Gözlerim yanıyordu. Tüm gece kapının arkasında tetikte durmuştum. Kapıyı kilitlememe rağmen gelir korkusuyla kapının arkasında oturup, dizlerimi karnıma çekmiş halde öylece sabaha kadar beklemiştim.
Sırtım soğuk tahtaya yaslıydı ama ben vücudumdaki o titremeyi bir türlü durduramıyordum. Tenim kirlenmiş gibi hissediyordum; o banyoda ne kadar yıkansam da o histen kurtulamayacağımı biliyordum.
Odadan çıkmak istemiyordum. O avluya inmek, kahvaltı sofrasında onunla aynı havayı solumak ölüm gibi geliyordu. Ama çıkmazsam Ayten Ana kapıya dayanır, neden gelmediğimi sorardı. Kendi sessizliğime, kendi mahkumiyetime bürünüp üzerimi giyindim. En kapalı elbiselerimden birini seçtim, boynumdaki o hayali izleri gizlemek istercesine yakasını iyice yukarı çektim.
Merdivenlerden inerken ayaklarım geri geri gidiyordu. Avludan gelen sesler, tabak çanak gürültüsü, Kerim Amca’nın gür sesi... Sofraya yaklaştığımda Şervan’ı gördüm. Hiçbir şey olmamış gibi babasıyla şakalaşıyor, kahvaltısını ediyordu. Beni görünce bakışları bir an duraksadı. O alaycı, küçümseyen ifadesi yine oradaydı. Sanki gece o iğrençliği yapan o değilmiş gibi, gayet rahat bir tavırla ekmeğinden bir parça kopardı.
"Günaydın kızım."
Kerim Baba'nın sesiyle bakışlarımı Şervan’dan hızla çektim. Sesim boğazıma kaçmış gibiydi, zar zor duyulan bir "Günaydın" döküldü dudaklarımdan. Sofrada ondan mümkün olduğunca uzağa, masanın en ucundaki sandalyeye doğru yöneldim. Tam sandalyeyi çekmiştim ki Kerim Baba'nın neşeli ama ödün vermeyen sesi avluda çınladı.
"Oraya değil Avşin, gel buraya. Nişanlının yanına otur."
Olduğum yerde çakılı kaldım. Sandalyenin kenarını öyle bir sıktım ki parmak uçlarımın beyazladığını hissettim. Korku bir yılan gibi mideme dolandı. İstemiyordum; onun yanında, yakınında, o kirli nefesinin erişebileceği hiçbir yerde olmak istemiyordum. Ayten Ana da hemen atıldı arkadan, yüzünde o yapmacık gülümsemesiyle.
"Hadi geç otur beyinin yanına. Bak Şervan da seni bekliyordu zaten değil mi oğlum?"
Şervan başını tabağından kaldırmadan hafifçe sırıttı. O gülüşteki karanlığı bir tek ben görüyordum. "Tabii ana," dedi sesi buz gibi bir rahatlıkla. "Bekliyordum gelmesini. Gel otur Avşin, yabancı mıyız?"
Mecburdum. Kerim Baba'nın o beklenti dolu bakışları üzerimdeyken itiraz etme şansım yoktu. Ayaklarım sanki birbirine dolanıyordu. Her adımda kalbim daha hızlı çarptı. Şervan’ın hemen yanındaki boş sandalyeye oturduğumda, tenime değen o görünmez duvarı tekrar hissettim. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe bile beni nefessiz bırakmaya yetiyordu.
Omuzlarım çökmüştü, başımı önümdeki tabağa sabitledim. Şervan sanki mahsus yapıyormuş gibi kolunu sandalyemin arkasına attı. Dokunmadı ama eli saçlarımın hemen arkasındaydı. O iğrenç kokusu burnuma dolduğunda midemin bulandığını hissettim. Ekmeğe uzanmaya bile cesaretim yoktu.
"Eee, anlat bakalım Avşin," dedi Şervan, sesi fazla yumuşak ve yapaydı. "Yedi yıl nasıl geçti bensiz? Çok mu özledin?"
Masadakiler bu soruyu masum bir özlem ifadesi sanıp gülümsediler. Oysa ben o sesin altındaki alayı, dün geceki o tacizkar tınıyı çok iyi tanıyordum. Cevap veremedim, sadece ellerimle oynamaya devam ettim.
Kerim Baba ise durumdan memnun, "Özlemez olur mu oğlum, gözü hep yollardaydı," diyerek ateşe körükle gitti. Şervan’ın kolunu sandalyemin arkasında biraz daha yaklaştırdığını hissettiğimde, bütün vücudum kaskatı kesildi.
"Büyümüş baya," dedi Şervan, sesinde iğneleyici bir ton vardı. Bakışlarını yüzümden çekip babasına döndü. "Ben gittiğimde çelimsiz bir şeydi, daha çok erkek fatmaya benziyordu."
Kerim Baba neşeli bir kahkaha attı. "Güzeldir Avşin, tam sana layık bir hanım oldu."
Şervan hiçbir şey demedi ama o an elini sandalyemin arkasından çekip, masanın altından kimsenin göremeyeceği bir şekilde dizimin hemen üstüne, bacağıma koydu. Avucu kumaşın üzerinden tenime değdiği an yerimden sıçrayacak gibi oldum ama kendimi zor tuttum.
Parmaklarını bacağıma sıkıca bastırınca mideme vuran o keskin bulantıyla kaskatı kesildim. Titremem durmuyordu. Masada herkes kendi halinde bir şeyler yerken, ben bu adamın eli altında eziliyordum.
Beni sevmediğini, benden nefret ettiğini biliyordum. Bu dokunuş bir sevgi göstergesi değil, bir gövde gösterisiydi. "Buradayım ve senin üzerinde her türlü hakkım var," demenin en iğrenç yoluydu.
Çaresizdim; o elini oradan çekemezdim, bağıramazdım. Sırf benden üstün olduğunu, beni istediği gibi kontrol edebileceğini göstermek için yapıyordu bunu. Boğazımdaki düğüm büyüdükçe büyüdü, tabağımdaki zeytinlere öylece bakarken gözlerimin dolmaması için kendimi sıktım.
Şervan ise hiçbir şey yokmuş gibi diğer eliyle çatalını tutuyor, iştahla kahvaltısını etmeye devam ediyordu.
Kerim Baba, keyifle çayından bir yudum alıp sırtını arkasına yasladı. "Eee madem oğlumuz geldi, hasret bitti, o zaman hazırlıklara hız verelim hanım," dedi Ayten Ana'ya bakarak. "Nişan, düğün ne yapalım oğlum? Sizin fikriniz nedir?"
Şervan'ın dizimdeki parmakları biraz daha sıkılaştı, canımı yakıyordu ama bir tepki vermeme bile izin vermiyordu. "Baba..." dedim titreyen bir sesle, cılız bir itiraz yükseltmeye çalışarak.
"İstemiyorum deme Avşin, çocuk oyuncağı değil bu," diyerek sözümü kesti Kerim Baba. "Vakit geldi de geçiyor bile."
Benim konuşmama fırsat kalmadan Şervan araya girdi. Sesi o kadar kendinden emin ve o kadar soğuktu ki, sanki benim hayatım hakkında değil de sıradan bir iş anlaşması hakkında konuşuyordu.
"Hayır baba, onu demeyecekti," dedi Şervan, yüzünde o iğrenç, sahte gülümsemeyle. Bakışlarını bana çevirdi ama gözleri hâlâ buz gibiydi. "Nişanla vakit kaybetmeyelim diyorum. Yedi yıl ayrı kaldık zaten, formalitelere gerek yok. Bir haftaya düğünü yapalım, yeterli."
Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bir hafta... Sadece yedi gün sonra bu canavarla aynı odaya, aynı hayata hapsolacaktım. Ayten Ana ellerini sevinçle birbirine vurdu. "Hay ağzın bal yesin oğlum! En doğrusu bu, hemen hazırlıklara başlayalım o zaman!"
Şervan’ın bacağımdaki eli yavaşça gevşedi, parmak uçlarını kumaşın üzerinde alay eder gibi gezdirdi. Masadaki o sahte neşe, kulaklarımda uğuldayan bir gürültüye dönüştü. "Hayırlı olsun o zaman," dedi Kerim Baba.
Şervan’ın bacağımdaki eli hâlâ oradaydı, geri çekmemişti. Hatta daha da arsızca, parmak uçlarını yavaş yavaş diz kapağımın üzerine doğru kaydırdı. Ben kendimi ağlamamak için sıkarken, o sanki çok sıradan bir şeyden bahseder gibi babasına döndü.
"Hazırlık falan yaparız, o kolay da," dedi Şervan, bakışlarını tabağından ayırıp Kerim Baba'ya dikti. "Benim bir şartım var."
"Nedir oğlum?" dedi Kerim Baba merakla.
Şervan'ın bacağımda gezinen eli bir anlığına durdu, sonra baskısını arttırdı. Ben ise nefesimi tutmuş, bu sefer neyle vuracak diye bekliyordum.
"Resmi nikah olmayacak," dedi Şervan, sesi buz gibiydi. "Sadece imam nikahı yeterli. Öyle kağıt kürek işleriyle uğraşamam ben."
Sofraya bir anlık sessizlik çöktü. Kerim Baba'nın kaşları çatıldı, elindeki çay bardağını masaya bıraktı. "O nasıl iştir oğlum?" dedi sesi sertleşerek. "Resmi nikahsız düğün mü olur? Kızın hakkı ne olacak? Yarın öbür gün bir şey olsa, elinde ne kalacak bu sabinin?"
Şervan alaycı bir şekilde güldü, dizimdeki elini nihayet çekti ama bu sefer kolunu sandalyemin arkasına öyle bir attı ki, gölgesi tamamen üzerime düştü. "Hakkı falan yok baba," dedi kestirip atarak. "Bu evde kaldığı sürece zaten her şeyi var. Gerisi fasa fiso. İmam nikahını kıyarız, biter gider. İşine gelirse..."
Son cümlesini söylerken başını bana doğru eğmişti. Bakışlarındaki o 'sen zaten buna değmezsin' ifadesi canımı fiziksel bir acıdan daha çok yaktı. Kerim Baba tam itiraz edecekken Ayten Ana araya girdi, ortamı yumuşatmaya çalışarak. "Aman bey, oğlan gelmiş kaç sene sonra, ağzımızın tadı bozulmasın. Kendi aralarında hallederler belki sonra, hele bir düğünü yapalım da..."
Midem aniden ağzıma geldi. Dünden beri içimde biriken o korku, o iğrenme ve Şervan'ın pervasız dokunuşları bir anda boğazıma dizildi. Şervan'ın dibimdeki varlığını ve masadakilerin o umursamaz tavrını daha fazla kaldıramadım. Kimsenin ne dediğine bakmadan, hızla yerimden fırladım.
"Avşin? Nereye kızım?" Kerim Baba'nın şaşkın sesini arkamda bırakarak mutfağın yanındaki lavaboya koştum.
Kapıyı arkamdan kapatıp kilitlediğim an kendimi klozete doğru attım. Dünden beri mideme tek bir lokma girmediği için sadece safra çıkarıyordum. Midemdeki o boş kasılmalar bütün vücudumu sarsıyor, her öğürmede gözlerimden yaşlar boşalıyordu.
Bana dokunuşunu, bacağımdaki o baskısını, 'işine gelirse' deyişini düşündükçe daha çok kasılıyordum. Midem boş olduğu için sadece acı bir su geliyor, bu da göğüs kafesimi yırtarcasına ağrıtıyordu.
Yüzümü soğuk suya tutup aynaya baktığımda, kendimden tiksindim. O sofrada, herkesin gözü önünde uğradığım o sessiz tacize ses çıkaramıyor olmak, bir mal gibi pazarlığa dahil edilmek beni bitirmişti.
Kapı aniden, sertçe çalınınca yerimden irkildim. Kalbim ağzımda, aynadaki aksime bakakaldım. "Kapıyı aç," dedi Şervan. Sesi kapının arkasından bile emredici ve boğucuydu.
Ne yapacağımı şaşırdım. Ellerim titreyerek musluğu kapattım ama kapıya gitmeye ayaklarım varmıyordu. Şervan beklemeye alışık biri değildi; kapıya üst üste, daha şiddetli vurmaya başladı. O koca konağın taş duvarlarında yankılanıyordu vuruşları.
Tam o sırada Kerim Baba'nın sesini duydum avludan. "Bir şey mi oldu oğlum? Niye açmıyor bu kız kapıyı?"
Babasına bir açıklama yapmak zorunda kalmamak, içeride bayıldığımı sanmalarına engel olmak için mecburen kilidi çevirdim. Kapıyı aralar aralamaz Şervan içeriye doğru bir adım attı. Gözlerinin içi nefretle parlıyordu. Beni o küçücük lavaboda köşeye sıkıştırdı.
"İyi misin?" diye sordu yüksek sesle, dışarıdakilerin duyabileceği bir tonda. "Yediğin bir şey mi dokundu yoksa?"
Yalandan sorduğu bu soruların altındaki o buz gibi imaları sadece biz biliyorduk. Gözlerimin içine bakarken dudaklarında o alaycı, çarpık gülümseme belirdi. Boğazım düğüm düğümdü.
Zar zor, "İyiyim..." diyebildim ağzımın içinden.
Şervan, babasının uzaklaştığından emin olduğu an, yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştı ki sıcak nefesi ıslak tenime çarptı. Ailesinin duymayacağı, sadece benim ruhumu titretecek o kısık, zehirli sesiyle konuştu.
"Kes sesini. Tek bir kelimeni bile duymak istemiyorum. Çık dışarı ve o sofraya geri dön."
Ne tuhaftı... Daha iki gün önce dere kenarında gördüğüm o adam, Ardil, ben susarken sesim çıksın diye ne yapmıştı. Bakışları sertti belki ama canımı yakmamıştı. Oysa şimdi, yedi yıldır evinde büyüdüğüm, 'ailem' dediğim insanların oğlu, sesim çıksın değil, tamamen kesilsin diye her yolu deniyordu. Biri beni uyandırmaya çalışırken, diğeri diri diri toprağa gömüyordu.
Şervan yanımdan sıyrılıp lavabodan çıkarken, omuz omuza çarpıştık. Bilerek yapmıştı. Orada kalmadan masaya tekrar oturdum iyi olduğumu görünce devam ettirler.
Sandalyeme tekrar oturduğumda, Şervan çoktan ailesiyle koyu bir sohbete dalmıştı bile. Ben ise orada görünmez bir hayalet gibi, önümdeki tabağa boş boş bakıyordum. Dokunmadığım ekmek dilimi, soğuyan çayım... Her şey anlamını yitirmişti.
"Evet, biz de öyle duyduk," dedi Kerim Baba, sesini biraz yükselterek. Bakışlarımı gayriihtiyari ona çevirdim. Yüzündeki o babacan ifade yerini tedirgin bir ciddiyete bırakmıştı.
"Manyak adamın buralarda ne işi var?" diye sordu Şervan.
"Bilmiyor kimse ama bayadır buralardaymış. Dikkat et oğlum, ıssız yerlerde fazla dolaşma," diye ekledi Kerim Baba.
Şervan hafifçe sırıttı, kendine olan aşırı güveniyle arkasına yaslandı. "Baba sen de... Çocuk değilim ben. Kimden korkacağım?"
"Sen çocuk değilsin ama karşındaki adam deli, hasta, psikopatın biri. En son ne yaptığını biliyorsun," dedi Kerim Baba, sesiyle uyarısını perçinleyerek.
Şervan bir an duraksadı, elindeki çatalı tabağının kenarına vurdu. "Ne yaptı baba? Hani bayadır yokum ya buralarda, olayları kaçırmışım."
Kerim Baba masaya doğru eğildi, sesi bir fısıltı kadar alçaldı ."Bir adamın sol elini kesip küçük bir çocuğa hediye etmiş. Hasta herif. Kanı bozukların soyundan geliyor zaten."
Ayten Ana elini göğsüne götürüp korkuyla irkildi. "Kimden bahsediyordun bey? İçime fenalık geldi."
"Mirşad Şahman'dan," dedi Kerim Baba. "O Şahmanların delisinden."
"Aman!" dedi Ayten Ana dehşetle. "O deli buraya mı gelmiş? Yıllardır sesi soluğu çıkmıyordu, ırak olsun bizden."
"Gelmiş ya... Çarşıda görmüşler. Siyah atının üzerinde, o ürkütücü bakışlarıyla yine buraları karıştırmaya niyetli belli ki."
Şervan, babasının anlattıklarını dinlerken alaycı bir şekilde güldü. "Masal anlatıyorlar baba, millet abartmayı sever. Kimse o kadarını yapmaya cesaret edemez buralarda."
"Sen öyle san oğlum," dedi Kerim Baba ciddiyetle. "O Şahmanlar ne töre tanır ne kural. Hele Mirşad... O, bu toprakların hem laneti hem celladıdır."