Ardil, bluzunu çekiştirerek arkasına bakmadan giden kızın ardından öylece baktı. Bakışları keskindi, yüzündeki her hat mermer gibi donmuştu. Dün akşam Karayel’in üzerinde, derenin kenarında geçirdiği o saatler bir bir zihninden geçti.
Beklemişti ama o orman gülü gelmemişti.
Çiftlikten mecburen ayrılmıştı, halletmesi gereken işler vardı ama aklı su kenarında asılı kalmıştı. Gözü sürekli telefondaki kamera görüntülerindeydi. Akşamın nasıl olduğunu, vaktin nasıl geçtiğini ancak ekrana baktığında anladı. Avşin oradaydı. Ama bu kez ayaklarını suya sokup şarkı söyleyen o kız değildi; korkuyla, can havliyle kaçıyordu.
Oraya nasıl vardığını hatırlamıyordu bile. Ardil, dile getirmese de ilk defa bir şeyden korktuğunu o an fark etmişti. İlk defa zevk dışında, insanın içini kemiren o tuhaf sızıyı hissetmişti.
Ona bir şey olması düşüncesi, Ardil’in yıllardır ördüğü o duvarları sarsmıştı.
Derin bir nefes aldı. Kaşlarını çatıp bakışlarını boşluktan çekti, mutfak tezgahının sert yüzeyine tutundu. Avuç içleri mermere baskı yapıyordu. Cebinden telefonunu çıkarıp Sinan’ı aradı.
"Buyur ağam."
"Doktor al gel," dedi Ardil. Sesi buz gibiydi, her kelimesi bir emir, her harfi bir hükümdü. "Avşin’in kolu kırıktır büyük ihtimalle. Ona göre hazırlıklı gelsin."
"Emredersiniz ağam, başka bir şey?"
Ardil bir an durdu. Gözü koridorun sonundaki kapalı odaya kaydı. O kapının ardında ki yaralı kızı düşündü. "Gelirken yanında küçük bir çekiç getir," dedi. Sesi şimdi daha alçaktı ama daha tehlikeliydi. "Bir de ağır olmayacak yemekler getir. Üç kişilik."
"Peki ağam."
Sinan telefonu kapattığında Ardil cihazı tezgaha bıraktı. Sesi titrememişti, kontrolü tamdı ama parmak uçlarındaki o karıncalanma bir türlü geçmiyordu. O şerefsizi bulacaktı.
Şervan... Avşin’e yaşattığı her acıyı, attığı her korku dolu çığlığı ona misliyle iade edecekti. Öyle kolay ölmeyecekti o herif. Önce ruhu, sonra bedeni parçalanacaktı.
Sadece o da değil, annesini de halledecekti. Kadın diye es geçmeyecekti. "Mahvedeceğim ikinizi de," diye mırıldandı kendi kendine. "Sana dokundukları için sizi yeryüzünden sileceğim orman gülü."
Mutfaktan çıktı. Adımları ağır ve sarsılmazdı. Salondaki kanepenin ucuna oturdu, dirseklerini dizlerine dayayıp telefonunu eline aldı. Birkaç belgeye baktıktan sonra sosyal medyada o ismi arattı: Şervan Korhan.
Yıllar öncesinden hatırlıyordu onu. Çelimsiz, silik, ezik bir tipti. Profilini bulduğunda ekranın ışığı Ardil’in keskin yüz hatlarını aydınlattı. Uzun uzun baktı fotoğraflara. Gezdiği lüks yerler, paylaştığı parti görüntüleri, Dubai’deki tatil kareleri...
"O her yerde gününü gün ederken sen onu bekledin demek," dedi dişlerinin arasından. Sesi bir bıçak sırtı gibi keskindi. "Ve geldiğinde sana dünyayı dar etti ha?"
Ardil, dünden hazırlattığı odayı hatırladı. Alt kattaki ses yalıtımlı, penceresiz, Şervan’a özel hazırlattığı işkence odasını düşündü. Dudakları şeytani bir şekilde yukarıya doğru kıvrıldı. O oda Şervan’ın son durağı olacaktı.
"Orman gülü... Avşin..."
Onu ilk gördüğü anı düşündü. O şarkıyı söylediği, sesinin rüzgara karıştığı o ilk saniye... Ardil o andan itibaren kızı hayatının merkezine koymuştu. Çocuk değildi, hissettiklerini inkar etmeyecekti.
Ardil her şeyi net görürdü. Avşin onun artık tek odağıydı. Kendisi de o merkezin etrafında dönen, kızı her türlü tehlikeden koruyan ama gerekirse dünyayı yakacak olan bir gardiyandı.
Gözlerini koridorun sonuna dikti. Ardil için hayat artık ikiye ayrılmıştı: Avşin'in canını yakanlar ve onların sonunu getirecek olan kendisi.
Telefonda Sinan’a kısa ve net bir mesaj attı. "Söylediğim ismi al gel. Kimsenin haberi olmayacak."
Mesajı gönderip telefonu kenara bıraktığı sırada, koridordan gelen hafif, ritmik bir ses duydu. Pıt pıt... Çıplak ayakların soğuk zemine vuruşu. Başını kaldırdı.
Avşin oradaydı.
Esmer teni, ıslak saçları ve korkuyla titreyen bakışlarıyla eşikte duruyordu. Ardil yerinden hafifçe doğrulduğunda, kızın omuzlarının refleksle kasıldığını, bakışlarını kaçırıp geri çekildiğini fark etti. Bu küçük hareket, Ardil’in göğsüne bir kurşun gibi oturdu. Yaşadığı travmanın derinliği, kızın her hücresine sinmişti.
Ardil’in bakışları Avşin’in ıslak saçlarına, sonra da çıplak ayaklarına takıldı. Tek bir şey düşündü, Üşüyecekti.
Ayağa kalktı, ağır adımlarla odaya gidip temiz bir havlu ve bir çift kalın çorap getirdi. Kıza yaklaştığında Avşin’in nefesini tuttuğunu gördü. Ardil mesafesini korudu, onun alanına izinsiz girmemek için kendini dizginledi. Havluyu ve çorapları uzattı.
Ardil, Avşin’in titreyen elleriyle havluyu tutmaya çalışmasını izledi. Tek eli sakattı; saçlarını kurulamak onun için aşılması imkansız bir dağ gibiydi.
Ardil’in içindeki o devasa istek, bir kez daha baş kaldırdı. O havluyu elinden almak, her bir saç telini incitmeden kurutmak ve o tellerin arasına parmaklarını gömmek istedi.
Bir de sırtındaki o yaralar vardı.
Krem sürerken her bir izi şefkatle öpme, o sızıyı kendi tenine mühürleme isteğine güç bela gem vurdu. Avşin’in ürkekliği, Ardil’in bu arzularının önündeki en kalın duvardı.
Ardil yere, kızın ayak ucuna çöktü. Hayatında ilk defa birinin önünde, kendi isteğiyle eğiliyordu. Avşin’in soğuktan morarmış ayaklarını avuçlarının arasına aldı. Getirdiği kalın çorapları yavaşça giydirmeye başladı.
O an, odanın sessizliğini boğan bir hıçkırık duyuldu.
Avşin’in hıçkırığıyla Ardil’in elleri duraksadı. "Canını mı yaktım?" diye geçirdi içinden, bir anlık bir korku nüksetti göğsünde. Ancak beklediği olmadı. Avşin, beklenmedik bir hamleyle Ardil’e doğru eğildi ve ona sarıldı.
Ardil olduğu yerde donup kaldı. Kollarını nereye koyacağını, bu kırılgan bedene nasıl karşılık vereceğini şaşırdı. Sonra elini yavaşça, sanki bir kuşun kanadına dokunur gibi kızın saçlarına attı.
"Ağlama," dedi Ardil. Sesi buz gibiydi ama derinlerinde bir yerlerde çatlıyordu. "Ağlama, geçti."
Geçmemişti. İkisi de biliyordu. Hiçbir zaman tamamen geçmeyecekti belki ama Ardil bu acıyı azaltacaktı. Ormanını ateşe verenin nefesini kesecekti.
Bir süre sonra Avşin yavaşça geri çekildi. Ardil, temas koptuğu anda elini hemen çekti; kıza bir milim bile fazla yük olmak istemiyordu. Avşin dudaklarını araladı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama dışarıdan gelen sert bir kapı sesi sözlerini kesti.
Avşin, bir elektrik akımına kapılmış gibi yerinden sıçradı. Korkuyla Ardil’in arkasına geçti, belini sıkıca tutundu.
"Geldi... Geldiler Ardil," diye fısıldadı sesi titreyerek.
Ardil, belindeki elin sıcaklığını ve o elin nasıl titrediğini hissetti. Elini kaldırıp, arkasından tutunan küçük elin üzerine koydu. Onu yavaşça önünden çıkardı ve yüzünü kendine çevirdi. Avuçlarını kızın ıslak yanaklarına yerleştirdi.
"Korkma," dedi, gözlerinin içine doğrudan bakarak. "Adamlarımdan biri. Ben çağırdım. Doktor gelecekti ya, onlardır. Yanındayım."
Ardil’in sesi o kadar emindi ki, Avşin’in titremesi bir anlığına duraksadı. Gardiyan, nöbetini tutuyordu. Ve kapının ardındaki her kimse, Ardil’in onayını almadan o eşikten geçemezdi.
Ardil, dolaptan getirdiği bol, siyah tişörtlerinden birini Avşin’in üzerine yavaşça geçirdi. Avşin, annesini takip eden ürkek bir ördek yavrusu gibi Ardil’in peşini bir saniye bile bırakmıyordu.
Kapıya yöneldiklerinde, Ardil’in kazağının ucunu parmaklarının arasına sıkıştırmış, onun geniş gövdesine saklanmıştı.
İçindeki korku dinmiyordu. Gelenin Şervan olma ihtimali, her nefesinde göğsünü sıkıştırıyordu.
Kapı açıldı. İçeriye üç kişi girdi. Sinan, yanında doktor ve Ardil’in özel olarak istediği o adamla birlikteydi. Sinan’ın elindeki çekiç, gecenin karanlığında soğuk bir metal parıltısı saçıyordu.
"İçeriye."
Ardil’in sesi ruhsuzdu. Yüzündeki ifadeyi bir maske gibi takınmış, duygularını derinlere gömmüştü. Sinan ve diğerleri içeri adım attıklarında, Ardil’in arkasına gizlenmiş o küçük bedeni fark ettiler. Tek eli alçıda, saçları hala nemli, bakışları yerde bir kız...
Kimse "Bu kim?" demedi. Kimse bu sessizliğin ortasında yanlış bir soru sorup son nefesini istemedi.
Ardil, Avşin’i ikili koltuğa yönlendirdi. Yanına oturduğunda, aradaki mesafeyi yok sayan bir yakınlıktaydı. "Eli çatlamıştı. Ama zorladı. Kırık olabilir," dedi doktoru işaret ederek.
Doktor yaklaştığında Avşin’in omuzları sarsıldı. Hızla Ardil’e doğru kaydı, sağlam eliyle onun koluna sıkıca tutundu. Yabancı birinin, Ardil dışındaki herhangi birinin ona dokunacak olması düşüncesi bile nefesini kesiyordu.
Ardil, kızın kolundaki parmaklarının ne kadar gerildiğini hissetti. Bakışlarını doktordan çekmeden, "Korkma," dedi. "Sadece eline bakacak. En ufak rahatsız edici temasında... onun sonu olur."
Doktorun yutkunma sesi sessizlikte yankılandı. Avşin başını kaldırıp Ardil’in o güven veren, fırtınalı mavilerine baktı. O gözlerde gördüğü mutlak koruma, titremesini biraz olsun dindirdi. Başını hafifçe sallayıp elini doktora doğru uzattı.
"Gereksiz ve uzun temas olmayacak. Anladın mı?"
Ardil’in alttan sikerim seni mesajı, doktorun ellerini titretmeye yetti. "Evet efendim, anladım."
Makas alçıyı keserken çıkan ses, Avşin’in her seferinde gözlerini yummasına neden oluyordu. Kırılmamıştı ama çatlak, zorlandığı için ödem yapmıştı. Doktor hızlıca yeni alçıyı yaptı. İşini bitirdiğinde gerginlikten biriken alnındaki terleri sildi. Saat gece ikiye geliyordu.
"Başka bir şey yoksa... gidebilir miyim?" diye sordu doktor, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Gidemezsin," dedi Ardil, bakışlarını hala Avşin’in yeni sarılan elinden ayırmadan. "İşimiz var."
Ardından Avşin’e döndü. Bakışları yumuşamadı ama sesindeki o sert tını, sadece ona özel bir ton kazandı. "Gelir misin?"
Avşin neyi kastettiğini, nereye gideceklerini sormadı. Sormaya dermanı da yoktu. Ardil’in peşinden mutfağa doğru yürürken, ayakları geri geri gitse de kalbi onun adımlarını izliyordu. Ardil, ahşap sandalyelerden birini çekti. Sert bir hareket değildi. Bakışlarıyla oturmasını işaret etti.
Avşin, üzerine büyük gelen siyah tişörtün içinde kaybolmuş gibiydi. Sandalyeye sindi. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi; biri sağlam, diğeri bembeyaz bir sargının esiri.
"Şimdi orman gülü..." Ardil masaya yaslandı. Gövdesi, küçük mutfağı dolduruyordu. "Seninle çok önemli bir konu konuşacağız."
Avşin’in dudakları titredi. "Ne... ne konuşacağız Ardil?"
Ardil, bakışlarını kızın yüzünde gezdirdi. Her bir ayrıntıyı, korkunun izlerini, kurumuş gözyaşı lekelerini tek tek ezberler gibiydi.
"Sen gelmeseydin," dedi sesi buz gibi bir netlikle. "Yarın ben gelecektim. O eve girecektim ve senin o şerefsizle evlenmene izin vermeyecektim."
Avşin yutkundu. "Evet," diye fısıldadı sadece.
"Şimdi o düğün olmayacak. Millet konuşacak, arkandan laf edecek. O adamın icabına ben bakacağım, seni asla alamayacak."
Avşin’in kafası karışmıştı. Ardil’in korumacı duvarlarının arkasında sakladığı asıl niyetin ne olduğunu kestiremiyordu. Parmakları tişörtünün ucunu sıktı. "Anlamıyorum... Sen bir şey mi demek istiyorsun?"
"Evet orman gülü. Ben..." Ardil duraksadı. Ama bu zayıflıktan değil, kelimeleri birer mermi gibi seçtiğindendi.
"Onunla mı ilgili?" diye sordu Avşin, sesi bir teli kopmak üzere olan keman gibi inceydi.
"Hayır, o şerefsizle ilgili değil." Ardil yerinden kalktı. Adımları ağır ama sarsılmazdı. Avşin’in tam önünde durdu. Eğilip iki elini sandalyenin kenarlarına koyarak kızı kendi dünyasına hapsetti. "İçerideki kim biliyor musun?"
Avşin başını hafifçe kaldırdı. Ardil’in yüzü şimdi çok yakındı. "Hayır. Doktor hariç bilmiyorum. Onlar kötü mü?"
"Değil," dedi Ardil. "Olsa bile, sana parmakları dahi değmez. Onlardan biri sağ kolum Sinan. Diğeri ise..."
Gözlerini Avşin’in ürkek yeşillerine kenetledi. "Diğeri ise imam."
Avşin’in nefesi boğazında düğümlendi. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı. "İmam mı? Neden?"
Ardil, elini kaldırıp Avşin’in yanağındaki bir saç telini yavaşça kulağının arkasına itti. Parmak uçları kızın tenine değdiğinde, ikisi de o sarsıntıyı hissetti.
"Çünkü," dedi Ardil, sesi artık bir emir kadar kesin, bir mühür kadar ağırdı. "Bu gece bizim nikahımız kıyılacak."
DÜZENLEMEDEN ATILDI