3.BÖLÜM "GÜL DİKENİ"

3675 Words
Akabinde titreyen, sızladığını hissettiğim dudaklarımı araladım. O an ikimizden de aynı anda bir nefes döküldü. Soluklarımız birbirine bulandı. Kalbimin amansız bir sevdaya düştüğü ilk andı. Sebepsizce hızlı hızlı atan, kaburgamın duvarlarını delecek gibi vuran kalbim, ölecekmişim gibi hissettiriyordu. Ay ışığı altında onun siyah, girdap gibi bakışlarının altında kendimi böcek gibi hissetmediğim ilk andı. Heyecanlandığım ilk andı. Bir erkeğin tesirine düştüğüm ilk andı. Bel boşluğumdaki avucu kıpırdandığı anda omuzlarım gerildi. Beni bırakmadan eğilip bir anda kucakladığı zaman ağzımı açamadım. Uyuşan beynimi kendine gelmesi için zorlarken, beni balkondan içeri sessizce taşıdı. Bedenimi yumuşak yatağa yavaşça bırakıp, birkaç adım geriye doğru attı. O an, etkisinden çıktığım balkondaki halimizden sonra kollarımı sıkıca göğsümün üzerine dolayıp, ona pis pis baktım. “Başını belaya sokmakta ustasın, belli ki.” Bana yine hakaret ettiği zaman bu sefer sakince cevapladım. “Karşımda bir bela olunca, insanın kendini kollaması gerekiyor.” diye lafı yapıştırdım. “O aklından neler geçiyor bilmiyorum baş belası lakin kimsenin namusuna el uzatmam ben.” dedi, yaptığı çok meddah bir şeymiş gibi kendini savunmaya geçti. “O kadar haysiyetsiz bir adam değilim, karşımdaki özellikle de bir çocuksa.” “Çocuk?” dedim, inanamayarak. “Çocuk senin anandır.” Mahalle ağzı ile ona laf söylediğimde bana sert sert baktı. “Çocuk değilim ben, belli ki senin kardeşinde çocuk değilmiş ki abimle kaçmış.” diye can damarından onu vurduğumda boynunda atan şah damarını gördüğümde keşke demeyeydim dedim. “O abini siktirtme bana! Daha on dokuz yaşında bir kızı kaçırmak neymiş ona göstereceğim ben.” Ona bakıp ‘cidden mi’ der gibi baktım. “Abime laf edene de bakın! Ben sanki otuz yaşındayım? Kardeşinle aramda bir yaş fark var ve tesadüfe bak bende senin tarafından kaçırıldım.” “Kardeşimle kendi durumunu mu kıyaslıyorsun sen?” dedi, alay edermiş gibi. Yatağa doğru yaklaşması ile oturduğum yerde dikleştirdim kendimi. “Evet.” “Kardeşim senin gibi şımarık büyümedi.” dedi alay ederek, “Buradan çıksan dedenin kanatları altında sana hiçbir şey olmaz. Kimse sana bir fiske dahi vurmaz. Benim kardeşim kim bilir nelerle uğraşmak zorunda kalacak!” Dedemin kanatları mı? Küçük yaşta sırf erkeklerle oyun oynamak istediğim için beni vuran babam varken mi dedemin kanatları altındaydım? Sırf kuzenlerimle bir saat ece geç geldiğim için namussuz damgası yerken mi dedemin kanatları arasındaydım? Sen, beni tanımıyorsun Behram Harzemşah. Bilmeni isterdim lakin asla senin kardeşin kadar acı çekmeyecektim değil mi? O yüzden ağzımı açıp bir şey demedim. Suskunluğum ile derin bir nefes alıp, geri durdu. “Birazdan yemek getirirler, sonra da uyursun. Yarın sizinkiler gelecektir zaten.” Arkasında bıraktığı yıkımın sahibi değilmişçesine odadan çıktığında rahatsızca oturduğum yerden kalktım. Yarın babamlar geldiği zaman dedemin beni koruyacağını mı düşünüyordu bu adam? Dudaklarımı kıvırdım. “Keşke kaçırdığın kızı biraz olsun tanısaydın Behram Ağa.” ** Karnımın gurultusu ile kollarımı kendime doladım. İnatçılık edip getirdikleri yemeği yememiştim bu yüzden de aç kalmıştım. Behram Bey’in söylediği laflar zoruma gitmişti. Onun yüzünden karşılaşacağım şeyleri düşünmek bile istemiyordum. Ama açtım. Öncelikle midemi düşünmem lazımdı. Oturduğum yataktan kalkarak kapıya doğru yürüdüğüm zaman açık olacağına ihtimal vermemiştim lakin kolunu indirdiğimde açık olduğunu fark ettim. Kapıyı açarak dışarı çıktığımda etraf karanlıktı. Gözlerim merdivene değdiğinde parmak uçlarımda yürüyerek basamakları inmeye başladım. Etrafta tek bir ses dahi yoktu. Aşağı indiğim zaman hafif aydınlık olan yerin mutfak olduğunu düşündüm. İçeri girdiğim zaman tahminlerimde yanılmadığımı gördüm. Etrafta kimse yoktu ancak karnımı doyuracak bir şeyler bulmam lazımdı. Mutfaktaki dolabı açtığım zaman tencerenin içinde sarmaları görünce hızla uzanıp aldım. Bir süre aradığım ekmeği de bulunca birkaç sarmayı ekmekle sarıp, dürüm haline getirdim. Aç karnımı doyurmak için ekmeği ısıracağım sıra içeriden gelen sesleri duydum. Birilerinin konuşma sesi geliyordu, merakıma yenik düşerek mutfaktan çıktım ve evin salonuna doğru ilerledim. Salonun geniş kapısında durup, başımı eğdim ve içeriye bakmaya çalıştım. Bakışlarım koltukta oturmakta olan adamı buldu. Sırtını geniş koltuğa yaslamış, tek ayağını dizinin üzerine yaslamıştı. Genişçe oturuyordu. İri gövdesi uzaktan bile kendi varlığını belli ediyordu. Uzun boyundan dolayı geniş omuzlarını rahatça görebiliyordum. Sırtı bana dönüktü. Kulağına yaslamış olduğu telefonu gördüm. Parmaklarının arasında asılı duran sigarası, dizlerine yaslı bir şekilde duruyordu. Dumanı hafifçe tüten sigaradan sızan dumanı görebiliyordum. “Şuan ne haldeler?” dedi, kalın sesiyle. Sesini ilk defa keyifli duyabiliyordum, büyük ihtimalle benim ailemle ilgili konuşuyordu. “İyi, daha onlara yapacaklarım hiçbir şey. Arayıp dursun biricik kız kardeşini, bakalım deliye dönecek mi?” dedi aynı sakinlik ve keyifle. İçimde ona karşı bir nefret oluştu o an. Sırf kendi kardeşi yüzünden benim ailemi mahvetmeye hakkı yoktu. Biricik kız kardeşi abimle zorla kaçmamıştı sonuçta, öyle değil mi? “Pislik.” “Sabah yerimi onlara belli et, gelsinler.” Gözlerimi kısarak, o anki özgüvenle kapıdan içeri girdim. Benim geldiğimi duysun diye ayağımı sertçe yere vura vura yürüdüm. O an geldiğimi hissetmiş olmalı ki, bir an duraksadı. “Dediklerimi hallet.” Telefonu kulağından uzaklaştırdığı an yüzümü dikleştirdim. “Senin kardeşini abim zorla kaçırmadı.” dedim gerçekleri dudaklarımdan çıkartarak. Başını geriye doğru hafifçe çevirdi, yüzünü görsem de bedenini tamamen bana çevirmedi. Bu yüzden ona doğru ilerleyerek karşısına geçtim. Keskin, yırtıcı bakışları önce gözlerimi buldu. Daha sonra ise parmaklarımın arasında tuttuğum ekmeği. “Senin kardeşin abim ile isteyerek kaçtı.” Çenesini sıktığını gördüm, öyle ki sertçe bastırarak dişlerini gıcırdattı. “Kapat çeneni de yemeğini ye.” dedi yeniden emirlerini yağdırarak. “Gerçekleri duymak istemiyor muydun? Ne malum kardeşinin onu zorla evlendirmek isteğin yüzünden evden kaçtığı?” dedim hızlıca. Bu sözlerim, onu oturduğu yerden kaldırdı. Uzun boyundan dolayı bir iki adım geri gitsem de kararlılığımı bozmadım. Bakışlarını bir an olsun yumuşatmadan aynı öfke ve nefretle gözümün içine baktı. “Beni çileden çıkartma baş belası.” “Gerçekleri duymak zoruna gidiyorsa yapacak bir şeyim yok.” dedim, hiçbir şey olmamış ve olmayacak gibi uzanıp ekmeğimden ufak bir ısırık aldım. Yavaş yavaş çiğnerken amacım ona korkusuz olduğumu göstermekti. Odanın içinde sadece benim yemek yememin sesi çıkıyordu ve o buna daha çok sinir oluyordu. “Gerçekler mi? Senin abinin sikik sikik hikayeleri onlar.” “Valla bana hiç öyle gelmedi. Kardeşin kendi ağzıyla itiraf etti senden kaçtığını.” dediğim zaman sanki ona hakaret etmişim gibi kızgınlıkla üzerime gelmesini beklemiyordum. Arkaya doğru bir iki adım atarken, zorlukla yutkundum. “Bak sen?” dedi, tek kaşını çatıp, “Başka ne dedi?” Sinsi bir yılan gibi süzülerek sırtını eğip, yüzüme yaklaştığı zaman dizimin arka kısmı koltuğa çarptı. Dengemi sağlayamadan koltuğun üzerine düştüğümde önümde bir heykel gibi dikiliyordu. “Hiç…” Elini koltuğun sırtına yaslayıp üzerime eğilmesi ile parmaklarımın arasındaki ekmek yere doğru düştü. Başım koltuğa sertçe yaslandı, yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdığı zaman irislerinin içindeki yangını gördüm. “Kardeşim benden kaçmaz, kaçamaz.” “Emin olamazsın, benim abim de onu kaçırmaz.” dediğim zaman kaşları kavislendi, aramızdaki mesafeyi mümkünmüş gibi daha da azalttı. Burnum neredeyse burnuna değecekti ve ben istemsizce nefesimi tuttum. Neden burnumun dibine girmişti bu adam? Midem istemsizce büzüldü, boğazımdan yukarı doğru çıkan yakıcı hissi hissettim. Kalbimin atışları düzensizleşirken, dudaklarımı birbirine bastırdım. Kirpiklerinin arasından gözlerimi izleyen bakışları, benim ona yaptığım gibi yüzümü inceliyordu. “Abin elimde son nefesini verecek.” Bir katil gibi, bir hakim gibi suçlunun cezasını ve hükmünü vermek onun elindeydi sanki. O kadar emin konuşuyordu ki, içten içe korkmamı sağlamıştı. “Kardeşimi kaçırmak neymiş görecek.” “Öldürme, abimi öldürme. Onlar, birbirlerini seviyorlar.” dedim aceleyle, gözlerinin içine bakan yalvaran bakışlarıma karşılık irislerinin içindeki göz bebeği küçüldü. “Abin kardeşimi kaçırdı.” “Sen onu evlendirmek istediğin iç-” “Talibi bile yoktu benim kardeşimin!” diye tısladı yüzüme doğru ve istemsizce koltuğa daha da yaslanmama sebep oldu. Üzerime fark etmeden daha da eğildiği zaman ondan kaçınmak adına yüzümü çevirdim. Burnunun ucu yanağıma sürtündü. Amansızca çarpan kalbimi susturmaya çalıştım. Aklım, durmuş gibiydi. “Behram…” diye fısıldadım ismini. Neden ve ne için söylediğimi bilmiyordum ancak dudaklarım sadece onun ismini fısıldayabildi. Tenime değen burnunu hissettim, üzerimdeki bedeni kıpırdamadan duruyorken, adını söylememin şaşkınlığını yaşıyordu belki de. Böylesine dengesiz olmamıştım hiç. Karşımdaki bu adam beni kaçırmış ve onun yüzünden belki de ailemden eziyet görecektim ancak neden içimde birikmiş bir nefret yoktu? Neden kin besleyemiyordum? Yüzümü usulca ona doğru çevirdiğimde sakallarının sivri ve asi uçları tenime değdi. Yüzümün üstünde hissettiğim karıncalanma içten içe hoşuma gitse de ona karşı gardımı indirmezdim. Bakışlarım kor gibi yanan girdaplarına değdi. Harelerine örmüş olduğu duvar onun içindeki sevgiye ulaşmamı engelliyordu. “Onlar birbirlerini seviyorlar.” diye fısıldadım, bir nebze de olsa katran tutmuş kalbini yumuşatmak için. “Sevmek mi?” İğrenirmiş gibi söylediği sözler nedense kalbimin tam ortasına kondu. İçimde derin bir yara açtı. Parmakları bir anda çenemi tuttuğu zaman yüzüm ona doğru yükseldi. Gözlerinin içine bakmaya zorladı. Titreyen harelerime bakıp, dolgun pembe dudaklarının arasından fısıldadı. “Sevgiye zerre inancım yok, gül dikeni. Böyle saçma şeyler asla aklımı karıştırmaz.” Sanki bahsettiği şey, kardeşi veya abim değildi. Parmaklarının değdiği yer tenimi yakarken, dudaklarım istemsizce aralandı. Bakışları o an dudaklarıma düştüğünde ne yapacağımı bilemedim. Yutkunmaktan ıslattığım, ışığın altında parıldayan kırmızı ıslak dudaklarım dikkatini çekti. O an, parmaklarım istemsizce çepeçevre sarmış olduğu gömleğinin üzerinden koluna dokundu. “Geri çe-kilir misin?” dediğim anda, o an girdiğimiz saçma andan bir anda koptuk. Ne yaptığını anladığı an üzerimden çekildi. Ellerimi koltuğun üzerine yerleştirerek oturduğum yerde düzeltmeye çalıştım kendimi. “Ben yukarı çıkayım.” Yerdeki ekmeği masanın üzerine koyarak aceleci adımlarla odadan çıkarken, sırtı bana dönüktü. Merdivenleri hızlıca çıkarken kalbim her an ölecekmişim gibi çarpıyordu. Bir elim göğsümde odaya girdiğim anda, kapıyı arkamdan kapattım. Sırtımı kapıya bastırdım ve elimin altında delicesine çarpan kalbimi tuttum. “Ne oluyor sana? Niye bu kadar şiddetli atıyorsun ki?” dedim, parmaklarımı avucuma gömerek göğsümü dövdüm. İlk defa böyle hissediyordum. Ne oluyordu bana? ** Kaçmaya çalışmamıştım. Ölümle bir kez yüz yüze geldiğimde bir kez daha kaçma girişinde bulunmak korkutmuştu beni o yüzden yeltenemedim. Gözlerimi araladığım zaman odanın içine doğmuş olan güneş ışıkları çoktan yeni bir güne uyandığımın habercisiydi. Nerede olduğumu hatırlıyordum. Dün koştur koştur odaya geldikten sonra aptal kalbimi susturmuş bir kez daha böyle bir şey olmaması için ona öğütler vermiştim. Eminim ki o adama karşı içimde hiçbir his taşımayacaktım. Ancak dün olanlar bir yana Behram’ın söylediği gibi kardeşinin hiç talibi olmamasını düşünmüştüm. Yasemin bana abisinin onu zorla evlendirmek istediğini söylemişti. Yani yalan mı söylüyordu? Ne dönüyordu onların arasında? “Sana kendine hakim ol dedim Behram Ağa!” Balkonun açık kapısından gelen tanıdık ses, uzandığım yerden sıçramamı sağladı. Dedemin sesi mi gelmişti yoksa ben yanlış mı duymuştum? Oturduğum yerden aceleyle kalkarak balkona doğru koştum tam o sıra kulağıma dolan uğultular, düşüncelerimde yanılmadığımı gösteriyordu. Balkonun duvarına ellerimi yaslayıp aşağıya baktığım sırada bir hayli kalabalık olduğunu gördüm. Dedem, buraya gelmişti. Bir an bile düşünmedim. Balkondan aceleyle çıkarak odadan çıkıp, merdivenlerden indim. Etrafta şansıma kimse yoktu. Konağın kapısından çıktığım an gördüklerim karşısında adımlarım kesildi. Behram Harzemşah, abim Adem Ceyhan’ın yakasına yapışmıştı. Birbirlerinin yüzüne öfke püskürterek bakan adamların gözü, öfkeden hiçbir şey görmüyordu. İki tarafında karşılıklı olarak birbirine silah çekmiş olan adamları vardı. Dedem tek elinde bastonu ikisini izliyordu. Babam hemen ardında onları izlerken, Yusuf Abim, Behram ile Adem abimin arasında duruyordu. “Dua et kardeşime kıyamadığıma…” dedi Adem abim, tam o sırada Behram Harzemşah abimin yüzüne okkalı bir yumruk attığında ellerimi dudaklarımın üzerine bastırdım. Abim aldığı darbe ile yere savrulurken Behram Harzemşah, öfkeli bir bomba misali Yusuf ağabeyime döndü. Bedeninin sinirden nasıl şiştiğini görebiliyordum. Ailem beni göremiyordu çünkü kalabalığın arkasındaydım. Aceleci adımlarla adamları ittirerek sırtı bana dönük olan adama baktım. Abim yerde akan burnunu temizlerken, dedeme baktım. “Dede!” diye seslendiğim zaman Yusuf abim, Behram’ın omuzlarından arkasına doğru baktı. Bakışlarımız kesiştiği anda onlara doğru yürüdüm. Yerde burnunu tutan abim, beni gördüğü zaman ayaklanırken babam beni gördü. Gözlerinin içindeki öfkeyi görünce bakışlarımı aceleyle kaçırdım. “Mihrimah…” dedi Yusuf abim, Adem abimden önce yanıma gelerek beni kendine doğru çekti. Kollarını omuzlarıma sarıp, gözlerimin içine baktı. “İyi misin kardeşim? Sana bir şey yaptılar mı?” dedi şefkatle, endişeli bakışları bir şeyim olmadığını anladığı zaman rahatladı, gözlerimin içine baktığı zaman ona bakıp gülümsemeye çalıştım. “İyiyim abi ben, bir şeyim yok…” “Ulan şerefsiz herif!” dedi Adem abim, oturduğu yerden kalkıp Behram Harzemşah’a yaklaştığı sırada aralarına girmek istedim. “Yeter!” dedi dedem, onu durdurarak. Dedemin sözleri ile abim olduğu yerde durdu. Yusuf abim beni kolunun altına alıp, yürütmeye çalıştı. O sırada gözlerini bir kez bile dedemden çekmeyen adam, belindeki silahı çektiği zaman ortamdaki hava yeniden gerildi. “Oğlun yaptığının bedelini ödeyecek!” dedi, Behram Harzemşah. “Abin elimde son nefesini verecek.” Dün gece yüzüme doğru söylediği sözler aklıma geldiğinde abimin kolunun altından çıktım. Adem abimin yanına yaklaştığım zaman Behram Harzemşah bir an bile düşünmeden abime silahını doğrulttuğu zaman kalbim korkuyla çarptı. Bakışlarındaki soğukluk, abimi yakalamıştı. Düne nazaran nefret ve kinle yanan bakışları bana değmeden abimin gözlerinin içine bakıyordu. O an anladım, bir an bile gözünü kırpmadan abimi öldürebilirdi. Aklıma gelen ilk şeyi yapmak için, abimi göz ardı ederek silahın önüne atladım. Bir katilinin acımasız gözlerini taşıyan hareleri beni bulduğunda, silahın namlusu iki kaşımın ortasına denk geliyordu. “Abimi öldürme.” dedim, yalvaran gözlerle. “Mihrimah, çekil adamın önünden!” dedi abim, bana yaklaşacağı zaman onu durdurdum. “Dur abi! Sen Behram Harzemşah, senin kardeşin abimi seviyor, onlar birbirilerine aşıklar. Onu öldürürsen kardeşin seni affetmez.” diye fısıldadım, bir an olsun içindeki öfkeye su serpmek istedim lakin buz gibi bakışlarla yüzüme bakmaya devam etti. “Lütfen…” “Sen kimsin de senin laflarını dinleyeceğim?” dedi, alay edercesine. Gözlerinin içindeki nefreti belli edercesine konuştuğu zaman kendimi yerin dibine girmiş gibi hissettim. Dün bana sıcak gözlerle bakan adam benden iğreniyormuş gibi izliyordu. “Çekil önümden.” Silahın tetiğini çektiği zaman boğazım korkudan düğümlendi. “Madem tetiği çekiyorsun o zaman sık.” Alnına isyan edercesine düşmüş olan saçları rüzgarın hafif dalgası ile kıpırdandı. Başını usulca sol omuzuna eğdi. Dün gece bana atlamam için ısrar ettiği gibi şimdi de ben ona aynı şeyi yapıyordum. “Yapmayacağımı sana düşündüren ne?” dedi, aklımdaki tüm iyi hallerini silmek istermiş gibi alnıma silahı dayadığı zaman gözlerim kapandı. Beni öldürebileceğini biliyordum. Acımasızdı, öldürürdü beni. Gözünü dahi kırpmazdı. Omuzlarım gerildi lakin korkmadım, tetiğin önünden çekilmedim. “Bir kadın olduğun için seni öldürmeyeceğimi mi düşünüyorsun?” Sert, ölümün soğukluğu gibi damarlarıma kadar işlenen nefreti hissettim. Gözlerimi açmadım. “Öldür o zaman.” Alnımda silahın soğuk ucunu hissediyordum. “Çek lan silahını kardeşimin alnından!” dedi Adem abim, ters bir hareketinde silahı sıkabilir diye bana dokunamıyordu. Kirpiklerimi usulca aralayıp, tam karşımda beni izleyen girdap gibi siyah gözlerinin içine baktım. Buz gibi duvarlarını örtmüş, beni iki defa kurtaran o değilmiş gibi, bir yabancıymış gibi bakıyordu bana. Neden bu kadar acımasızdı? “Torunlarımdan birine bir şey olursa, bu işin dönüşü olmaz Harzemşah.” Dedemin sesi ile alnımdaki silahı daha sert bastırdı. Tutuşu bir an olsun titremedi, sanki beni öldürmeye yemin etmiş gibiydi. Tüm nefreti yere dökülen kan ile temizlenecekti. “Sana bir Ceyhan kanı lazım değil mi? Ha ben, ha abim ne fark eder?” dedim, cesurca. “Eğer kanımız döküldüğü zaman içindeki öfke son bulacaksa beni öldür. Hadi? Ne duruyorsun?” dedim alnımdaki silahı tutup bastırdım tenime. “Vursana Harzemşah…” “Mihrimah, delirdin mi sen?” “Mihrimah!” diyen ailemin seslerini duyuyordum ancak düşündüğüm şey karşımda beni izleyen gözlerdi. Bakışlarında bir kez olsun duygusunu değiştirmeden beni izleyen gözleri, silahı tutan elime baktı. “Abimle kaçan kardeşinde suç arama, birbirlerini seven yüreklerine bakmadan birini öldürmek senin için çok kolay değil mi Harzemşah? Bu mu senin adamlığın? Birinin kanı eline döküldüğü zaman mı delikanlı oluyorsunuz siz?” “Kimse kimseyi öldürmeyecek. Harzemşah, o silahı torunumun alnından çek.” Sessizliğini koruyan adamın aklından ne geçiyordu anlamıyordum ancak bakışlarını bir an olsun benden çekmiyordu. Gözünü dahi kırpmıyordu. “Kardeşime elini sürmeyecektin.” “Usulüne göre töremiz ne gerekiyorsa onu yapacağız Harzemşah. Berdel, kanunumuzdur. Ölümü tek çare görme, madem torunum bir aptallık etti; diğer torunum bunu temizleyecek.” dedi dedem. Duyduklarıma bir an inanamadım, dedemin ağzından çıkan sözlerin doğru olup olmadığını anlamak için dönüp ona baktığım zaman kararlılıkla Behram Harzemşah’ı izlediğini gördüm. “Dede, ne berdeli?” dediğim sırada, alnımın ortasına yaslı olan silahın usulca tenimden uzaklaştığını hissettim. “Töremizin kaideleri ne diyorsa öyle olacak. Kan dökülsün istemiyorum. Harzemşah şunu bil, torunum kardeşine leke sürmedi. O yüzden tez vakitte bu meselenin üzerini kapatacağız.” “Berdeli kabul etmezsem ne yapacaksın Mesut Ceyhan? Torununun kafasına sıkmayayım diye bir yol bulmaya çabalıyorsun lakin ben bu kararı kabul etmiyorum.” “Başka şansın yok.” Dedem elindeki bastondan destek alarak, bize doğru yürüdü. “Torunumu kaçırarak ailemize leke süren sen oldun. O yüzden kabul etmek senin hükmündür.” Bunlar neden bahsediyordu? Ne hükmü, ne berdeli? “En kısa zamanda seni evime bekleyeceğim. Torunumu alacaksın.” Dedeme inanmayan gözlerle bakarken, Adem abim kolumu tutarak beni geri çekti. “Dede! Bu adama Mihrimah’ı vermeyeceksin değil mi?” dedi, beni arkasına alarak. “Kes sesini! Senin konuşmaya hakkın bile yok. Töre, bizim kanunumuz. Bu iş böylece çözülecek.” “Torununu istemiyorum.” dedi Behram Harzemşah, kati ve tok sesini duyduğumda içimden lanetler okudum. Sanki ben bu adamla evlenmek için naralar çalıp oynuyordum? “Ben kimseyle evlenmem asıl!” diye sesimi yükselttim. Babam o an tüm suskunluğunu bir tarafa atarak kolumu kavradı. Tutuşunun sertliği ile yüzüm buruştu. “Sus!” Kulağıma yanaşıp fısıldadığı zaman onu umursamadım. “O halde bir Harzemşah ile evlenecek. Böylelikle bu mesele bitecek.” dedi dedem, lafı dolandırmadan ciddiyetle konuşmaya devam etti. “Dede! Ben kimseyle evlenmiyorum!” “Bir Harzemşah’la mı?” dedi Behram Harzemşah, bakışlarını dedemden ayırmadan konuşmaya devam ettiler. O sırada babam orada daha fazla durmamam için beni kolumdan zorla tutup arabaya sürüklemeye başladı. “Baba bırak kolumu! Abi bir şey de!” dedim Yusuf abime bağırarak, “Ben kimseyle evlenmem! Duymuyor musunuz beni? Dede! Kimseyle evlenmeyeceğim ben size diyorum!” Babam beni zorla arabaya bindirerek arabanın kapılarını kilitlediği zaman ne yapacağımı bilemedim. Bir anda tüm mesele nasıl üzerime yıkıldı anlayamamıştım bile. Nasıl beni tanımadığım biriyle evlendirmek isterlerdi? Kapıya, cama yumruklar atsam da kimse oralı olmadı. Korkuyla karşımda benim hayatımla ilgili kararlar alan insanlara baktım. Ailem için kurşun yemeye razıyken onlar beni bir töreye kurban etmişlerdi. Az evvel tüm geleceğim bir çırpıda yok olmuştu. Ne yapacaktım ben? ** Bir cenazemiz varmış gibi herkesin dilinin bel kemiği kırılmışçasına kimsenin ağzını bıçak açmadı, tüm yol boyunca. Araba konağın önünde durduğu zaman başımı yerden kaldırıp, arabadan teker teker inen abilerime, babama ve dedeme baktım… Yusuf abim inmem için yardım ettikten sonra konağın açık kapısından içeri girdik. Büyük, geniş avluda bizi bekleyen annemi gördüğüm zaman adımlarımı durdurdum. “Kınalı kuzum!” dedi annem, gözyaşları içinde beni kolları arasına aldığı vakit ona sarıldım. Annemin güvenli kolları arasında bir nebze de olsun rahat nefes alıyorken bakışlarım merdivenlerde duran Yasemin’i buldu. Geldiğimi görünce bana doğru gülümsedi. Ona aldırmadan annemden ayrıldım. Annem, avuçları ile yanağımı kavrayıp bana baktı. “Bir şey ettiler mi sana orada?” “Yok, iyiyim ben.” “Ne oldu o zaman?” Dedem, annemin benden ayrılmasından sonra yüzüme bakıp gözlerini kaçırdı. “Söylendiği gibi berdel olacak. tez vakitte Harzemşah’lar bu konağa gelip kızını isteyecek Hatice.” Sanki verdiği karar kendi hayatına bağlıymış gibi konuşuyordu. “Ben kimseyle evlenmiyorum.” dedim, aynı kararlıkla. Başımı yere eğmedim, benim için verdikleri karara elbette ki uymayacaktım. “Bak hala asilik ediyor!” dedi babam, üzerime doğru yürüdü. “Deden evlenecek dediyse evleneceksin kızım! Kimse sana sormuyor! İlla kan mı dökülsün istiyorsun lan sen?” “Kimse bana sormuyor ama benim hayatım. Tanımadığım, etmediğim bir adamla evlenmem ben!” dediğim zaman yüzünü sertçe sıvazladı. “Sözlenirsin, sonra tanışırsınız. Zati Behram Ağa değil, onun kuzeni Haşim ile evleneceksin. Deden böyle uygun gördüyse, böyle olacak.” “Hayır!” dedim, karşı çıkarak. Aceleyle dedeme yürüyüp tam önünde durdum. “Dede! Bir şey de lütfen, ben tanımadığım bir adamla evlenmem. Sen torununa nasıl böyle bir hayatı reva görürsün? Abim yüzünden niye benim başım yanıyor?” “Mihrimah’ı sevmediği bir adamla evlendiremezsiniz. Sırf bu it bir kızı kaçırdı diye.” Yusuf abim bana destek çıktığı vakit dedeme yalvaran gözlerle baktım ancak kati suretle dedem bana yüzünü çevirerek konuştu. “Ne dediysem o, hazırlanın birkaç güne istemeye gelecekler.” Kendime hakim olamadım. Öfkeyle saçlarımı tutarak çekiştirdim. “Hayır!” diye bağırdım, öfkeden gözlerim dolarken bir yandan da hayal kırıklığı yaşıyordum. “Asla evlenmem! İsterseniz öldürün ama asla evlenmem.” “Senin var ya…abin illa ölsün mü istiyorsun lan sen?” dedi, babam öfkeyle üzerime yürüyerek kolumu tuttuğu zaman acıyla yüzüm buruştu. Beni dövecekse dövsündü ama evlenmezdim. “Abim ölmesin ama ben niye onun yüzünden ölüyorum?” dedim, bir köşede sessizce bizi dinleyen abime baktı. “Reva mı bu bana? Niye evlenmek zorundayım abi, bir şey desene!” Hıçkırıklarımı sessizce dinlemeye devam etti. Bu halim babamı küplere bindirmiş olacak ki uzanıp çenemi sıktı. “Sesini kesip oturacaksın. Evlen dediysek evleneceksin, duydun mu lan?” Titreyen çenemle birlikte başımı iki yana salladım. Nefretle babamın yüzüne bakıp, gözyaşlarımı akıttım. “Asla. Asla sözünü dinlemem senin.” Annem telaşla aramıza girmek istese de babama gücü yetmezdi onun. Biliyordum, babam abimler yokken ona asilik ettiğimde beni döverdi. Annem aramıza girmek istediği zaman ona da birkaç tokat atardı. Bazen dedem babama kızdığı zaman annemden hıncını alırdı. Biz kadınlar sebepsiz yere de dayak yerdik. Sırf bir gülümsedik diye. Kahkaha attık diye. Ağladık diye. Yanağıma çarpan sıcak, keskin tokadın tadını tenimden aldığım vakit, yakıcı bir hissi dudaklarımda hissettim. Dudağımın sızı ile yüzüm yana doğru savrulduğunda bedenimi zorlukla ayakta tutmaya çalıştım. “Sen ne yapıyorsun?” dedi Yusuf abim, aceleyle araya girmek istediği zaman babam onu ittirerek kolumdan tuttu ve beni merdivenlere doğru sürükledi. Başıma gelecekleri az çok biliyordum. Bir erkek çocuğundan şeker aldım diye beni döven bir adam neden şimdi bir kenarda oturup izlesin ki? Merdivenlerden öfkeyle sürükleyerek beni çıkartırken başımı bir an olsun eğmedim. Odamın kapısını gürültüyle açıp, abim gelmesin diye arkamızdan kilitlerken beni yere doğru fırlattı. “Şerefimizi! Namusumuzu iki paralık ettin lan sen! Hiç mi düşünmüyorsun namusumuzu?” dedi babam, uzanıp saçlarımı kavradığında acıyla inledim. “Evlenmek istemiyorum ben! Evlenmeyeceğim!” Yüzüme tekrardan atılan tokat ile yediğim diğer dayakları saymayı bıraktım. Babam sırf abim yüzünden kaçırılmamın öcünü benden alırken tek günahım o adam yüzünden onun öfkesi yüzünden kaçırılmaktı. Abim kapıya tekmeler yağdırıyordu. Ben ise ağlıyordum. Bir gün istemediğim kaderin beni sarıp sarmalayacağını biliyordum lakin hiç işlemediğim bir günah yüzünden ‘namussuz’ olup, babam tarafından feci bir şekilde dövüldüm. İşte o gece ve bundan önceki geceler de ben, dedemin kanatları altında değildim. Beni kollayan bir kanat yoktu. “Kardeşim senin gibi şımarık büyümedi. Buradan çıksan dedenin kanatları altında sana hiçbir şey olmaz. Kimse sana bir fiske dahi vurmaz. Benim kardeşim kim bilir nelerle uğraşmak zorunda kalacak!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD