Öylece oturuyordum. Bakışlarım, halının karmaşık desenlerinde kaybolmuştu. Elime giren keskin sızı ara sıra nefesimi kesiyor, boğazımdaki o yanma hissi bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Acımı gizlemeye çalıştım. Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ardil, hemen yanımdaydı. Aramızda bir uçurum varmış gibi mesafeli, ama her an düşecekmişim gibi tetikte bekliyordu. Dokunuşları beni korkutmuyordu artık. Çünkü o, ruhuma değmeden önce gözlerimin içine bakıyordu. Onay istiyordu. Sessizce, "İzin veriyor musun?" diyordu.
Ona minnettardım. Kimsesizliğime kayıtsız kalmadığı için. Kalbindeki o merhametin sadece bana değil, yardıma muhtaç her canlıya akmasını diledim içimden. O, benim karanlığımda rastladığım en iyi şeydi.
"Duş almak ister misin?"
Sesiyle irkildim. Bakışlarımı üzerimdeki kirli, yırtık kıyafetlere çevirdim. Bir anda yanaklarım yandı. Utanç, boğazımdaki ağrıdan daha sert bir düğüm olup oturdu oraya. Bu tertemiz evde, bu halimle bir leke gibi duruyordum. Kesin onu rahatsız etmiştim.
"Rahatlarsın," diye ekledi, sesindeki o sertliği törpüleyerek. "Ama istemezsen zorlamam."
"Ben..." dedim, sesim çatallandı. "Olur ama... Hiç kıyafetim yok."
"Var," dedi net bir sesle. "Bir dolap dolusu kıyafetin var."
Kaşlarım çatıldı. Şaşkınlıkla gözlerinin içine baktım. "Ama nasıl? Ben daha yeni geldim."
"Sorgulama," dedi. Bakışlarını kaçırdı. "Kalk duşunu al. Ben de o sırada sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonra her şeyi... Her şeyi konuşacağız."
Sessizce başımı salladım. "Tamam ama... Nerede alacağım?"
Hafifçe gülümsedi mi, yoksa bana mı öyle geldi? "Her insan gibi, banyoda."
"Öyle değil," dedim, ellerimle beceriksizce bir şeyler anlatmaya çalışarak. "Yani odada mı var banyo, yoksa ortak mı kullanılıyor?"
"İkisi de var. Hangisinde rahat edeceksen."
Bluzumla oynamaya başladım. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı bile. "Senin... Senin odanda var mı?"
Bir an duraksadı. Gözlerindeki o koyu hareler derinleşti. "Var. Orada alabilirsin. Odanın anahtarını da veririm sana, kapıyı içeriden kilitlersin. Kendini güvende hisset."
"Tamam," diye fısıldadım.
"Gel."
Yavaşça ayağa kalktı. Ben de peşinden... Salondan çıkıp o uzun, loş koridora girdiğimizde, her adımda biraz daha ağırlaşıyordu ruhum. Onun dünyasına, onun en özel alanına giriyordum.
Ayaklarım geri gitmek istiyor ama kalbim sığınacak bir yer arıyordu.
Odanın kapısını açtı. Kenara çekilip içeri girmemi bekledi. O koyu mavi gözleri, "Sana zarar vermeyeceğim," der gibiydi. Sessiz bir yemin gibi...
Eşiği geçtim. Odaya şöyle bir baktım; koyu gri nevresimlerin serili olduğu geniş, çift kişilik bir yatak. Bir komodin, bir koltuk... Klasik, düzenli, ama Ardil kokan bir oda. Her köşesinde onun izleri vardı.
"Şu kapı banyo kapısı," dedi, yan yana duran kapılardan soldakini işaret ederek. "Diğeri de giyinme odası. İhtiyacın olan her şeyi orada bulabilirsin."
Ellerim titriyordu. Parmaklarımı birbirine kenetledim. "Tamam, teşekkür ederim."
Başını hafifçe salladı. Kapıya doğru bir adım attı, çıkacaktı. Tam kapı kolunu tutup kapatacakken durdu. Omuzunun üstünden bana baktı. Canı yanmış gibi kısıldı gözleri.
"Krem bırakacağım kapının önüne," dedi sesi hafifçe kısılırken. "Banyodan çıkınca yaralarına sür. Morluklarına iyi gelir."
Boğazımda bir yumru oluştu. Yutkunamadım. Kapıdan çıkınca kilitledim. Önce durup kapının arkasında öylece bekledim. Bu iğrenç, kirli hissiyat derimin altına işlemişti, ondan kurtulmam gerekiyordu.
Giyinme odasına adım attığımda beklediğimden çok daha büyük bir alanla karşılaştım. İki büyük dolap karşı karşıyaydı. Birinde Ardil’e ait olduğu belli olan vakur kıyafetler, diğerinde ise hiç dokunulmamış, etiketleri hala üzerinde duran kadın elbiseleri...
Kimindi bunlar? Neden buradaydı? Sorgulayacak gücü kendimde bulamadım.
Hızla bir iç çamaşırı ve koyu renkli, uzun kollu bir pijama takımı seçip banyoya geçtim. Burası da oda gibi geniş ve mesafeliydi. Perdelerin çekili olduğu o büyük pencerenin önündeki jakuzi, küvet, duşakabin... Hiçbirine bakmak istemiyordum. Onun özeline daha fazla dokunmak, ruhumu daha çok ağırlaştırıyordu.
Eteğimi çıkardım. Kolaydı. Ama bluzuma geldiğinde durdum.
Sabah giyerken bu kadar elim acımıyordu. O şerefsiz yüzünden çatlak olan elim artık tamamen işlevsiz kalmıştı. Tek elimle kumaşı yukarı çekmeye çalıştım. Olmadı. Kolum sanki bedenime ait değilmiş gibi taş kesilmişti.
Bir yirmi dakika boyunca, nefes nefese, dinlene dinlene uğraştım. Gözlerimden sessiz yaşlar süzülürken aynadaki aksime baktım. Çaresizdim. Kendi üstümü bile değiştiremeyecek kadar kırılmıştım.
Ardil... Ondan yardım isteme fikri kalbimi ağzıma getirdi. Şervan gibi değildi, biliyordum. Ama o da bir erkekti. Ve korku, bir kere ruhunuza sızdıysa mantığınızı sustururdu. Yine de başka şansım yoktu. Bu kumaş parçasının içinde hapsolmuştum.
Yırtık eteğimi tekrar üstüme geçirdim. Çamurlu bacaklarıma, dağılmış halime bakmadan odadan çıktım. Salonda yoktu. Mutfaktan gelen o hafif kokuyu takip ettim. Kapı eşiğinde durduğumda, ellerim yanlarımda çaresizce sallanıyordu.
Sanki geldiğimi hissetmiş gibi durdu. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarındaki o gerginliği görebiliyordum. Sesim boğazımda düğümlendi, zorlukla fısıldadım.
"Ardil..." Dönmedi. Ama ellerinin tezgahın üzerinde sıkılaştığını gördüm.
"Çıkaramıyorum," dedim. Sesim hıçkırıklarımın arasından çıktı. "Bluzumu çıkaramıyorum. Elim... elim izin vermiyor."
Arkasını döndü. Gözleri önce yüzümdeki yaşlarda, sonra titreyen ellerimde oyalandı. Sinirlendiğinde alnındaki o damar belirginleşiyordu, tıpkı şu an olduğu gibi. Sabrını zorlayan bir şeyler vardı içinde.
Gidip bir çekmeceden makas çıkardı. Metalin mutfak ışığı altındaki soğuk parıltısı içimi ürpertti. Çenesiyle masanın yanındaki sandalyeyi işaret etti.
"Otur," dedi, sesi komut verir gibi ama kısık. "Bluzunu keseceğim. Korkma, bakmayacağım."
"Biliyorum," dedim fısıltıyla.
Dizlerinin üzerine çöktü. Alçılı kolumun üzerinden makası dikkatle ilerletti. Kumaşın kesilme sesi, sessiz mutfakta yankılanıyordu.
"Biliyor musun?" diye sordu. Gözleri sadece makastaydı.
"Bakmazsın ki sen. Kötü biri değilsin."
Bir gülüş firar etti dudaklarından. Omuzuma kadar gelen kesiği bitirdiğinde makası geri çekti. Başını kaldırıp tam gözlerimin içine baktı. Bakışları karaydı, derin ve tekinsiz.
"Yanılıyorsun," dedi. "Kötüyüm. Yaptığım kötülükler akla mantığa sığmaz."
Dudaklarım aralandı ama kelimeler boğazımda asılı kaldı. Bir şey diyemedim.
"Ama," diye devam etti, sesini bir ton daha alçaltarak. "Sana, ya da hiçbir kadına... İzni olmadan dokunmam. Yapmam."
Bakışlarını kestiği bluza çevirdi. "Çıkarabilir misin şimdi?"
Zorlandım. Omuzumu oynatmak istediğimde sanki etime binlerce iğne battı. Adrenalin vücudumu terk ediyordu ve geriye sadece saf, çıplak bir acı kalıyordu.
"Kolumu kaldıramıyorum," dedim, sesim titrerken. "Yeni fark ediyorum... Çok acıyor."
Gözlerinde anlık bir yumuşama görür gibi oldum ama hemen yerini o sert ifadeye bıraktı. "Arkadan kesmemi ister misin?"
Cevap vermedim, sadece başımı hafifçe öne eğdim. Onayımı alınca ayağa kalktı ve sandalyenin arkasına geçti. Parmaklarının ucu yanlışlıkla sırtıma değdiğinde buz kestim. Tenim yanıyordu.
Makasın soğuk ucu ensemden aşağıya, belime doğru ağır ağır inmeye başladı. Kumaş birbirinden ayrıldıkça, savunmasızlığım mutfağın orta yerine dökülüyordu.
Sırtım tamamen açıkta kaldığında, arkamda duran Ardil’den derin, sarsıcı bir nefes alma sesi yükseldi. "Geberteceğim," dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir yemin kadar keskindi. "Tek tek kıracağım o parmakları."
Sırtımdaki morlukları görmüştü. Acı, tenimden ruhuma sızarken dudaklarımda titrek, zoraki bir gülüş belirdi. "Anasının değil ama... onun ellerini kırdım," dedim. Sesim hıçkırıkla karışık bir gurur taşıyordu. "Sana bırakmadım."
Duraksadı. Varlığını sırtımda, tam ensemde hissediyordum. Sıcak nefesi çıplak tenime çarpıyordu ama o dokunmuyordu.
"Kimin elleri?" diye sordu buz gibi bir sesle.
"Onun." Şervan demememiştim.
"Kırık değil miydi?" dedi, sanki kendi kendine konuşur gibi. "Sol eli?"
"Hayır ama ben kırdım. Taşı alıp... iki elini de kırdım."
Hala arkamdaydı. Dönüp bakmaya cesaretim yoktu. Bakışlarının sırtımdaki o lekelerde nasıl gezindiğini hayal edebiliyordum. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra sesi, beklemediğim bir tonda, neredeyse şefkatle karışık bir karanlıkla yankılandı.
"İyi... İyi yapmışsın orman gülü."
Yerimden kalktım. Bluzun önünü tek elimle göğsüme bastırıp ona döndüm. Gözleri kapkaraydı, içi öfke doluydu ama bana bakarken o öfkeyi saklamaya çalışıyordu. Aradaki o birkaç santimlik mesafe, ikimiz için de bir uçurum gibiydi.
"Teşekkürler," dedim. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı gelecek kadar pürüzlüydü.
Bakışlarını bir an bile çekmedi. "Etme," dedi kestirip atarak. "Sevmem teşekkürü."
Eğildi, unuttuğumuz o poşeti alçılı elime özenle sarmaya başladı. Parmakları tenime değmiyor ama sıcaklığı her hücremi titretiyordu. İşini bitirince doğruldu, gözlerimin en derinine baktı.
"Sırtına kremi ben süreceğim," dedi. Sesi bir emirden ziyade, bir sığınma talebi gibiydi. "İznin var mı?"
Boğazım düğümlendi. "Ben... ben yapsam?"
"Elin yetişmez," dedi, reddedilmeyecek bir sakinlikle. "Hem tek elle olmaz."
Korkuyordum. Şervan’ın o kirli hatıraları zihnimin bir köşesinde pusuya yatmış bekliyordu. Birinin bana dokunacak olması, o anıları uyandırmasından korkutuyordu beni. Ardil’in temasları şimdiye kadar hep küçük ve mesafeliydi. Ya ona dokunduğumda onu kırarsam? Ya ben parçalara ayrılırsam?
"Krem vurmayalım," diye fısıldadım. Gözlerim dolmuştu.
"Olmaz, biliyorsun. O morluklar canını yakıyor." Duraksadı, sesini daha da alçalttı. "Sana o şekilde dokunmayacağım. Söz."
"Tamam," diyebildim sadece. Hızla odaya, banyoya sığındım.
Sıcak suyun altına girdiğimde omuzlarımdaki yükün biraz olsun hafiflemesini bekledim. Tek elimle zor da olsa Ardil gibi kokan, mentollü şampuanla saçlarımı yıkadım. Su, vücudumdan akıp giderken ruhumdaki kirleri de götürsün istedim.
Sıra vücuduma gelince, elimdeki lifle derimi kazırcasına, hıçkıra hıçkıra yıkandım. Sanki Şervan'ın izlerini tenimden ancak canımı yakarak söküp atabilirdim.
Çıktığımda aynadaki aksim bana acıyordu. Sırtımı dönüp baktığımda gördüğüm o kömür karası morluklar ile Ardil'in neden bu kadar öfkelendiğini şimdi daha iyi anlamamı sağlamıştı.
Siyah bir atlet giyip pijama üstümü elime aldım. Salona doğru parmak uçlarımda yürüdüm. Ardil kanepede, telefonuna gömülmüş bir haldeydi. Geldiğimi hissettiği an başını kaldırdı. Bakışları vücudumda gezinmedi; önce yeşillerime, sonra ıslak saçlarıma odaklandı. Kaşları çatıldı.
"Banyoda kurutma makinesi vardı."
"Görmedim. Hem önemli değil," dedim, omuzlarımı hafifçe düşürerek.
"Ayaklarında çorap yok."
"Üşümüyorum."
"Bekle," dedi ve ayağa kalktı. Odasına gidip bir çift kalın çorap ve saç havlusuyla döndü. Elime tutuştururken gözleri hala saçlarımdaki su damlalarındaydı. "Giy şunları. Saçını da havluyla olsun kurut."
Çorapları giymedim saçımın suyunu aldım. Kanepeye oturduğunda hala huzursuzdu. "Üstünü giyseydin," diye mırıldandı bakışlarını kaçırarak.
"Zor oluyor. Hem krem sürecektin ya..."
"Üşüyeceksin," dedi. Kelimeler ağzından dökülürken o sert adamın içindeki o ince sızıyı duydum.
Kremi alıp yanıma geldi. Havluyu bıraktım, sırtımı ona döndüm. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, yerinden çıkacak sanıyordum. "Şimdi sana dokunacağım," dedi, varlığını hissettirerek. "Korkma."
Sessizce başımı salladım. Parmakları önce saçlarımı topladı, nazikçe omzumun önüne bıraktı. Boynumun açıkta kalmasıyla tenim ürperdi. Atletimi yavaşça yukarı sıyırdı. Kremin o buz gibi soğukluğu sırtıma değdiği an yerimden irkildim.
"Ardil?"
"Buyur orman gülü."
"O... o eve gitmiştir. Beni arıyorlardır. Buraya da gelirler."
"Gelecek orman gülü," dedi, sesi buz kesti.
"Alır ki beni..."
Parmak ucuyla kremi morluklarımın üzerinde gezdiriyordu. Sanki o dokunuşla sadece yaralarımı değil, korkularımı da iyileştirmek istiyordu. "O anca başını alır," dedi. Sesindeki o mutlak güç, içimdeki ürpertiyi bir anlığına dindirdi. "Almayacak."
Duyduğum kelimeyle yanaklarımın yandığını hissettim ama sustum. "Nasıl olacak ki?"
"Çok basit olacak."
"Yarın düğün var. Herkes arkamdan yalan yanlış konuşacak şimdi."
"O düğün," dedi, elleri sırtımda duraksayarak. "Sen bugün buraya gelmeseydin de olmayacaktı."
Şaşkınlıkla ona dönmek istedim ama o eliyle beni durdurdu. "Nasıl?"
"Kaçıracaktım seni."
Nefesim kesildi. "Ne kaçırması?"
"Tekrarlamayı sevmiyorum."
"Cidden... Kaçıracak mıydın? Ama neden?"
Bakışlarını sırtımdan çekmediğini biliyordum. "Onu sevmiyorsun. Sana yaptıkları, yapacakları... Göz göre göre nasıl bıraksaydım o cehennemde seni?"
"Ben... ne diyeceğimi bilmiyorum."
Teşekkür etmek istiyordum ama kelimeler boğazıma diziliyordu. Bu adamın benim için her şeyi göze almış olması, zihnimdeki tüm taşları yerinden oynatmıştı.
"Bir şey deme," dedi ve atletimi aşağı indirdi. Teması kesildiğinde garip bir üşüme hissettim. "Pijama üstünü giyme, sana daha bol bir şey getireceğim. Elin için de doktor çağırdım, şu alçıyı çıkaracak."
Sözlerini bitirip önüme diz çöktü. Az önce elime tutuşturduğu o çorapları alıp titreyen ayaklarıma geçirmeye başladığında, içimde bir yerlerde ördüğüm o savunma duvarı çatırdamaya başladı. Şervan’ın ittiği, hırpaladığı, morarttığı bu bedenimi; Ardil şimdi bir bebeğe dokunur gibi sakınarak tutuyordu.
Daha fazla dayanamadım.
Bir hıçkırık, göğsümden yukarı tırmanıp boğazımda patladı. Önce ellerim titredi, sonra omuzlarım. Ardil’in başı hala aşağıdaydı, çorabımın kenarını düzeltiyordu ama o hıçkırığı duyduğu an duraksadı. O an, kontrolümü tamamen kaybettim.
Kendimi öne doğru bıraktım. Kollarımı, sanki tek dayanağım oymuş gibi boynuna doladım. Hıçkıra hıçkıra ağlarken yüzümü boyun çukuruna gömdüm. Teninden gelen koku, zihnimdeki bütün kötü sesleri bir anlığına susturdu.
Ardil önce kaskatı kesildi. Ellerinin iki yanına düştüğünü, yumruklarını sıktığını hissettim. Bu kadar yakınlık, bu kadar savunmasızlık onun dünyasına yabancıydı belki de. Dokunmaya kıyamıyor muydu yoksa bu yıkımı nasıl toparlayacağını mı bilmiyordu, anlayamadım.
"Ağlama," dedi. Sesi bir emir kadar sert ama bir fısıltı kadar çaresizdi.
Onu duymadım. Duyamazdım. Kaç gündür içimde biriken o zehirli korku, gözyaşlarımla akıp gitsin istedim. Sadece ağladım. Sanki ağladıkça bu kabus bitecekti.
Saniyeler geçti. Belki dakikalar...
Sonunda Ardil’in o ağır, iri elleri hareketlendi. Bir eli yavaşça sırtıma, tam da az önce krem sürdüğü o yaralı yere kondu. Canımı yakmaktan korkar gibi, tüy kadar hafif bir dokunuşla... Diğer eli ise ıslak saçlarımın arasına süzüldü. Avuç içini başıma yasladı, parmak uçlarıyla saçlarımı usul usul okşamaya başladı.
"Geçti," diye mırıldandığını duydum. Sadece "geçti".
Gözlerim artık yanıyor, nefesim düzensizleşiyordu. Ama bırakmadım onu. Başımı omuzuna daha çok yasladım. Ardil bir kaya gibi sabitti; ne geri çekildi ne de beni kendinden uzaklaştırdı. Sadece orada durdu ve bütün enkazımı omuzlarında taşıdı.