Koşuyordum, arkama bile bakmadan sadece koşuyordum. Şervan çoktan toparlanmış, o yaralı ellerine rağmen peşime düşmüş olmalıydı ama bu sefer bana yetişemezdi, yetişmemeliydi. Etrafıma baktım, her yer birbirine benzeyen ağaçlarla doluydu. Bu ormandan çıkmam lazımdı.
Ardil ne demişti? "Burası benim arazim." Eğer arazi onunsa, yakınlarda mutlaka ona ait bir yer, bir ev ya da en azından bir kulübe olmalıydı. Orayı bulmaktan başka şansım yoktu.
"AVŞİN!"
Ormanda yankılanan o boğuk ses tüylerimi diken diken etti. Ayaklarım birbirine dolana dolana düzlüğe doğru koşturdum. Ağaçların arasından sıyrılıp açık alana çıkınca durup nefes nefese etrafıma bakındım. Ama karşımda koca bir hiçlikten başka bir şey yoktu.
Issızlığın tam ortasında, sığınacak tek bir delik aradım. Tam umudumu kesecekken uzaklarda, etrafı tellerle çevrili o çiftlik evini gördüm. Varımı yoğumu, bütün gücümü bacaklarıma verip oraya doğru atıldım.
"Avşin! AVŞİN KAÇMA!"
Arkamdan gelen o böğürtüyle yüreğim ağzıma geldi. Sesi artık çok daha yakındı, nefesini ensemde hissediyordum sanki. Yırtılan eteğim bacaklarıma dolanıyor, ayağımdan fırlayıp giden pabuçlarımın yokluğunu hissetmiyordum bile. Can havliyle, yalın ayak toprağa basa basa devam ettim.
Bir an duraksayıp arkama baktım ama kimseyi göremedim. Belki de karanlıkta izimi kaybettirmiştim ama durmak demek ölmek demekti. Her an bir ağacın arkasından, bir çalılığın içinden o kirli yüzüyle çıkabilirdi.
Ciğerlerim yanıyordu, boğazım sanki cam kırıklarıyla doluymuş gibi acıyordu. Biraz soluklanmak için durup tekrar arkamı kolladım. Hala görünürde yoktu ama sesi karanlığın içinde bir iblis gibi yankılanıyordu:.
"ULAN SENİ İBRET OLSUN DİYE BAŞKALARINA SİKTİRMEZSEM NE OLAYIM!"
O insan değildi. O sadece bir caniydi, bir canavardı. Korkudan titreyen bacaklarıma rağmen tekrar çiftliğe doğru atıldım. Mesafe çok kalmamıştı ama yorgunluktan dizlerim bağırıyordu artık, bedenimin daha fazla dayanacağını sanmıyordum.
Yeniden arkamı dönüp ormana baktığımda yine kimseyi görmedim. Tam o sırada sağ tarafımdan gelen, toprağı döven o ağır at sesini duydum. Üzerime doğru geliyordu.
Korkudan ne yapacağımı şaşırdım, dizlerimin bağı çözüldü. Sağımdan yaklaşan atlıyla kendimi o çiftliğin tellerine doğru attım. Atlı hala peşimdeydi, nal sesleri toprağı döverken kaçacak yerim iyice daralıyordu.
Yaklaşan ata bakarken ayağım bir köke takıldı ve boylu boyunca toprağın üstüne düştüm. Çatlak elim artık tam kırıktı ve çok acıyord. Artık emindim; ne arkamdaki adamdan kurtulabilecektim ne de bu yabancı atlıdan.
"Ne diye deli gibi koşup duruyorsun?"
Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Mavinin en koyu, en soğuk tonuna sahip gözleri ruhsuz bir ifadeyle bana bakıyordu. Atından inip tepemde dikildi.
Halime, tavrıma, parçalanan eteğimin arasından görünen bacağıma baktı. Utançla ellerimi üstüme siper etmeye çalıştım ama nafileydi. Hafifçe göz devirip sırtındaki yeleği çıkardı ve hoyratça üzerime attı.
"Nereye böyle, vahşi orman gülü?"
Gelmişti, geçte olsa gelmişti. Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki uzaktan gelen o nefret dolu sesi duydum. "Avşin! ÇIK ORTAYA! ULAN BULACAĞIM SENİ, BULUNCA BAK NELER YAPACAĞIM!"
Korkuyla yerimden fırlayıp adamın arkasına sığındım. Sanki orada görünmez olacakmışım, o koca gövdesi beni dünyadan saklayacakmış gibi ceketine tutundum.
Titreyen kollarıma o koca ellerini koydu. Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan belimden kavradığı gibi havaya kaldırdı ve atın üstüne bıraktı. Hareket ettiğim için yere düşen yeleği tekrar alıp üstüme örttü. Ağzımı açıp tek kelime etmedim.
Atı dehledi. At hızla yol alırken düşmemek için sıkıca beline sarıldım. Az önce uzaktan gördüğüm o çiftlikten içeriye girdik. Attan iner inmez beni yine belimden tutup yere indirdi.
Bacaklarım yaşadığım korkudan, adrenalinden zangır zangır titriyordu; ayakta durmakta zorlanıyordum. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Yırtılan kıyafetlerim, dudağımdan sızan kanla sefil bir halde göründüğüme emindim.
Göz ucuyla bana bakıp eve doğru yürümeye başladı. Öylece durup gidişini izledim. Arkasına dönüp hala olduğum yerde çakılı kaldığımı görünce duraksadı.
"Kucağıma mı alayım orman gülü? Benden yana sıkıntı değil," dedi. Sırıtarak bakıyordu ama o gülüş hiç de masum değildi. Sessizce başımı sallayıp onu takip ettim.
İçeriye girdiğinde kapıyı açık bıraktı. Evin içindeki sessizlikten kimsenin olmadığı belliydi. Kapının önünde durup çekinerek içeriye baktım. Her yer pırıl pırıldı, her şey yerli yerindeydi. Kendi çamurlu, kirli ayaklarıma bakınca içeri girmeye utandım, öylece eşikte kalakaldım.
"Ne oldu?" diye sordu, duygudan yoksun sesiyle.
Önce ayaklarıma, sonra ona baktım. Derdimi hemen anladı. Bakışlarını bir an bile yumuşatmadan ayaklarımdaki çamura, sonra da tertemiz parkelere baktı. Umursamaz bir tavırla, "Siktir et, gel!" dedi. Arkasına bile bakmadan içeriye adımladı. Ben de mecburen o kirli ayaklarımla, her adımda utana sıkıla peşinden gittim.
Salona geçip gösterdiği yere oturdum. Koltuğun kenarına iyice sinip dizlerimi kendime çektim. Küçüldükçe küçülmek istiyordum. Sonunda dayanamayıp başımı dizlerime gömdüm ve kendimi bıraktım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. O ise tek bir kelime bile etmeden sustu. Odada şöminede çıtırdayan odunların sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Biraz rahatladığımda başımı kaldırıp ona baktım. Karşımdaki koltuğa yayılmış, ellerini birleştirmiş öylece beni izliyordu. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir öfke vardı; dümdüz, buz gibi bakıyordu.
"Kimden kaçıyordun?"
Sustum. Sesim boğazımda düğümlendi, konuşamadım. Sessizliğim onu sinirlendirmişti; kaşlarının hafifçe çatıldığını görünce içimi bir korku kapladı. Onun sinirlendiğinde ne kadar tehlikeli biri olabileceğine dair hikâyeler duymuştum.
"Sana bir soru sordum orman gülü?"
Ağlamaktan şişmiş dudaklarımı zorlukla araladım. Sesim bir fısıltıdan farksızdı. "Bana yardım et."
"Ne dedin? Duyulmuyor."
Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp yine o kısık sesle tekrarladım. "Bana yardım et..."
"Sesin gelmiyor, bağır!"
Hem içimdeki o birikmiş sinirle hem de düştüğüm bu çaresizlikle kendimi tutamadım. Bütün gücümle haykırdım. "BANA YARDIM ET!"
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "İşte böyle," dedi, sesi odaya bir buz gibi yayıldı. "Bağır yoksa seni duyamam."
Bakışları hala o kadar ruhsuzdu ki, bir an ondan da korktum ama gidecek başka tek bir kapım bile yoktu. Gözlerim dolarak ona doğru bir adım daha attım. "Yalvarırım, yardım et bana. Başka kimsem yok," dedim. Sesimdeki o titremeye ne yapsam engel olamıyordum.
Ardil, koltukta hafifçe arkasına yaslanıp beni süzdü. "Önce sorularıma cevap vereceksin. Peşindeki o herif kimdi?"
"Şervan..." dedim, adını söylerken bile tüylerim diken diken oldu. "Şervan Korhan."
"Neden peşindeydi?"
Başımı eğip kucağımdaki o kaba, kirli alçıya baktım. Rezil bir haldeydim ve onun bu halimi görüp bana acımasını ya da küçümsemesini istemiyordum. "Sana geldim," dedim fısıltıyla.
"Bana geldin?" diye tekrarladı, sanki duyduğuna emin olmak istiyormuş gibi.
"Evet, beni kurtarman için geldim ama yoktun." Başımı kaldırıp gözlerinin tam içine baktım. İçimdeki o çocuksu isyan, o hayal kırıklığı bir anda döküldü ağzımdan. "Neden yoktun Ardil?"
Bunu söylememle beraber ellerini sıktığını, parmak boğumlarının bembeyaz olduğunu gördüm. Bakışları bir anlığına yumuşar gibi oldu ama hemen topladı kendini.
"Geldim," dedi sesi biraz daha alçalarak. "Sabah geldim, dün gece geldim... Ama yoktun orman gülü. Bekledim."
"Bugün yoktun ama," dedim ısrarla. Aslında ona kızmaya, hesap sormaya hiç hakkım yoktu. Onun için alt tarafı bir yabancıydım, beni korumak zorunda falan da değildi ama işte... Keşke olsaydı.
"Kameradan gördüm geldiğini, anca yetişebildim," dedi düz bir sesle.
"Kamera mı? Ne kamerası?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Derenin oraya taktırdım. Gelirsen seni görebileyim diye."
Duyduğum şeyle kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Beni beklemişti. Görünmez bir gözle beni korumaya çalışmıştı. Ardil yavaşça yerinden kalktı. Uzun boyuyla üzerime çöken bir gölge gibiydi ama bu gölge beni üşütmüyor, aksine dünyadan saklıyordu.
"Hala titriyorsun," dedi. Sesindeki o buz gibi tını ilk defa biraz kırılmış, yerini tuhaf, boğuk bir şefkate bırakmıştı. "Korkma artık. Burada güvendesin."
"Sadece Şervan'dan korkmuyorum ki," dedim dürüstçe. "Senden de korkuyorum. Bu sessizlikten, bu evden..."
Ardil hafifçe yanıma yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, teninden yayılan o soğuk ama temiz kokuyu aldım. "Korku iyidir, insanı uyanık tutar," dedi. Elini uzatıp alçılı bileğimi çok nazikçe, sanki kırılacak bir cam parçasıymış gibi tuttu.
"Ama benim yanımdayken korkman gereken son kişi benim. Anladın mı?"
Sadece başımı sallayabildim. Gözlerinden yansıyan o karanlık güven duygusu, içimdeki korkuyu yavaşça eritip yerini derin bir yorgunluğa bırakıyordu.
"Şimdi ne olacak?"
"Hiçbir şey."
"Şervan?"
"O isim bir daha ağzından çıkmasın Avşin."
Bana ilk defa ismimle seslenmişti. "Orman gülü" derdi oysa ki. Başımı sallayıp onu onayladım. Sesindeki o ciddiyet beni hem ürkütüyor hem de garip bir şekilde sakinleştiriyordu. Başımı sallayıp onu onayladım.
"Sana ne yaptı? Bana her şeyi anlat, her şeyi. Anlat ki nasıl bir son hazırlayacağımı bileyim."
Sormasıyla beraber her şey bir anda aklıma doluştu. Durmuş olan titremem yeniden başladı. "Yedi sene önc-"
"Oradan değil, ne olduğunu biliyorum. Bana geldiğin günden itibaren anlat."
Nereden bildiğini sorgulayacak gücüm yoktu. Sadece duymak istediklerini anlatmaya başladım.
"Sevmiyor beni, ben de onu sevmiyorum. Ama nefret de etmiyordum. O ise tam tersiydi, ilk günden beri benden nefret ederdi. Sebebini hala bilmiyorum. Bir ihtimal değişmiştir sandım ama geldiği gün yetim oluşumdan vurdu beni. Ağza alınmayacak şeyler söyledi. Ben de dayanamadım, evden çıktım."
"Evet, bana geldin."
"Sana geldim. Senden gittiğimde ise evde kimse yoktu. Odama geçtim, bir duş aldım. Çıktığımda o... o..."
Boynuma yine dokunuyordu sanki. Elimi istemsizce oraya götürüp ovdum. Sızlayan tenime parmaklarımı bastırdım. O anın iğrentisini silmek istiyordum.
"Dokundu bana orada Ardil. Çok kötüydü; bakışları, o elleri, söylediği her şey... Çok kötüydü."
Ardil'in yüzü gerildi, bakışları sertleşti. "Ne kadar... ne kadar ileri gitti?" diye sordu. Sesi çok kısık, adeta dişlerinin arasından çıkıyordu.
"Gitmedi, gitmedi ama illa ileri mi gitmesi gerekiyordu?" dedim sesim yükselerek. Canım yanıyordu ve her şeyin daha da kötüye gitmesinden korkuyordum.
"Hayır, yanlış anladın, sakin ol," dedi hemen. Kötü bir niyetle sormadığını biliyordum ama o an her cümle bana batıyordu.
Daha sonra ona masadaki o hallerini, mağazadaki konuşmalarını anlattım. Annesine gidip ağlayarak her şeyi söylediğimi ama kadının beni dinlemek yerine nasıl dövdüğünü anlatırken sesim iyice kısıldı.
"Çok acıyor Ardil. Çok vurdu bana. Neden vurdu? Gidip oğluna vursaydı ya... Ben ne yaptım? Tek suçum kadın olmak mı, kimsesiz kalmak mı?"
Sesim odanın içinde yankılanıp sustuğunda, Ardil'in bakışlarındaki o sert ifadenin yerini garip bir boşluk aldı. Öylece durup beni izledi bir süre. Gözleri yüzümde, titreyen ellerimde, alçımdaki kirli lekelerde gezindi. Odadaki o ağır hava sanki üzerime daha çok çökmeye başlamıştı. Konuştukça rahatlayacağımı sanmıştım ama aksine, anlattıkça o anları tekrar yaşıyormuş gibi göğsüm daralıyordu.
Ardil boyu posuyla karşımda aşılması imkansız bir duvar gibi duruyordu. Elini kaldırdığında bir an refleksle geriye çekilecek gibi oldum ama o, elini çok yavaşça saçlarıma doğru uzattı. Parmak uçları saçlarımın ucuna şöyle bir değip geçti, sanki bana dokunmaya korkuyor ya da o an ne yapacağını kestiremiyordu.
"Tek suçun yanlış insanların arasında kalmak," dedi sonunda. Sesi çok yorgun ve derinden geliyordu. "Ama o yanlışlar bitti Avşin. O kapı senin arkandan kapandığı an, her şey bitti."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yalan söylüyor gibi bir hali yoktu. Hatta o kadar emindi ki kendinden, bir an için gerçekten de her şeyin geçtiğine inanmak istedim. "Sana neden inanayım?" diye sordum, sesim hala biraz çatallı çıkıyordu. "Kimse durup dururken birine yardım etmez bu dünyada.Hele senin gibi biri..."
Hafifçe gülümsedi ama bu öyle neşeli bir gülümseme değildi. Dudaklarının kenarı sadece bir anlığına yukarı kıvrıldı ve hemen eski haline döndü.
"Benim gibi biri mi?" diye tekrarladı. "Haklısın. Benim gibi birinden yardım değil, bela beklenir genelde. Ama bazen bir belayı defetmek için daha büyük bir belaya ihtiyaç duyarsın."
Elini omzuma koydu bu sefer. O koca eli omzumu tamamen kaplamıştı. Sıcağı kazağımın üzerinden tenime işlerken, o bitmek bilmeyen titrememin biraz olsun dindiğini hissettim. İyi ki o dereye gelmiştim, iyi ki onunla tanışmıştım.