Seni öldürmesine izin vermememiz gerek. Sırf sevdiğin kızı kaçırdın diye ölmek zorunda değilsin.” “Kızım sen saf mısın salak mısın?” dedi babam, “Alalade bir kızı kaçırmamış senin aptal abin! Behram Harzemşah’ın kardeşini kaçırmış. Sen ne olduğunun farkında mısın?” “İsterse kadının kızı olsun, ne fark eder? Sonuçta seviyorlar birbirlerini. Abimin ölmesine izin mi vereceksin?” dedim abime destek çıkarak. “Ölüm falan olmayacak. Behram ile bizzat konuşacağım.” Dedemin sözleri ile birlikte konu kapandı. Oturduğu yerden kalkarak bize hitaben konuştu. “Şimdi hepiniz odalarınıza, sakin kafa ile düşüneceğim. Mihrimah kızım sen kızı al odana götür. Bu itle aynı odada kalmasın.” “Dede!” Oturduğum yerden kalkarak kızı yavaşça kaldırdım. Birlikte odama giderken sessizce beni takip etti. Odamın kapısını açarak onu içeri soktum. Yatağa güzelce oturttuktan sonra masanın önündeki sandalyemi çekip, oturdum. Kız, siyah saçlarını yüzünün önünden çekerek başını kaldırdı ve yüzüme baktı. “Ben, kusuruma bakma. Başınıza dert oldum.” diye fısıldadı, kısık sesiyle. “Estağfurullah, sen abimin eşi sayılırsın. Ne derdi?” Buruk bir tebessümle yüzüme baktığında gözlerinin neredeyse kan çanağına dönmüş olduğunu gördüm. Küçük bir yüzü, büyük gözleri vardı ve ufak tefek, sessiz sakin bir kıza benziyordu. “Adın ne?” “Benim adım Yasemin.” “Bende Mihrimah, az evvel öğrenmişsindir. İstersen sen biraz yatakta uzan, ben bu saatten sonra uyuyamam zaten.” “Yok, bende uyuyamam. O- yani abim, beni bulur.” Gözlerinden ufak bir damla yaş düştüğü zaman içim acıdı. “Merak etme, dedem seni ona vermez. Hem abin o kadar da kötü biri değildir belki, ha?” “Abimi tanımadığın çok belli. Onu hiç gördün mü?” dedi, kederle. Başımı iki yana salladım sadece bedenini görebilmiştim sonuçta. “Abim, Adem’e acımaz. Onu öldürecek.” “Niye kaçtınız o zaman? Dedem bilseydi zaten seni gelip isterdi.” “Mecburdum.” Akan burnunu çekip, fısıldadı. “Evlendireceklerdi beni.” Hıçkırmaya başladığı zaman başka soru soramadım. Onu yatağıma yatırdıktan sonra zamanın geçmesini bekledim. Tüm ev ahalisinin korku içinde beklediği o kapı, çalmadı. Behram Harzemşah, gelmedi. Zira onun benim kaderim için farklı planları vardı. ** “Abin kız mı kaçırdı?” “Kız mı kaçırdı abin?” Didem ve Yaren aynı anda bağırdıklarında onları susturmaya çalıştım. “Sessiz olsanıza!” dediğimde ikisi de ağızlarını kapattılar. Hayretler içerisinde yüzüme baktıklarında nefesimi üfledim. “Evet abim kız kaçırdı.” Didem ağzını açıp aceleyle konuştu. “Kim kız? Kimi kaçırdı?” Kararsızca kızların yüzüne baktım. Etrafı kolaçan edip, eğilerek kızlara fısıldadım. “Harzemşah’ların kızını kaçırmış.” “Ne?” “Yok devenin nalı!” “İlk duyduğumda bende böyle tepki verdim.” Ancak işler hiç düşündüğümüz gibi gitmedi. Harzemşah’lardan evimize kimse gelmedi. Abim ile Yasemin hala bizde kalıyorlardı ve hiç kimse gelip bir şey sormamıştı. “Behram Ağa’nın kardeşi Yasemin ile abin sevdalı mıymış birbirine?” dedi Yaren abartıyla. “Yok öyle farklılık olsun diye kaçırmış kızı. Yaren, yavrum sen kafayı mı yedin? Birbirlerini sevmiş olsalar bile Behram Ağa’nın konağından kız kaçırmak nasıl büyük bir meziyet farkında mısın sen?” dedi Didem, tüm duygularıma tercüman olarak. “Yav ne bileyim, her gün Harzemşah’ın konağından bir kızı kaçırmıyorlar herhalde.” “Peki ne oldu? Abini nereye gömdünüz?” diye Didem lafa atlayınca ona ters ters baktım. “Sağ olun ya, abimi diri diri mezara gömdünüz.” “Zaten Behram Ağa’nın yapacağı şey bu olurdu.” Haklılardı ancak hiç öyle bir şey olmamıştı. Behram Ağa gelip Mesut Ağa’nın kapısına dilenmesi gerekirdi, silahlar ile kuşanması gerekirdi ama olmadı. “Gelmedi. Kaç gündür ses seda yok.” “Tuhaf, gelmesi gerekmez miydi?” “Evet ama gelmedi. Kız hala bizde, dedem ne yapacağını bilmiyor.” Kızlar da benim gibi olanlara karşı tepkisizdi. Bu saatten sonra ne olurdu bilmiyorum. “Normalde kız kaçıran adamı ya öldürürler, ya da berd-” Didem Yaren’e dirsek atarak onu susturdu. “Abin ya ölür, ya da evlenmelerine müsaade ederler. Başka ne olacak canım?” “Bende öyle düşündüm. Büyük ihtimalle evlenmelerine müsaade edecekler.” Didem ne yapacağını bilemez bir halde Yaren’ uyarıcı bakışlar attığı zaman araya girdim. “Ne oluyor?” Yaren içindeki şeyi daha fazla tutamayarak ortaya baklayı çıkardı. “Ya berdel olursa?” “Berdel mi?” dedim, şaşırarak. “Ya Behram Ağa, berdeli teklif ederse? Kardeşine karşılık seni alabilir.” Bu, hiç aklıma gelmemişti. Öyle bir şey olacağını pek zannetmiyordum. “Böyle bir şeye dedem izin vermez.” “Dedenin pek karar vereceği bir şey değil bu. Törenin kanunu budur. İsterse o adam seni karısı olarak alabilir.” “Olmaz!” diyerek karşı çıktım. “Hayatta sevmediğim bir adamla evlenmem, öyle bir şey olamaz.” Kızlar tepkime karşılık bir şey diyemediler. Behram Ağa’nın berdel isteyeceğini düşünmüyordum. Hem geçen gün kızlar da demişti, o evlenmek istemiyor diye. İstemezdi değil mi? Kızlarla çaylarımızı içtikten sonra bahçeden çıktık. Çarşıda işimizi bitirdikten sonra Didem ve Yaren evlerine gitmek için benden ayrıldılar. Bende biraz daha çarşıyı dolandım. Tek başıma dolanmak, konaktan uzak olmak bir nebze de olsun iyi gelmişti. Çarşıdaki dükkanların önünden geçerken gözlerim dükkanın önüne, vitrine yerleştirilmiş olan elbiseye değdi. Bakışlarım kadınlık içgüdüsü ile elbiseye takılı kaldı. Kan kırmızı renginde, yakası biraz açık olsa da oldukça hoş duran elbiseyi inceledim. Çarşıdan bir sürü şey aldığım için elbiseyi alamadan yanından geçmek zorunda kaldım. Başka gün gelip elbiseyi deneyeceğime kendime söz vererek evin yolunu tuttum. Eve giden taşı, dar sokaklardan geçerken neden yanıma birini almadığımı sorguladım. Zenginlik içinde kendime sefalet çektiriyordum. “Bacım?” Bana doğru seslenen birini duyduğumda dönüp arabadaki adama baktım. Başını camdan çıkarmış bana bakıyordu. “Buyurun?” “Buralarda bir konak varmış, Harzemşah’ların konağı yerini biliyor musun?” Başımı iki yana salladım. “Yok, bilmiyorum-” Bir anda arkamdan dudaklarımın üzerine kapatılan bezle ne yapacağımı şaşırdım. Elimdeki poşetler bir bir yere düşerken ağzımdaki bezi çekmeye çalıştım. Arkamdan biri beni sararak kaldırdığı zaman çaresizce çırpındım. Burnuma yaslanmış olan bezdeki koku başımı döndürürken, gücüm adeta yerle bir oldu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi baygın bir halde, arabanın içinde buldum. Kaçırılmıştım. ** Sallanmakta olan arabanın koltuğuna yaslıydı başım. Gözlerimi hafifçe araladığım zaman camdan geçip giden tarlaları görebiliyordum. Başıma giren keskin bir acı ile yüzüm buruştu. “Evet ağam, kızı aldım.” Duyduğum sesle başımı hafifçe kaldırdım, yanımdaki adamlardan biri uyukluyordu. Diğeri ise direksiyonda telefonla konuşuyordu. İçimi kaplayan korku ile yerimde düzelttim kendimi. “Yok ağam, bayılttık zaten. Ne olduğunu anlamadı bile.” Ağam mı? Kimdi bu adamın ağası? Aklıma gelen seçenek ile duraksadım. İnşallah bu ağa dediği adam Behram Harzemşah değildir? Beni nereye götürüyorlardı? Yoksa o adamın yanına mı? Eğer o adamın yanına gidersem beni kesinlikle öldürecekti. Bu yüzden bir şekilde kurtulmam gerekiyordu. Aklıma gelen fikir ile sinsice yaklaştım adama. Yanımdaki adam uyuyordu, diğeri ise uyandığımı fark etmemişti ve telefonla konuşuyordu. Yavaş yavaş adama doğru eğildiğimde kulağıma hafif ancak derinden bir ses geldi. “O kızı bana getir.” O kız ben mi oluyordum? Telefondan gelen ses ile birlikte uzanıp hızla direksiyonu tutarak çevirdiğimde adam neye uğradığını şaşırdı. “Ne oluyor lan? Sen ne ara uyandın?” Elindeki telefonu düşürürken direksiyonu kontrol etmeye çalıştı ancak araba aniden sallandı ve frene basması ile şiddetle durduğu anda aceleyle uzanıp arabanın anahtarını aldım. Kapıyı açıp aceleyle inerken arkamdan bağırıyordu. “Reşat uyan lan uyan! Kız kaçtı, horluyorsun hala köpek!” Kapıdan hızla çıkarak dümdüz, sonu olmayan yolda koşmaya başladım. Üzerimdeki elbise rüzgardan uçuşsa da gözümde şuan kurtulmaktan başka bir seçeneğim yoktu. Adam telefon kulağında koşarken kilolu oluşu bana fayda sağlamıştı. “Ağam kız kaçtı! Seninle konuşurken uyanmış.” “B-beni bekle lan Ökkeş!” dedi, arkasından hala uyuklayan adam topallayarak koşuyordu. Onlardan hızla uzaklaşmaya başladığımda her ne olduysa arkamdaki adamlar koşmayı bıraktılar. Elimdeki anahtarı aldığıma şükrederek koşmaya devam ettim. Arkamdaki iki adam git gide gerimde kalmaya başlarken sevinçle gülümsüyordum. “Aptallar.” dedim nefes nefese, hangi salak biri bu iki aptalı beni kaçırmaları için gönderirdi ki? Kaçtığıma sevinerek koşmayı bıraktım, onlar bana ulaşana kadar bir araba bulup konağa gidebilirdim. Otoyolda gelen giden var mı diye bakındım ancak kimse yoktu. Biraz daha hafif adımlarla koşarken nefesimi düzene koymaya çalışıyordum. Arkama baktığımda artık kimse görünmüyordu. Onları atlatmıştım. Gözlerim gelen araba var mı diye bakındığında uzaktan gelen üç, dört tane arabayı görünce gülümsedim. Otoyolun ortasında durarak ellerimi kaldırıp salladım, durmaları için. Arabalar git gide yaklaşırken durmaları için dua ediyordum. “Lütfen! Lütfen biri dursun Allah’ım!” Önde gelen siyah araba çırpınışlarımı görmüş olacak ki benden birkaç adım uzaklıkta durduğunda çaresizce sevindim. Arabanın ön kapısı açıldığında aceleyle adamın yanına yaklaştım. “Lütfen bana yardım edin, lütfen arkamda birileri va-” Adam arkasını döndüğünde konuşmayı kestim. Arabanın önünden dolanarak arka kapıya ilerledi. Arkadaki diğer arabalarda durduğunda kaşlarım şüpheyle çatıldı. Ne oluyordu? Adam arabanın arka kapısını açtığında içinden biri indi. Gözlerim parlak, oldukça kaliteli duran cilalanmış ayakkabılara değdi. Yavaş yavaş yukarı doğru tırmanan bakışlarım, adamın üzerindeki siyah kumaş pantolona ve siyah cekete değdi. Gözlerim benden oldukça uzun duran adamın yüzüne değdiğinde ilk dikkatimi çeken saçları olmuştu. Siyah kuzguni saçları, bana o adamı hatırlattı. Hafif geriye doğru taranmış olsa da isyankar olan saç tutamları alnına doğru düşmüştü. Hafif geniş alnına kalın, kalem gibi işlenmiş kaşları eşlik ediyordu. Elmacık kemikleri az da olsa belirgindi, uzun düz burnunu güzel gösteriyordu. Kalın, iki dudak parçası hafif aralık duruyordu. Pembemsi duran dudaklarından sert bir soluk çektiğinde yanaklarında oluşan çukurlara baktım. Kısa sakalları yanaklarını saklıyordu, boynuna doğru dağılmıştı. Geniş omuzları, iri cüssesi ile benden birkaç adım uzakta durduğunda bakışlarım gözlerine değdi. Simsiyah gözlerine. Bir avcı kadar korkusuz, ölümü andıracak kadar korkunçtu. Bakışları sert ve hükümsüzdü. Aramızdaki mesafeden bile irislerinin içindeki alevden öfkesini anlamıştım. Parmaklarının arasında duran sigarasını dudaklarının arasına yerleştirirken bir an olsun gözünü kırpmadı. O, Behram Harzemşah’tı. Beni kaçıran adam, oydu. Uzun boyunun gölgesi ayaklarımın ucuna düşüyordu. Dudaklarının arasına çektiği sigara dumanını sertçe bırakırken rüzgar sanki onun dudaklarından çıkan nefesi bana ulaştırmak ister gibi esti. Saçlarım omuzlarımdan belime doğru uçtu. Kaküllerim alnımın arasındaki küçük bir boşluk bırakarak salındı. “Oy anam, oy öldüm!” Arkamdan gelen seslerle bakışlarımı ondan çektiğim anda bana uzunca gelen bakışmamız son buldu. Reşat ve Ökkeş denen adam nefes nefese yığılacak halde yanımıza ulaştılar. “A-ağam işte kaçırdığımız kız.” Kaçırdığımız mı? Hah! Bir kere ben onların elinden kaçmıştım. Herhangi bir cevap vermeyen adama dönüp baktım. “Kaçırdığınız doğru.” Sesi, hüküm verir gibiydi. Sanki dudaklarının arasından ölüm fermanım çıksa emrine itaat edecek gibiydim. “Ama elinizden.” Dişlerinin arasından tıslarken, sesindeki memnuniyetsizliği hissettim. Bakışlarımı gözlerine çıkardığımda hala beni izliyor olduğunu gördüm. “Küçük hanımın asi olacağını bilemedim.” Bakışlarının içindeki öfke, sesindeki nefret dolu tını vücudumu titretmişti. Bu kadar nefretini hak edecek ne yaptığımı bilmiyordum ancak sessizce bir köşede oturup onun konuşmasını bekleyemezdim. “Siz kimsiniz? Beni niye kaçırdınız?” dedim, toprağın altına itmeye çalıştığım korkuyla. Dudağının ucunu yukarı doğru kıvırdı. Tehlikeli bir dansın, küçük bir refleksi gibiydi. Elindeki sigarayı yere atıp, ayağının ucu ile sertçe ezerken her hareketini izliyordum. “En nefret ettiğim, bilmemiş gibi oynayan insanlar.” “Neden bahsediyorsun sen?” dedim, sesimi yükselterek ona doğru yaklaştığımda diğer arabadan inen adamları yeni fark ettim. “O sesini kıs.” dedi emreder bir tonda. Ölümcül bakışları beni bulduğu anda bir adım geri atıp kaçmak istedim ancak bu onu daha da eğlendireceği için yapmadım. “Kısmayacağım! Kimsiniz de beni kaçırıyorsunuz siz? Ha?” Elini dudaklarına doğru kaldırarak dudağının alt kısmını kaşıdı. “Sabrım sınanıyor, cidden.” “Öyle mi? Benim de.” Kalbim dört nala nağralar atarken onun karşısında korkusuzca durmak zordu. Her ne kadar onu daha önce görmüş olsam da tanımıyordum. Nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Beni öldürür müydü? Yoksa eziyet mi ederdi? Aklımın içinden geçen bin bir düşünce ile dalmış olmalıydım ki, onun bana yaklaşan adımlarını gördüğüm anda geriye doğru bir adım attım. Bakışlarım aceleyle kin tutmuş bakışlarını buldu. “Ne istiyorsun benden?” Alt dişlerini üst dişleri ile ezerek, çenesini kastı. Gözlerim arkasında bir ordu gibi duran adamlara değdi. Buradan nasıl kaçacaktım? Bu adamlar beni kıskıvrak yakalardı. “Abinin benden çaldığını.” Soluğumun usulca kesildiğini hissettim. Beklediğim bir gerçekle yüzleşmek kalbimin ortasına bir kor düşmesine sebep oldu. Abimin yaptığı, aptalca bir düşünce yüzünden eyleme geçirdiği davranışın sonuçlarını neden ben çekmek zorundaydım? “Ne dediğini bilmiyorum.” Kirpiklerim titredi, onun karşısında korku ile kıvranmak istemezdim. Lakin şuan neden benim peşimde olduğunu bile bile salağa yatmak, hele de onun karşısında…oldukça zordu. Ayakkabısının ucu ile yere attığı, Mardin’in sıcağı altında yanan toprak yolun üzerinde acı çeken sigarasının üzerine bastı. Sertçe ezerken gözlerimin içine nefretle baktı. “Sandığımdan daha aptalsın.” Dudaklarımı araladım, her ne kadar susmak ve bilmiyormuş gibi davranmak istesem de onun aptal olduğunu sanmıyordum. O, zeki birine benziyordu. “Bana hakaret edemezsin!” dedim, emir verircesine konuşmaya devam ettim. “Ne istiyorsun bilmiyorum ancak meselenin muhatabı ben değilim. Benden uzak durun!” Arkamı dönerek, kalp atışlarımın hızlı vuruşlarını sakinleştirmeye çalıştım. Tam adım atacağım sıra kulaklarıma sert, tok sesi ulaştı. “Tek adım daha atarsan, abinin cesedini ayağının ucuna atarım.” Bir zalimden farksız, bir katilden daha acımasızdı onun sesi. Kızlar kendi aralarında konuşurken belki de sadece güçlü, haşmetli bir adam sanıyordum ancak gerçek belli ki öyle değildi. Gaddardı. Zalim bir adamdı. Başımı çevirerek beni izleyen bakışlarına rastladım. İrislerinin içine saklı olan nefret, bana bir böcekmişim gibi bakıyordu. “Arabaya bin.” Neden? Abimin yaptığı şeyi neden üstlenmek zorundaydım? Bir kadın, neden başka birinin hayatına meze olmak zorundaydı? Abim dahi olursa olsun, onun için neden kaçırılıp, eziyet görmek zorunda olmalıydım? Harelerim titredi, dik durmaya çalıştım ancak sırtıma yüklediği yükün altında eziliyordum. Küstah, kendinden emin bakışlarına karşılık titreyen dudaklarımı araladım. “Hayır.” Korksam da, sesim titrese de onun önünde aciz bir kız gibi durmayacaktım. Çünkü ben başkasının yaptığı bir hata yüzünden ölmek zorunda değildim. Bakışında bir anlığına yakaladığım şaşkınlık, yüzünde dalgalandı. “Sizin yüzünüzden cezalandırılan kişi, ben olmayacağım.” Mardin’de böyleydi. Benim gibi kaç kadının hayatı yok olmuştu. Aileden olsa dahi, kimsenin hayatını mahvetmeye hakları yoktu. Bu yüzden onun bir şey demesini beklemedim. Ondan kaçamayacağımı bilsem de arkamı dönerek koşmaya başladığımda, arkama bu sefer bakmadım. “Durun!” Arkamdan gelecek olan adamları durdurduğunu hissettim. Bir ordu adam vardı ancak hiçbirini arkamdan göndermemişti. Hızlı adımlarla, bacaklarım birbirine dolanırken nefesim kesile kesile yoldan saparak bir tarlanın içine girdim. Git gide uzaklaşan sesleri duydum. Biri arkamdan bağırıyordu ancak dönüp bakmak istemedim. Bir anlığına düştüğüm gaflet ile arkama baktığımda adamların hala arabanın orada durduklarını gördüm. “Dur!” Tam arkamdan gelen o ölümcül sesi duyduğumda daha hızlı koşmak istedim ancak bacaklarımın takati bitmişti. “Orası mayın tarlasına gidiyor!” diyen sesine aldırmadım zira kulaklarım uğulduyordu. Kalbim adeta ağzımda atıyordu, kulaklarımda çınlayan kalp sesi vardı. Burnum yanıyor, genzim alev alıyordu. Beni yakalamaması için daha hızlı olmaya çalıştım. Saçlarım rüzgar ile birbirine girerken tepemdeki güneş bana hiç yardımcı olmuyordu. Bedenimin gücü git gide düşerken altımda sürülmüş olan toprağa girip çıkan ayağım beni yavaşlatıyordu. Gözlerim, tarlanın kenarına dikilmiş olan tabelayı görmedi. “Ağam oraya gitmeyin!” diyen sesleri duyduğum anda, rüzgar bedenimi geriye doğru savuruyordu. Tam o an, ayağımın altındaki zeminin çalkalandığını hissettim. Bedenim hızla geriye doğru çekilirken bileğime sarılan parmaklar buz gibi soğuk su etkisindeydi. Karnıma dolanan sıcak bir kol hissettim. Bedenim hızla dönerken, kendimi bir anda geriye doğru çekili halde buldum. Bedenim, bedeninin esiri olmuştu. Karnımın üzerine dolanan sıcak, sert kolu kaburgalarıma baskı uyguladı, nefesim kesildi. Saçlarım rüzgar ile önüme dalgalanırken sırtım sertçe göğsüne çarptı. Geniş, iri göğsüne sarılan sırtım onun yanında ufak kaldı. Bedenim hızlı koşmanın etkisi ile içten içe zelzele geçiriyordu. Titreyen parmaklarımı indirirken arkamdan saçlarımın arasına vuran güçlü nefesi hissettim. Tam o anda beynimden vurulmuşa döndüm. Kalp atışlarım birbirine dolanıyordu, bakışlarım karşıdan koşarak gelen adamlardaydı. “Ölmek,” diye fısıldadı. Sesi kısık gelmişti kulaklarıma ancak ne dediğini anlayabiliyordum. “Ölmek öyle kolay değil, baş belası.” Gözlerim o an mayın tarlası için konulmuş olan tabelaya değdi. Farkında olmadan mayının üzerine basacak kadar ileriye gitmiştim. Eğer o, olmasaydı belki de çoktan basmıştım. Neredeyse ölecektim. “Ağam! Ağam, iyi misiniz ağam?” Rüzgarın taşıdığı o toprak kokusuna onun göğsünden ılık ılık yayılan kokusu da eşlik etti. Genzimden içeri sızan kokuyu istemesem de içime soludum lakin ciğerlerimi kaplayan ferah kokusunun beni dinginleştirmesini beklemiyordum. Kaburgalarıma baskı yapan kolunu gevşettiğinde, elimi göğsümün üzerine koydum. Sarsılan bedenim sakinleşmeye başlarken aceleyle kendimi ondan çektim ve bir iki adım uzaklaştım. Elim göğsümde, ona döndüğüm zaman gözleri, gözlerimi buldu. “Reşat, arabayı bu tarafa getirin.” Yolun gerisinde kalmış arabayı getirmelerini emrederken bakışlarını benden çekmedi. Bedeninin gölgesi ayağımın ucuna değiyordu. Benden bir hayli uzun olan boyuna bakıp, iç çektim. “Seninle hiçbir yere gelmiyorum ben!” diyerek öne doğru bir adım attım. Beni dinlediğini, umursadığını düşünmüyordum zira arkasına bakıp mayın tarlasını inceledi. “Az evvel neredeyse ölüyordun Ceyhanlı. Bir kez daha başına böyle bir şey gelsin istemeyiz.” Başını tekrar bana doğru çevirdiği zaman kaşlarımı çattım. “Beni buraya sen sürüklemeseydin ölümle karşı karşıya kalmazdım.” dedim, açıkça. “Çok konuşan insanları sevmem.” Gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. Hem kendisi soruyordu, hem de konuşmama kızıyordu. Ne dengesiz bir adamdı bu? Uğraşmama değmeyeceğini düşünerek arkamı döndüğümde durdurdu beni. “Arabaya bin, bir kez daha demem.” Ona aldırmadan tarlanın içinden hızlı hızlı adımlarla çıkarken arkamdan gelişini görmezden geliyordum. Ana yola çıktığımda arabanın önünde duran adamlara bakmadan yürümeye başladığım zaman arkamdan gelmemesi için dua ediyordum. Lakin dualarım görmezden gelinmiş olmalı ki, arkamdan gelen adım seslerini duydum. “Sana arabaya binmeni söyledim!” Sert, emir veren sesine karşılık hırsla yürümeye devam ederken, aynı olayı bir kez daha yaşayarak bileğimden tutuldum. Bileğimi sıkarak beni sertçe kendine çektiğinde aramızdaki mesafe azaldı. Kor gibi yanan bakışları gözlerimin içine bakarak, “Şu siktiğim arabasına binmezsen çok kötü şeyler olacak.” dedi bakışlarını kıstı. “Bana emir veremezsin sen!” Bileğimi parmaklarının arasından çektim, elinin altında ezilmiş olan tenimi ovuştururken içinden sabır çekti. Başını usulca yana eğerek kütlettiği zaman beklemediğim bir anda eğildiğinde şaşırdım. “Ne yapıyorsun sen?” Dizlerimin arkasından tutarak beni bir anda kucaklayıp, sırtına attı. Dudaklarımdan firar eden çığlık ile birlikte baş aşağı sallandırdı beni sırtında. Elbiseme dikkat ederek ayaklarımı sıkıca tutarken sırtında çırpındım. “Bıraksana beni! Sana diyorum bırak beni!” Omuzuna vurduğum yumruklarımı göz ardı etti, beni büyük adımlarla arabaya getirdi ve açılan kapının içine resmen fırlatırken kalçam arabanın yumuşak koltuğuyla temas etti. “Sen sığır mısın? Beni nasıl kucaklarsın, ha?” Ona bağırırken kapıyı sertçe yüzüme kapattığında ağzım açık kaldı. Arabadan çıkmaya çalıştığım sırada ise şoför kapıları kilitleyerek arabayı sürmeye başladı. Cama vurduğum yumruklarım fayda etmezken, hemen ardımıza takılan arabaları görünce pes ederek omuzlarımı düşürdüm. Aklımın içindeki düşünceler birbirine girmişti. Bir yandan ailemi, bir yandan ise çıkacak kan davasını düşünüyordum. Olaylar bir kız kaçırmadan nerelere gelmişti… Sahi, ben niye kaçırılmıştım? ** “Size diyorum açın şu kapıyı!” Kapıyı bilmem kaçıncı bin defa yumrukladığımda yine açan kimse olmamıştı. Arabada yorgunluktan bayıldığım saniyelerden sonra gözümü açtığımda kendimi bir odada bulmuştum. Balkondan çıkıp baktığım zaman bir çiftlikte olduğumu anlamam uzun sürmemişti. Beni büyük ihtimalle kendi çiftliğine getirtmişti. Odanın kapısını üzerime kilitlemiş, kimse yanıma gelmemişti. Kapıya vurduğum parmaklarım ağrıyordu. Elimi ovuşturarak balkona doğru ilerledim. Balkonun açık kapısından dışarı çıktığım zaman vakit neredeyse akşamı bulmak üzereydi. Etrafta bir sürü adam vardı, o sığır neredeydi bilmiyordum. Çalışan işçiler dışında balkonda başka bir yer görünmüyordu. İç çekerek ne yapmam gerektiğini düşündü. Beni kaçırıp buraya getirmesinin amacı neydi? Kendi kardeşinin namusu lekelenmişti diye benimkini de lekelemek gibi bir düşüncesi yoktu inşallah? “Ne diye getirmiş bu kızı biliyon mu sen Hacer?” “Valla ne bileyim kız amma duydum, Ceyhanlı’nın torunuymuş.” Balkonun üst tarafından gelen su sesi ve kadınlarla kulak verdim. Evin üst katı terastı büyük ihtimalle kadınlar bir şeyler yapıyorlardı. “Abo, desene bir kan davası daha cereyan etti bunların arasında.” “He he, ben duymuştum. Benim kız onların konağında çalışıyordu, o dedi bana. Ağa’nın kardeşi kaç gündür ortalıkta yokmuş. İstemez misin bu Ceyhanlı’nın bekar torunu kızı kaçırsın?” “Deme!” “Dedim valla, bu ağa da herhalde gitti onun torununu kaçırdı. Ee tabi, kendi namusuna leke geldi, onunkine de gelsin istemiştir herhal.” Yukarıda konuşan kadın her kimse, tebrik etmek lazımdı. Her şeyden haberi vardı maşallah. Bilmediği bir şey de yok. “Sen emin misin kızı bu yüzden kaçırdığından?” “Ya ne demeğe kaçıracak kızı? Ağam ne zaman bir kıza bakmış da şimdi gidip bir kızı kaçırsın? Karısı öleli daha bir yıl olmadı.” “He doğru diyon, o zaman Yasemin’i kaçırdılar ki ağam da gidip onların kızını kaçırdı. Ee tamam da bu kızı ne edecek?” dedi, konuşanlardan biri benim aklımda dönüp dolaştırdığım soruyu sorarak. “Kız Emine, saf mısın? Yasemin’i kaçırmışlarsa o artık kadın olmuştur. Ee ağam da ne yapsın, elbet namusunu temizleyecek.” Af buyur? Bunlar neden bahsediyorlardı? Yoksa? ‘Aman diyeyim bir erkekle münasebetin olmasın Mihrimah, baban gözünün yaşına bakmaz. Bir erkek sana el sürdü müydü işin biter kızım. Hepsi sana namussuz kadın gözüyle bakar, dedi dersin anne diye.’ Annemin bir zamanlar bana öğüt verdiği cümleler geldi aklıma. Yoksa o bana iğrenir gibi bakan adam, iffetime mi göz koymuştu? Yoksa bu yüzden mi kaçırmıştı beni? Bana, bana el mi sürecekti? Hayatta olmazdı! İzin veremezdim. Midemin çalkalandığını hissettim. Sanki oldukça normal bir şeyden bahsediyorlarmış gibi konuşan kadınlardan iğrendim. Aceleyle odaya koşup, bir çıkış yolu aramaya çalıştım. Kapı kilitliydi, dışarı çıkamazdım. Nasıl çıkabilirdim? Gözüm yatağın çarşaflarına değdi. Yatağın çarşafı bir hayli uzundu, birbirine bağlasam balkondan aşağı kadar uzanır mıydı? Koşar adımlarla balkona gittim. Evin ikinci katındaydım, aşağısı çok uzak gözükmüyordu gözüme. O an ki rehavete kapılarak aceleyle işe koyuldum. Yatağın çarşaflarını önce ortadan ikiye ayırmaya çalıştım. Uzun uğraşlar sonucunda ince çarşafı ikiye ayırarak uçlarını birbirine bağladım. İyice düğümledikten sonra uzunlaması çok kısa olduğu için başka kumaşlar aramaya başladım. Odanın içinde birkaç kıyafetten başka bir şey yoktu. O an odanın içini dolduran rüzgarla uçuşan perdelere baktım. Kurtuluşum olduğunu düşünerek perdeleri kornişten ayırarak çarşafa bağlamaya başladım. Bir an bile durmadan çalışıp, sonunda bitirdiğimde hava artık kararmıştı. Çarşafı kucaklayıp balkona çıktım. Adamlar etrafta yoktu, büyük ihtimalle hepsi yemeğe gitmişti. Kimse gelmeden hızlı hareket etmem lazımdı. Çarşafın ucunu balkonun geniş, eski koluna bağladım. Düğümü sıkıca atmaya çalıştım, sonuçta düşebilirdim. Düğümü sıkıca attıktan sonra acıyan parmaklarımı salladım. Derin bir nefes alıp aşağı baktım. “Ay Allah’ım, inşallah düşüp otuz iki yerimi aynı anda kırmam! Yoksa mahvolurum vallahi!” Ya ölüme, ya dirime diyerek ayağımı balkonunun kolunun üzerine koydum. Bedenimi tamamen balkonun kollarının üzerine yerleştirdikten sonra derin bir nefes aldım. “Ya Allah, bismillah!” Çarşafa doğru eğildiğim anda başım döndü. İçimden dualar ederken, arkamdan gelen çıt sesi ile durdum. “Hayırdır, nereye gidiyorsun?” Başımı hızla balkonunun kapısına çevirdiğim anda bakışlarım siyah irislerle buluştu. Balkonun açık kapısının pervasında durmuş, bir elini pantolonunun kumaşına yerleştirerek bana bakan gözlerini inceledim. “Hiç…” “Hiç?” Kaşlarını çattı, gözleri parmaklarımın arasında tuttuğum çarşafa değdiğinde yüzündeki şeytani ifadeyi gördüm. “Öyle bir hava alayım dedim…” diye söylendim, sanki inanacakmış gibi. Bana karşısında bir ‘aptal’ varmış gibi baktığı zaman çarşafı bırakıp arkamdan aşağı baktım. Bacaklarım sızladı, tam da kaçacağım an gelmesi cidden tesadüf müydü? Bana doğru bir adım attığını görünce elimi kaldırdım. “Eğer bir adım atarsan yeminim olsun aşağı atarım kendimi.” “Kız Emine, saf mısın? Yasemin’i kaçırmışlarsa o artık kadın olmuştur. Ee ağam da ne yapsın, elbet namusunu temizleyecek.” O kadının söylediği sözler aklıma gelince, yüzümü sertleştirdim. Kimse bana dokunamazdı, ölsem dahi kendime kimseyi dokundurtmazdım. Sözlerimi ciddiye alarak adımlarını durdurdu. “Düşeceksin şimdi aşağı, in oradan. Gece gece bir de seninle uğraşamam.” Gözlerinin içine iğrenircesine baktım. Dışarıdan asla birine rızası olmadan dokunacakmış gibi durmuyordu ama bu adamın sağı solu belli olmazdı. Kim bilir aklında ne vardı? Acaba bana işkence mi edecekti? Abim kardeşini kaçırdı diye bana elini sürer miydi ki? “Asla inmem! Çık odadan!” diyerek sertçe konuştum. Önce titreyen bedenime, balkonun demirliklerine çıkmış salınan bedenime baktı. Daha sonra ise titreyen bacaklarıma…“Aşağı in.” “İnmeyeceğim dedim!” Onunla inatlaşmamı sevmemiş olacak ki yüzünü sertçe sıvazladı. Bana doğru yaklaştığında korkuyla geriye doğru gittim. Aceleyle arkama bakıp, düşmemek için kendimi sabit tuttum. Ne vardı bu balkona çıkacak? Geberecektim şimdi. “Sen benim başımın belası mısın kızım? İn oradan çabuk!” “İneyim de namusunu temizle öyle mi? Yok, ben almayayım! Suçsuz günahsız masum kadınlara el süreceğinize gidip kendi meselenizi kendiniz göremeyecek kadar aciz bir adama kendimi dokundurtmam ben!” dedim, tüfek gibi hızlı hızlı konuştum. Önce ne dediğimi algılamaya çalıştı, sonra ise kelimelerimi sindirmiş olacaktı ki gözlerinin içindeki cellat, beni toprağın altına gömmek istermiş gibi baktı. Cesaretimi kırmadan ona dik dik bakmaya devam ettim. Ona söylediklerim zoruna gitmiş olacak ki, yüzünü kastı. Elmacık kemiklerinin, hatta alnında kabaran damarlarının atışını gördüm. Yüzündeki ifade beni korkutmadı değil. Bu yüzden bakışlarımı ondan çektim. “O yüzden yaklaşma bana…” Sözlerime nazaran üzerime doğru büyük bir adım attığında telaşla gözlerinin içine baktım. “Atla o zaman.” dedi, deli gibi öfke ile parlayan bakışlarını üzerimden çekmeden fısıldadı. Fısıltısı, gecenin üzerini örttü. “Ne?” “Atla.” Ciddi miydi bu adam? Üzerime doğru gelmeye devam etmesi ile bedenim telaştan kıpırdanırken topuğumun boşluğa gelmesi ile dengemi kaybettim. Dudaklarımdan kopan canhıraş bir çığlık, gecenin sessizliğini yırtıp, attı. Kalbim ölümün korkusu ile dururken, bileğime dolanan parmaklarla içeri doğru çekildim. Bedenim sert bir bedene tosladı. Kollarım ölümden korunmak için tutunduğu tek kola, canından can gidermişçesine sarıldı. O an ki korkuyla ona sarıldım. Kollarımı aceleyle boynuna dolarken, bileğimdeki parmakları gevşedi. Yüzüm boynuna düştü, bedenim iri ve heybetli göğsünde küçücük kalırken parmaklarım kana bulanmış gibi ceketine sarıldı. Göğsüne sığınan bedenim bir yana dudaklarım omuzuna sürtündü. Parmaklarım ceketine sıkı sıkı tutunuyorken, saçlarım göğsünün üzerine dağılmıştı. Bedenim, balkondan ona doğru düşmüş, beni kendisine çeken o olmuştu. Bel boşluğumda hissettiğim avucu ile nereden geldiğini bilmediğim bir yumru boğazıma oturdu. Dudaklarımdan kopan çığlığın yerini küçük bir hıçkırık aldığı anda, taş gibi sertleşmiş bedeninin kasıldığını hissettim. Onun kolları arasında ağlamamak için kendimi sıkarak, hafifçe geri çekilmeye çalıştım lakin bel boşluğumdaki parmakları buna müsaade etmedi. Başımı omuzundan kaldırdığım an çenesi alnıma sürtündü. Bedenim, kucağında ve kollarının arasındaydı. Ayak parmaklarım, ayakkabısının üzerindeydi. Usulca yüzüne çıkardığım gözlerim, bakışları ile buluştuğunda siyah irisleri dolan, yaşaran bakışlarımla karşılaştı. Kirpiklerimin arasından süzülen bir damla yaş, usulca yanağıma düştü. Bakışlarındaki nefretin bir anlığına yumuşadığını hissettim. Bir anlığına. Akabinde titreyen, sızladığını hissettiğim dudaklarımı araladım. O an ikimizden de aynı anda bir nefes döküldü. Soluklarımız birbirine bulandı. Kalbimin amansız bir sevdaya düştüğü ilk andı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD