Arabası ilerledikçe değişenin sadece yollar yahut evlerin, arabaların tipindeki gelişme olmadığını acı bir gerçekmişçesine görüp kabul ediyor, burada mühim olan insanların ve kültürlerinin elle tutulur cinsten bambaşka oluşunu hayretle kavrayıp ayrımsıyordu. Sanki o fukara mahallelerden bu burjuva civara uzanan ince uzun yollar şehrin iki ayrı kısmını değil, iki farklı diyarı birbirine bağlıyormuş gibi geliyordu.
Genç adam belki de farkında olmadan arabasının kapağını sertçe kapattı ve çıkan tok sesle beraber elindeki anahtarı şehrin en yüksek ve lüks inşaalarının birinin bahçesinde, hemen yanıbaşında beliren çalışana dikkatsizce uzattı. Hızlıca daireden içeri girdikten sonra asansöre atladı ve asansör istediği kata geldiğinde ilerleyip dairenin kapısına ulaştı.
İki kez zile bastıktan sonra dairenin kapısı arkadaşı tarafından açılmıştı. Arkadaşının lakayt yüz ifadesine karşılık gerilmiş kaslarıyla içeri girdi ve arkadaşı da kapıyı ittikten sonra peşine takıldı. Beraberce mutfakla bitişik dev salona ilerlediler ve genç adam kendini büyük L koltuğun köşesine bırakırken arkadaşı karşısına geçip mutfak tezgahına belini yasladı. Kısa bir süre genç adamı süzdükten sonra, "Ee?" dedi merakla. "Nasıldı ev?"
Genç adam arkadaşına sert bir bakış atıp "Dalga mı geçiyorsun?" diye sordu sinirli bir sesle. "Amcana hiç sormadın mı evin halini?"
Arkadaşı fütursuzca omuz silkip, "Ne bileyim oğlum ben?" diye cevap verdi. "Görüştüğümüz mü var? Yüzünü bile hatırlamıyorum. Geçen aradığında ev mev muhabbeti yaptı, paraya da ihtiyacı var, ben de bir gör istedim."
Genç adam yatışmış bir halde eliyle esef dolu bir hareket yaptı. "Leş! Ev değil virane orası. Önceki oturanlar eminim kötürüm olmuşlardır." Kısa bir duraksamadan sonra, "Amcanın evi de öyle mi?" diye sordu yeni oluşmuş bir farkındalık duygusuyla.
Arkadaşı çenesinin ucunu pervasızca olumsuz manada kaldırdıktan sonra, "Onunki üst kat," diye mırıldandı. "Daha havadardır."
Yapılacak başkaca bir yorum kalmamasıyla meydana düşünceli bir sessizlik gelmiş, bu sessizliği de genç adamın arkadaşı yaslandığı yerden elinde tuttuğu kristal bardakla kalkıp mutfağa yönünü dönerken bozmuştu. "Dün bahsettiğim kızlar var ya... Akşama gelecekler."
Genç adam sırtı ondan tarafa dönük arkadaşına onaylamaz bakışlar atmış olsa da ses çıkarmamıştı, oyunbozanlık etmek istemiyordu. Gerçi kimseyle tanışmaya hevesi olmadığını başında da belirtmişti ancak davet edilmiş misafirlere iptal olduğunu söyleyerek geri dönüt vermek imkansızdı.
Buraya iki gün önce, iki yıllık üniversite eğitimini burada seçtiği okulda devam ettirebilmek için taşınmıştı ve kendine düzgün bir ev bulana kadar arkadaşının yanına yerleşmişti. Arkadaşı her ne kadar bir başına kaldığı geniş evinin ona da kendisine de yeteceğini söylemişse de genç adam bu fikre pek sıcak bakmamıştı fakat alternatif bir ev de bulmuş değildi. Lise zamanından tanışıyorlardı, aynı okulda olmasalar da ortak arkadaşları onları sıkça bir araya getirmişti ve bir yerden sonra samimi olmuşlardı. Yine de hiç birebir oturup konuşmuşlukları olmamıştı, ta ki genç adamın buraya geldiği geceye kadar.
Genç adam okulu ve haliyle şehrini değiştireceğini söyleyince yakın arkadaşlarından biri tanıdıklardan bu çocuğun da o şehirde yaşadığını söyleyip iletişime geçmesini tavsiye etmişti. Genç adam başta tereddüt etse de arkadaşının alakası ve ev sahipliği onu hayal kırıklığına uğratmamış, hatta zor olacağını düşündüğü; başkasının evinde rahat etme durumunu da ilk günden aşmıştı. Bahsettiği kızlardan biri arkadaşının görüştüğü, okulundan bir kızdı ve diğeri de hem okuldan, hem de bu civardan bir arkadaşıydı. Bu kızın biraz hafifmeşrep olduğunu ve yalnızca canı sıkılmaması adına ona münasip gördüğünden bahsetmişti.
Genç adam kendini manen yorgun hissettiğinden kimseyle tanışacak ya da sahteden nazik olmaya çabalayacak mecali kendinde bulamıyordu ama arkadaşının ne özel hayatını ne de düzenini bozmak istemediğinden ısrarla reddedememişti. Arkadaşı misafirler gelmeden önce geniş salonun geniş masasını içkiler ve bu içkilere uygun mezeler, çerezlerle donatmıştı. Genç adam boş durmuş olmamak için ayak işlerini yapmaya çalışıyordu ancak yapılacak pek bir iş yoktu.
Genç adam ve arkadaşını çok bekletmeden misafirler kapıyı çalmıştı. Arkadaşı kapıya giderken genç adam da oturduğu yerden kalktı ve kapı açıldığında içeri sızan kızlarla beraber gülüşme sesleri onun da gülümseyebilmesine yardımcı olmuştu. İçeri girip bir iki adım ötede duraklayan kızların elleri ince kabanlarına giderken arkadaşı arkadan kapıyı kapatıp, "Hoş geldiniz," diye mırıldandı neşeyle.
Kızlar alttan bakışlarla genç adamı süzerlerken çekingen sesleriyle, "Hoş bulduk," dediler ve kabanları sırayla ev sahibinin kucağına bırakırken aynı zamanda yanak yanağa öpüştüler.
Ev sahibi elinde kabanlarla gözden kaybolurken kızlar masaya doğru ilerledi ve koltuğa yerleşmeden önce ilk olarak yuvarlak yüzlü, tek yanağında iri bir çukurla gamzesi olan ve bu gamzeyi çıkartan gülüşünü iri, beyaz dişlerin süslediği kız tek elini kocaman gülümseyerek genç adama uzatmıştı. "Merhaba, ben Ceyda," diyerek kendini tanıttığında genç adamın aklında hangisinin arkadaşının görüştüğü kız olduğunun merakı vardı.
Adının Ceyda olduğunu öğrendiği kızın gülümseyerek elini sıkarken, "Mete," diyerek kendini kısaca tanıttı.
Ceyda ve Mete'nin elleri birbirinden koptuğunda kız masanın karşı tarafındaki koltuğa usulca çökmüştü, ardından beriki kızla el sıkışırlarken bu kız da kendini aynı boş ama büyük gülümsemeyle, "Serra," diyerek tanıttı.
Genç adam adını bir kere daha söylemeye gerek duymadı ve ortaya konuşur gibi bir sesle, "Memnun oldum," dedikten sonra yerine çöktü. Serra adındaki kız da masanın karşı tarafına, arkadaşının yanına oturmuştu. Meydana gelen kısa ve gergin sessizliği genç adam kızlarda şüpheyle göz gezdirerek, "Hanginiz Eray'ın...?" diye yarım kalan bir mırıldanmayla bozdu çünkü Ceyda adındaki kız yine gülümseyerek hafifçe öne atılmış ve "Ben..." demişti. "Ben Eray'ın kız arkadaşıyım."
Mete kaşlarını yalancı bir ilgiyle kaldırarak, "Hım..." diye mırıldandıktan sonra yavaşça yönünü Serra'ya dönüp, "Siz nesi oluyorsunuz?" diye sordu.
Maksat muhabbetti, yoksa kabataslak bir fikri vardı bu konuda. Gerçi Eray'ın kız arkadaşlarının arasından neden bu kızı davet ettiği meçhuldü. Acaba sohbetlerinin uyuşacağını mı düşünmüştü? Kız çekingen bir tebessümle, "Hepimiz aynı okuldayız," diye cevap verdi. "Yalnız ben burada da oturuyorum. Komşu sayılırız, Ceyda'yla da arkadaş olunca Eray'ın ısrarını geri çeviremedim."
Mete pek içten olmasa da işi şakaya vurarak, "İyi yapmışsın yoksa bütün gece patlardım," deyip gülünce kızlar da gülüştüler ve bu sırada Ceyda ayağa kalkmış, içkileri servise hazırlanıyordu.
Serra'ya ve kendine doldurduktan sonra kafasını kaldırıp Mete'ye baktı ve "Sen ne içersin?" diye sorarken Eray dönmüş, masanın çevresini dolanıyordu.
Genç adam, "Ben içmiyorum, teşekkürler," diye cevap verdiğinde arkadaşı coşkuyla ondan tarafa dönüp "Hâlâ mı?" diye sordu nerdeyse bağırarak, şaşkınca.
Mete gülerek kafasını hızlıca sallayınca arkadaşı kız arkadaşının kalktığı yere oturdu ve kızlara ithafen, "Lise zamanında da böyleydi bu," dedi şaşkınlığını açıklamaya çalışır gibi. "Tek yudum içki içiremezdik. Sigara bile sürmez ağzına."
Ceyda beklemiyormuş gibi dudaklarını geriye doğru büktü. "Ne güzel..." Ardından Eray ve Serra'ya kadehlerini uzattıktan sonra kendininkini de eğilip aldı ve yerinde dikleşip nereye oturabileceğini kestirmek ister gibi çevreye bakındığında Eray bunu anında fark etmişti, yanında oturan arkadaşına dönüp "Sen karşıya geçsene," dedi çenesinin ucuyla Mete'nin yanını işaret ederek.
Kız müsaade ister gibi genç adamın yüzüne tereddütlü bir tebessümle baktığında Mete anlayışla kafasını sallayarak gelmesini işaret etti. Serra yerinden kalkar kalkmaz onun yerine Eray, Eray'ın eski yerine de Ceyda yerleşmişti. Onlar ilişkilerinin verdiği samimiyetle birbirlerine sırnaşık otururken Serra denen kız nerdeyse koltuğun ucuna oturmuştu.
Mete ondaki sevimli çekingenliği fark ederek yönünü ondan tarafa çevirdi ve ona örnek olmak ister gibi rahatça arkasına yaslanırken, "Ee, bahset kendinden biraz bakalım..." dedi gülümseyerek. Kızdaki çekingenlik onu tanışma konusunda istekli ve samimi hale getirmişti.
Kız çekinmediğini ifade etmek ister gibi koltuğa biraz yayılsa da yüzündeki kızarıklık hala biraz utandığını gösteriyordu. Mete onun, "Asıl sen anlat..." deyişini de utanmasına yordu. "Yeni olan sensin. Bilirsin... yeni çocuklar merak edilir."
Mete gülümseyerek başını önüne eğdi ve tekrar kaldırdığında, "Maalesef etkileyici bir hikayem yok," diye cevap verdi. "En başından beri içime sinmeyen üniversiteme iki yılın sonunda artık katlanamayacağımı fark edip nereye geçiş yapabileceğim konusunda araştırma yaptım ve araştırmalarım beni buraya sürükledi. Eray'la lise zamanından tanışıyoruz, burada olduğunu duyunca irtibata geçtik; evinde ağırlıyor sağ olsun. Ama bu şekilde kalmaya uzun süre devam edemem. En başta ben yalnız yaşamaya alışkınım bir kere. Ev bakıyorum..."
Kız içkisinden bir yudum alırken içtenlikle Mete'yi dinliyor gözüküyordu. "Hiç okula uğradın mı?" Bu sırada Eray ve Ceyda çoktan kendi muhabbetlerine dalmışlardı ve dış dünyadan bihaber gibiydiler. Bu da Serra için rahatlatıcı olurken artık daha soğukkanlı bir hal almıştı.
Genç adam, "Yok," dedi kısaca. "Uğramadım. Birkaç güne uğrarım, belki de hafta başını beklerim." Sıkıntıyla yere bakıp iç geçirdikten sonra tekrar gözlerini kıza çevirdi ve "Açıkçası kendimi biraz yorgun hissediyorum," dedi itiraf eder gibi. "Bedenen değil... Zaten şu yeni okul, yeni ortam gibi şeylere karışmaktan hiç hoşlanmam. Hatta ta en başında üniversitemi yaşadığım şehirden seçecektim de kısmet olmadı. Şimdi sil baştan bir üniversite ortamına girmek beni geriyor..."
Kız moral vermek ister gibi dudaklarını hafifçe kıvırarak, "O kadar korkutmasın gözünü..." dedi yumuşak bir sesle. "Girişken birine benziyorsun. En fazla arkadaşın olmaz, o da üniversitede pek dert değil. Eray burada olduğu için şanslısın. E artık biz de arkadaş sayılırız...?"
Mete genç kızın yüzündeki ılımlı ifadenin dikkatini dağıtmasından yola çıkarak onu konuşurken iyiden iyiye incelemişti. Etine dolgun denebilecek bir vücuda uygun olarak dolgun yanaklara sahip kumral bir kızdı. Diplerden koyu kahve olarak gelen saçları gitgide açılıyor ve omuzlarının aşağısında bitiyordu, dalgalıydı. Gözleri açık yeşildi, beyaz ve kusursuz teninde toparlak dudakları kendiliğinden al al duruyordu. Şarabi renginde, üstüne yapışan ince bir badi giymişti ve altında da yüksek bel, dar, siyah pantolonu vardı. Siyah, alçak topuklu botlarıyla az da olsa olduğundan daha uzun gözüktüğünü düşünmüştü genç adam. Bakışlarını tekrar karşısındakinin gözlerine odaklamaya çalışırken, "Doğru söylüyorsun..." diye mırıldandı. "Eray'ın varlığı bana iyi gelecek. Okulda arkadaşsız da yapabilirim." Meydana gelen kısa sessizliği kızın bozmasına izin vermeden devam etti. "Sen kaçıncı sınıfsın?"
"İki," dedi kız hemen. "Ceyda ile ben ikinci sınıfız. Eray da zaten üç..."
Mete anladığını belli eder gibi yere bakarak kafasını aşağı yukarı salladı. Ardından kafasını yerden kaldırmakta acele etmedi ve beyaz, yün halının kenarını incelerken arkadaşının ve ona kıyasla Ceyda adındaki kızın gereğinden fazla gülüşmesi kızın bir kadehle sarhoş olup olmadığını sorgulatmıştı genç adama. Ne zamandır birlikte olduklarını bilmiyordu ama ikisinin ağzından da sevgiliyiz kelimesini duymadığından mıdır nedir, çok da yakın ve köklü bir ilişkilerinin olmadığını sezmişti. Yine de bu kadar sarmaş dolaş olmaları tuhaf geldi genç adama, tuhaf geldi çünkü arkadaşı Serra'dan hafifmeşrep diye bahsedip ikisini yan yana getirmesinin kesinlikle düzgün bir ilişki sezip bağdaştırmasıyla alakası olmadığını söylemişti, sadece canı sıkılmasın diye davet ediyordu.
Hepsini arkadaşının ağzından bu şekilde duyup uyum sağlamasına rağmen şu an aynı itimadı gösteremiyordu çünkü yanında oturan kız son derece oturaklı, konuşmayı bilen, olgun ve ağırbaşlı birine benziyordu fakat karşısındaki kız için aynı şeyleri söyleyemezdi. Serra Mete'nin yüzünü görmek ister gibi yavaşça kafasını yere eğip, "Ev için bir kriterin var mı?" diye sordu.
Mete düşüncelere dalıp sessiz kalarak kabalık ettiğini düşündü, silkinerek kendine geldi ve kafasını hızlıca kaldırıp "Yo..." diye cevap verdi. Sabahki olay aklına geldiğinde kapıldığı dehşet artık kendini terk etmiş olduğundan gülümseyerek hatırladı ve "Sabahki ev gibi olmasın da..." dedikten sonra kızın anlayamayacağını bildiğinden hemen açıklamaya koyuldu. "Sabah Eray beni bir eve yolladı da... Amcasının mıymış neymiş. Hayatımda ilk defa o kadar fakir bir mahalle gördüm diyebilirim. Evi sorma gitsin zaten.... Köpek kulübesi."
Mete'nin gülerek anlatmasına karşılık kız da kendini tutmayıp eliyle ağzını kapatarak kıkırdadı ve ardından yavaşça elini indirip, "Hiç sormamış mı bir şey?" diye sordu kaşlarını havaya kaldırarak.
Kızın masum şaşkınlığı genç adamın gülüşünü kahkahaya çevirirken, "Ne bileyim ben ne sordu..." demişti Eray'ın savrukluğuna kızar gibi. "Ev olduğunu duyunca atılmış sanırım."
Serra biraz ciddileşerek, "Amcasının durumu kötüymüş yani?" diye sorar gibi konuştu ve kadehinden bir yudum daha aldı.
Genç adam kaşlarını kaldırarak, "Öyleymiş," diye cevap verdi. "Belli bir yaştan sonra herkes kendi yağında kavruluyor. Kimsenin kimseye faydası olmuyor ki..."
Genç kız düşünceli bir sesle, "Doğru..." diye mırıldandıktan sonra birden güldü ve "Öyle bir imkanı olsa bile Eray'ın el atacağını pek sanmıyorum zaten..." diyerek kıkırdadı.
Genç adam da gülmesini zaptedemeyip, "İlk olarak kendine hayrı olması lazım insanın," diyerek dalga geçti.
Kız gülmesinin arasından, "Ya da daha önce ayık gezmesi..." diye kahkahayla yorum yaptığında seslerinin fazla yükseldiğini Eray'ın seslenişi duymadıklarında fark ettiler. Kahkahaları yavaşlar yavaşlamaz Eray'ın, "Mete!" deyişini idrak ettiler ve genç adam kafasını arkadaşından yana soran gözlerle çevirdiğinde, "Gel sana bir şeyler alalım mutfaktan," demişti kafasıyla mutfağı işaret ederek. "İçki içmiyorsun, bari kola falan koy kendine."
Genç adam omuzlarını umursamazca silkip "Yo..." diye cevap verdi ve arkadaşını ikna etmek ister gibi masadaki çerez tabağına elini daldırıp bir avuç çerez çekip çıkardı. "İyiyim ben böyle."
Ama arkadaşı zerre etkilenmemiş gibi ayağa kalktı ve inatçı bir kararlıkla, "Olmaz öyle şey, hadi," diyerek ısrara devam etti.
Genç adam oflayarak yerinden kalktı ve kiremit rengi sweatinin uçlarını düzeltirken geriye dönüp, "Geliyorum hemen," dedi genç kıza doğru.
Serra anlayışla gülümseyip kafasını sallarken önden bir tutam saçı önüne dökülmüştü. Eray'ın aceleci tavırlarına uyabilmek için Mete hızla önüne dönmek zorunda kaldı. Peş peşe mutfak tezgahına doğru ilerlediklerinde Eray buz dolabına doğru ilerledi ve kapağını açıp aşağı eğildi. Mete boş bakışlarla çevresini incelerken kola şişesini rafından çeken arkadaşından bir fısıltı yükseldi: "Muhabbeti neden o kadar koyulaştırdın oğlum?"
Genç adam şaşkınlıkla arkadaşına döndüğünde mutfak salonla bitişik olduğundan, Eray'ın buz dolabının kapağını yere eğilerek kendine bariyer olarak kullandığını anladı. Meğer söyleyecekleri olduğundan bu kadar ısrarla çağırmıştı. Mete omzunun üstünden geriye baktığında Serra'nın Ceyda'nın yanına geçtiğini ve gülüşerek bir şeyler konuştuklarını, sırtlarının onlardan tarafa dönük olduğunu görünce önüne dönüp dolabın kapağına kollarıyla beraber kafasını yasladı. "Kız hoşsohbet oğlum... ne yapayım?"
Arkadaşı, "Bırak şimdi..." diyerek onu payladı. "Kaptırma kendini. Okulda, mahallede takılmadığı kalmadı. Sen olgun adamsın, uyuşamazsınız; tanıştırdığıma pişman etme sonra beni."
Genç adam gözlerini kısarak ofladı. "Aman Eray... Böyle şeylere önem vermediğimi bilmiyor musun sen? Hem ortada fol yok yumurta yok... Bana nasıl davrandığına bakarım ben. Hem olacaklardan seni sorumlu tutmayacak kadar büyüdüm."
Arkadaşı çömeldiği yerden şişeyle beraber kalktı ve Mete yaslandığı yerden doğrulduktan sonra dolabın kapağını kapatarak tezgaha yöneldi. "Benden söylemesi... pek neşeli gördüm de sizi, hatırlatayım dedim."
Genç adam dolaptan bir bardak çıkardıktan sonra tezgaha koydu ve arkadaşının elinden şişeyi çekerken, "Eyvallah," dedi değişik, imalı bir sesle.
Mete bardağını eline aldıktan sonra Eray salona doğru ilerlemeye başlamıştı, genç adam da arkadaşının peşine takıldı ve kızlar döndüklerini görünce Serra hemen eski yerine geçti. Tekrar herkes aynı yerini aldığında muhabbete kaldıkları yerlerden devam etmişlerdi. Genç adam için arkadaşının söylediklerinin bir manası yoktu çünkü kızlar için yapılan bu tarz ithamlara pek kulak asmazdı. Ona kalırsa, söylenen bu şeylerin çoğunun aslı olmuyordu çünkü kendi arkadaşlarından dahi birkaçı sırf intikam almak için kızlar hakkında yalan yanlış şeyler uydurmuştu. Yahut konuşulanların ya yarısı ya da çeyreği doğru olabiliyordu çünkü erkekler konu cinsellik ve benzeri şeyler olunca bire bin katarak anlatmayı seviyor, bunun kendilerini yücelttiğini sanıyor olmalıydılar. Binde bir böyle söylentiler doğru olabilirdi fakat kızın tavırlarını gördükçe mübalağa dolu bir söylenti olduğuna daha çok itimat ediyordu. Kaldı ki doğru olsa bile nazarında pek bir şey değişmezdi; hem henüz arkadaş bile sayılmazlardı, hem de aralarında bir şeyler gelişecek olsa bile birini geçmişiyle yargılamak ya da yadırgamak pek mantıklı gelmiyordu.