III

1622 Words
Bundandır ki sohbetleri aynı neşeyle -belki de katlanarak- devam etmişti. Gecenin sonuna doğru Eray ve Ceyda pek de kulak vermedikleri kısa bir açıklamayla yerlerinden kaybolduklarında Mete ve Serra da baş başa kaldılar. Gecenin bu bölümünde genç adam birbirlerini daha yakından tanıdıklarını ve manen daha yakınlaştıklarını hissetmişti. Es geçemeyeceği bir şey de vardı ki, kızın güzelliği değil baş başa kalınca; dışarıda, kalabalık bir ortamda dahi onca kişi arasından dikkatini çekecek türdendi. Açık yeşil gözlerindeki parlaklık ve teninin beyazlığı odayı aydınlatıyordu sanki. Tıpkı güneşe bakar gibi de, ona baktıkça gözlerinin kamaştığını ürpererek fark ediyordu. Bu derin ve yalın hissettiren dakikalar içerisinde birbirlerinin özel hayatlarından da bahsetme fırsatları olmuştu. Genç adam hiç aşık olmamıştı ama yalnız bir adam da sayılmazdı. Önüne uygun, birden gelişen veya yavaşça peyda olan ilişkiler çıktığında ısrarla kapılarını kapatmak gibi bir tutumu olmamıştı hiçbir zaman. Tek takındığı tavır saygı çerçevesinde bir ilişkiye başlamak, bitirmek ve yine ayrı yollara ayrılmanın çizdiği metottu. Fakat bunu öyle bayağılaşmış duygular, hatta cümleler ve davranışlarla yapıyordu ki geriye dönüp baktığında geçmişinde biriken kadınların hepsinin birbirine benzediğini, hatta tek bir vücut haline gelebilecek kadar farklılıklarını göremediğini de itiraf etti, ardından gülümsedi. "Vasat bir aşk hayatım var yani." Serra yüzündeki afallamış ifadeyi silmeye çabalayarak gülümsemişti ve kendinden bahsetmeye başlamıştı ama bu konuda kederli olduğu daha başlamadan yüzünden okunuyordu. Erkeklerden umudunu kestiğini söylemişti hiç çekinmeden. Hatta bir de, "Gülümsüyorum, tanışıyorum, hayat dolu gözüküyorum ama aşka inancım kalmadı. Eski, doğru kişiyi bulamadığım bahanesi ve buna dair olan inancım da yok artık. Epeydir hayatımda kimse olmadı," diyerek açıklık getirdi. Genç adam ileride aralarında bir şeyler gelişmesi ihtimali dahilinde, en başta birbirlerine dürüst olmalarına ve bu bilgileri edinmelerine sevindi. Bu bilgiler ışığında birbirlerine arkadaş kalsalar dahi daha duyarlı ve anlayışlı yaklaşabilirlerdi. İşler ilerleyince insanlar karşısındakine uygun olarak konuşmaya şekil verebiliyor, çıkarlar doğrultusunda cümleleri kılıfına uygun hale getirebiliyordu. Ancak şimdi, birbirlerinden hiçbir beklentileri ve çıkarları yokken tamamen özgürce konuşuyorlardı. Her geçen dakikanın muhabbetin rengini bir kat daha koyulaştırdığı anlardan birinde Eray ve Ceyda el ele, kucakladıkları kabanlarla yanlarına döndüler ve masanın başında dikildiklerinde genç adam ve Serra yüzlerine manasızca baktı. Bunun üzerine Ceyda, "Hadi, kalkın, gidiyoruz," dedi itiraz götürmez bir sesle. Mete yerinde dikleşirken, "Nereye?" diye sordu hayret dolu bir şaşkınlıkla. Serra'nın da ondan bir farkı yoktu. Gecenin bu saati nereye gidilirdi ki? Ceyda Eray'a fırsat vermeden, lakayt bir ifadeyle, "Arabayla gece turu atacağız," diye yanıt verdi. "Hava almış oluruz... Hem sen de şehre bir göz atmış olursun." Son cümleyi genç adama bakarak ve ona ithafen söylemişti. Mete kıza cevap vermeden bakışlarını arkadaşına çevirdi ve gözlerini kısarak, "Gerek var mı?" diye sordu. "Eğleniriz... Patladık evde. Saat fark etmiyor, herkes sokaklarda oğlum. Yanımızda çıtırlar da var, akmayalım mı geceye yani?" Serseri sırıtışına kız arkadaşı da benzeri pişkin bir kıkırtıyla eşlik etse de Mete ciddi yüzünden mimik oynatmayıp gerisinde kalan genç kıza dönerek, "İstiyor musun?" diye sordu. Kız da gülecek bir şey olmadığını düşündüğünden onun kadar ciddiydi, ancak yine de, "Pürüz çıkarmayalım," diye cevap verdi. "Belki iyi bir fikirdir." Genç adam kızın yüzüne bakar vaziyette kısa süre sessiz ve hareketsiz kaldı ve nihayetinde iç geçirerek arkadaşından yana dönüp, "İyi madem..." diyerek dizlerinden destek alarak ayağa kalktı. Eray ve Ceyda'nın dış kapıya yönelen adımlarını onun, onun adımlarını ise Serra'nınkiler takip etmişti. Kapının hemen önünde kabanlarını üstlerine geçirdiler ve daireden çıktıklarında lüks sitenin asansörüne binip zemin kata, oradan da bahçeye vardılar. Birlikte olmak istediklerinden tek bir arabayı otoparktan getirttiler ve o da Eray'ın arabasıydı. Mete ve Serra arka koltuklara yerleşirken Eray şöför koltuğunda, Ceyda ise yanındaki yolcu koltuğundaydı. Camlarla aynı anda müziği açarken sitenin bahçesinden hızlı ve atik bir kalkışla çıktılar. Yollar boş olduğundan Eray tabiri caizse istediği gibi at koşturuyor; bazen yolda zikzaklar çizerek, bazense gaza fazla abanarak kızları hem eğlendiriyor hem de korkuyla çığlık attırıyordu. Bir süre ne yapacaklarını bilemeyerek, arabanın içine doluşan soğuk rüzgarlar ve yüksek müzik eşliğinde şehrin ıssız caddelerinde başıboş vaziyette dolaştılar. Bu dolaşma hepsinin vücudunu gevşetmiş, sinir stresten arındırmış ve huzurlu bir sükuta meydan vermişti. Bir ara açık bir tekel bayii bulduklarında Eray arabayı önünde kabataslak bir vaziyette park etti ve "Bir şeyler alıp geliyorum," diyerek inmeye yeltenmişti ki Mete yerinden doğrulup tek omzuna asılarak onu durdurdu. "Sakın içki falan alayım deme," diye ikaz ederken sesi sert çıkıyordu. "Arabayı sen kullanıyorsun, zaten hepiniz çakırkeyifsiniz. Enerji içeceği falan al." Eray bunu daha önce düşünmemiş gibi hafifçe geriye çevirdiği çenesi bir ara düşünür gibi duraksadı ve sonra kafasını sallayıp hızlıca arabadan dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra elinde poşetlerle arabada aynı yerini aldığında pek bir şey konuşulmamıştı. Poşetin içindeki içecekleri ve abur cuburları aralarında paylaştıklarında Eray arabayı tekrar çalıştırmış ve sürmeye başlamıştı. Şarkı türkülerle geçen keyifli yolculuğun sonunda şehrin tepelerinden birinde araba durana dek kimsenin aklına istikameti sormak gelmemişti, ki zaten ilk olarak ön camın ardından, arabadan indiklerinde ise canlı canlı gördükleri manzara hiç de fena değildi ve hepsinde birer parça hayranlık uyandırmıştı. Arabanın kapaklarını kapatmaya lüzum görmeden etraflarını çepeçevre saran karanlığın ve sert rüzgarların içinden ilerlemeye başladılar. Bulundukları yüksek tepenin kenarına yanaştıklarında Mete genç kızın kolunu histerik olarak kavrayıp kendine yanaştırdı. Farkında olmadan iki çift arasında bir mesafe meydana gelmişti ve birbirlerinin konuşmalarını duysalar da çözemeyecek kadar uzaktaydılar. İrili ufaklı binbir tane ışığın, çeşitli yolların ve karartıların onları karşıladığı manzarayı seyrederken ucu yere bakan çıkıntıya oturup bacaklarını aşağı sarkıttılar, her iki çift için de geçerliydi bu.  Bir süre konuşmadan saçlarını dağıtan rüzgarın göz ardı edilemez varlığıyla birlikte, bu zifiri karanlık gökyüzüne savaş açmışçasına birçok yerinin ışıldadığı yeryüzünü; ara sıra ise gökyüzünü, ayı, az da olsa ışıldayan yıldızları incelediler. Bu içine çeken ve hipnoz etkisi bırakan manzaranın insana uzayan bir susma hissi, dalgınlık verdiğini fark eden Mete silkinip konuşmaya koyuldu. "Hangi şehirde olursan ol, tepeden bakınca hepsinin kendine has, incelenmekle tükenmeyecek manzarası var..." Öylesine olan veya bu havayı vermek istediği mırıltısına Serra muzip bir tavırla, kafasını kıpırdatmadan yan yan bakarak cevap verdi ilk olarak ancak sonrasında, bakışlarını genç adamdan alıp tekrar manzaraya diktiğinde o da konuştu: "Tıpkı insanlar gibi... Şehir fark etmeksizin... Her birinin içine karışmış halin ile tepeden baktığın halin ölümcül derecede farklı. Tepeden bakarken ufak tefek pürüzler yok oluyor, ya da o kadar küçük gözüküyor ki insanı rahatsız etmiyor. Her şeyin küçülüp kendine has bir ahenk alması ister istemez yanıltıcı, yahut göz boyayıcı oluyor. Ancak içine karıştığında... hiçbir şeyin azımsanacak kadar küçük olmadığını görüyorsun. Üstelik çok fazlalar, baş edemeyeceğin kadar." Yutkunması kısa bir sessizliği beraberinde getirdiğinde genç adam hala manzarayı süzüyor gibi gözükse de bu genç kızın konuşmasına rahatça devam edebilmesi içindi, yoksa konuşması dikkatini çekmişti ve can kulağıyla dinliyordu. Kızın konuşmaya devam edeceğini sezmesiyle de yorum yapmama kararı alarak konuşmaya yön vermek ya da Serra'nın konuşma şevkini kaçırmak ihtimalini gerçek kılmamak için susmuştu. Çok geçmeden kız devam edince yaptığından içten içe hoşnut oldu. "Tepeden doyum olmaz gibi gözüken manzaranın hizasına inince binbir çirkinlikle karşılaşıyorsun. Kusursuzluk mesafenin oyunu haline geliyor. Bilmiyorum, ben benzetiyorum işte. İnsanlar da böyle değil mi? Derinlerine inince, hassas meselelerde yüz yüze kalınca suratımızı ekşitmemize sebep olmuyorlar mı? Dışarıdan çok daha meymenete sahipken?" Bu anlamlı konuşmaya istese de itiraz edemez gibi hissediyordu Mete, bu yüzden, "Evet..." dedi boğuk bir sesle. "Çoğu insan dışarıdan gözüktüğü gibi olmayabiliyor. Fakat bu durum olumsuz anlamda olduğu kadar olumlu anlamda da mevcut." Buna benzer, genel konular hakkında, belki manzaranın içlerine saldığı ilham neyi doğuruyorsa dillerine estiği gibi konuştular ve bu durum sonu olmayan bir yolculuğa çıkmak gibiydi. Aynı dünyada yaşayıp aynı dünyanın sorunlarından muzdarip iki yabancı insan olarak değinilmeyen, dile getirilmeyen sorunları köhneleşmiş yerlerinden çekip çıkarmak gibi bir görev üstlerine binmişti sanki. Konuştukça konuştular ve konuşmalarının hiçbiri kişisel olmasa da insanlığa olan bir bakış açısı, dünyaya olan biçimli bir görüş gibi mühim bir pencereden birbirlerine yaklaştıkları için en az kişisel ve en özel sırlarını ortaya dökmüşçesine birbirlerini tanımak konusunda yol kat ettiler. Genç adam daha önce hiç bilmediği biriyle ve yine daha önce hiç uğramadığı bir şehrin tepesinde, uzun zamandır kimseyle arasında oluşmamış ürpertici farklılığı bütün uzuvlarının içinde çalkalanırcasına hissetti. Belki tenlerini okşayan gevşetici rüzgarın ve sanki başta bu şehri olmak üzere dünyanın şahane bir yer olduğuna içten içe inandıran manzaranın da etkilediği atmosferin tesiriyle ikisi arasında bu yakınlık meydana gelmişti fakat genç adam sohbetlerinin evde de hiç fena olmadığını hatırladı. Saatler bu şekilde su gibi akıp gitmişti, Eray biraz öteden, "Mete!" diye sesleninceye dek genç adam ve genç kız onların varlığını unutmuştu, öyle ki seslenmesine şaşkın bakışlarla karşılık verdiler ancak hemen kendilerini toparladılar. "Gidelim mi?" diye sordu arkadaşı. Mete kafasını önüne çevirip bir kez daha çevresine, manzaraya baktı ve tekrar arkadaşına döndüğünde, "Birazdan güneş doğar," diye cevap verdi. "İzlemeyelim mi?" Arkadaşı kafasıyla Ceyda'yı işaret etti. "Kız dondu nerdeyse. Başka zaman tekrar gelelim." Mete'nin bakışları arkaya kaydığında Ceyda'nın kendine sardığı kollarının üstünden arkadaşının ceketinin sarktığını fark etti, buna rağmen kız tir tir titriyordu. Ani bir hareketle arkasına döndü ve Serra'yı kontrol etti, bunu daha önce düşünememesinin verdiği telaşla, "Sen de üşüyor musun?" diye sordu. Genç adamın dudağından dökülen kelimeler bir sihrin büyüsünü bozmuş da onu gerçek dünyaya tekrar ışınlamış gibi Serra kaşlarını çatarak ellerini kollarında gezdirdi ve "Hiç fark etmemişim," diye cevap verdi sayıklar gibi. Bunun üzerine Mete tekrar Eray'dan tarafa dönüp kafasıyla arabanın olduğu yönü işaret etti. "Gidelim." Hızla toparlandılar ve üstlerine bulaşan tozu toprağı silkeledikten sonra arabaya, aynı yerlerine yerleştiler. Tepeden şehre indikleri için boş ve yatay yolda araba yağ gibi, sarsılmadan kayıyordu; bu da herkesin uykusunun bastırmasına sebep olmuştu. Mete gecenin bir vakti yollarda olmanın, yanlarında iki kız bulundurmanın ve arkadaşının uykuya dalma ihtimalinin verdiği tedirginlikle uykusunu geriye itiyordu ve kendine eve kadar dayanması gerektiğini söylüyordu. Tepeden tamamen inip düzleme vardıklarında kızlar iyice mayışmış bir haldeydi, Serra'nın cama yasladığı kafası sarsılsa da kızın yorgunlukla örtülen göz kapaklarını aralamayı başaramıyordu. Genç adamların da yorgunlukla ağır ağır süzülen bakışları yolu izliyordu, ta ki araba tangır tungur sesler çıkararak istop edene kadar. Çıkan gürültüyle beraber sarsılan araba kızların uyanmasına sebep olduğunda bu beklenmedik arıza üzerine onlar kadar genç adamların bakışları da şaşkınlık doluydu. Birbirlerine telaşla baktılar ve ilk olarak Mete, "Ne oldu?" diye sordu. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD