▶İlmiğin İlk Halkası◀

1902 Words
Çaresizlik bir urgan gibi boynuma dolanmıştı. Son yedi senedir, evlilik fikri zihnime sanki kızgın bir demirle kazınmıştı. Bu konakta nefes aldığım her an, "Vakti gelince Şervan’la evleneceksin," cümlesini duymak beni içten içe korkutuyordu. Ama o zamanlar bu korku belirsizdi; tanımadığım birine, hiç bilmediğim bir hayata duyulan o çocuksu çekinceydi sadece. Şimdi ise her şey daha korkunçtu. Çünkü artık Şervan’ın nasıl biri olduğunu biliyordum. Karşımda tanımadığım bir yabancı değil, ruhumu adım adım çiğneyecek bir cellat vardı. Düğüne sadece üç gün kalmıştı. Konakta sanki bir bayram havası vardı ama benim için bu, geri sayımı başlayan bir infazdan farksızdı. Hazırlıklar son hız devam ediyordu; salon tutulmuş, davetiyeler çoktan dağıtılmıştı. Ayten Ana her şeyi kendi zevkine göre hallediyordu. Gelinliği o seçmiş, kuaförü o ayarlamıştı. Ben ise tüm bu tantanayı sanki başka birinin hayatını izliyormuş gibi uzaktan seyrediyordum. Ne seçilen kumaş umurumda ne de takılacak takılar... Sanki o gelinliği giyecek olan ben değildim. Hiçbir şeye elimi sürmek gelmiyordu içimden. Son dört gündür boğazımdan iki lokma ya geçti ya geçmedi. Yemek masasına oturmamak için binbir türlü bahane uyduruyordum. Onlar ise bu halimi "düğün stresi" deyip geçiyorlardı. Bu durum işime geliyordu, en azından kimse neden eriyip bittiğimi sorgulamıyordu. Şervan ise her fırsatta varlığını hissettiriyordu. Yanımdan geçerken omzuma dokunması, saçımın ucuna elinin değmesi bile bende kusma isteği uyandırıyordu. O her dokunduğunda kendimi banyoya kilitliyor, saatlerce suyun altında kalıyordum. Tenimi, sanki o kirli izleri söküp atabilirmişim gibi canımı yakana kadar ovuyordum ama o iğrenme hissi bir türlü geçmiyordu. Bugün ise alışveriş için çarşıdaydık. Kuyumcuya girerken ayaklarım geri geri gidiyordu. Yüzükler ve altınlar alınacaktı. Ayten Ana, Şervan ve ben... Ayten Ana, bizi güya yalnız bırakmak için birkaç adım önden yürüyordu ama onun bu "iyiliği" benim için en büyük işkenceydi. Dükkanın içindeki o sarı, parlak ışıklar gözümü alıyordu. Vitrinler dolusu altın, sanki benim özgürlüğümün bedeli gibi dizilmişti oraya. Kuyumcu tezgahın üzerine bir sürü tepsi çıkardı. "Bu yüzükler nasıl çocuklar? Bakın bunlar en yeni modeller," dedi Ayten Ana, gözleri parlayarak. Şervan’la birlikte tepsilere baktık. Çoğu kalın, ağır, gösterişli alyanslardı. Benim gözüm ise kıyıda köşede kalmış, incecik, zarif bir halkaya takıldı. O an Şervan’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Daha ne olduğunu anlamadan elini belime attı ve beni kendine doğru çekti. İrkildim, kendimi geri çekmeye çalıştım ama parmaklarını belime öyle bir doladı ki, kaçacak yer bırakmadı. Canımı acıtacak kadar sıkıyordu. Çaresizce Ayten Ana’ya baktım. Göz göze geldik, o an gözlerimdeki o sessiz çığlığı gördüğünden emindim. Ama o, hiçbir şey olmamış gibi başını öteki tarafa çevirdi. Kendi oğlunun bu zorbalığını görmezden gelmeyi seçti. "Avşin kalın olanı beğendi, onu alalım," dedi Şervan, sesi neşeli ve emrediciydi. Bana sormamıştı bile. Zaten neyi beğenip beğenmediğimin hiçbir önemi yoktu. O kalın altın halka, parmağıma takılacak bir yüzük değil, boynuma geçirilecek o urganın ilk ilmiğiydi sanki. Kuyumcu yüzüğü paketlerken Şervan kulağıma doğru eğildi, o sıcak ve kirli nefesini yine hissettim. "İtiraz etme," diye fısıldadı sadece benim duyabileceğim bir sesle. "Gülümse biraz, millet mutlu sanıyor seni." Zoraki bir tebessüm yerleştirmeye çalıştım dudaklarıma ama içimdeki yangın yüzüme vuran o sahte ışıktan çok daha büyüktü. Kuyumcudan çıkınca Ayten Ana ikimize şöyle bir baktı. Nereye gittiğimizi bile sormadan peşlerine takıldım. Ayaklarım yere basmıyor, sanki boşlukta yürüyordum. Ayten Ana aniden durunca ben de durup etrafıma bakındım. Çarşının bu kısmı giyim mağazalarıyla doluydu. Ayten Ana ikimize bakıp, "Hadi siz şurada işlerinizi halledin, ben de şu karşıda tanıdık birini gördüm, bir selam vereyim," dedi. Gösterdiği yer, vitrini dantelli çamaşırlarla süslenmiş büyük bir kadın iç giyim mağazasıydı. Anında başımı sallayıp geri adım attım. "Ana, ikimiz gidelim, ayıptır," diye fısıldadım, sesimdeki korkuyu gizleyemeyerek. "Sus kız, ne ayıbı? Kocan olacak o senin, yabancı mı? Geçin işinizi halledin, her şeyi ben mi seçeceğim?" diyerek ağzımı açıp itiraz etmeme izin vermeden hızlı adımlarla uzaklaştı. Olduğum yerde çakılı kaldım. Şervan aniden elimi tuttu. Dışarıdan bakan biri, el ele tutuşan mutlu bir çift olduğumuzu sanabilirdi ama o, elimi tutmak yerine kırmak istercesine sıkıyordu. Parmak kemiklerimin birbirine geçtiğini hissettim. O kadar canım yanıyordu ki, gözlerimden bir iki damlanın süzülmesine mani olamadım. "Hadi," dedi Şervan, yüzünde o mide bulandırıcı gülümsemeyle. "Bunun için sabırsızlanıyordum." "Ben alayım... Yorulma sen, dışarıda bekle," dedim, çaresizce dudaklarımdan döküldü kelimeler. Onun o sapkın zihniyle, o dükkanın loş ışıkları altında yalnız kalmak istemiyordum. "Kes sesini! Yanımda nefes alışını bile duymak istemiyorum, yürü," diyerek sıktığı elimden beni çekercesine içeriye sürükledi. İçerisi beklediğimden daha tenhaydı, sadece birkaç tezgahtar kız vardı ve bizi görünce hafifçe gülümseyip geri çekildiler. Şervan sanki çok sıradan bir dükkan geziyormuş gibi rahat adımlarla askıların arasında dolaşmaya başladı. Gözleri arsızca etraftaki dantellerin, satenlerin üzerinde geziniyordu. Bir süre sonra durdu, elini askıdaki kıpkırmızı, dantelli bir jartiyere attı. Kumaşı parmaklarının arasında ezerken yüzünde karanlık bir ifade belirdi. "Bunu giyen bir kız arkadaşım vardı İstanbul'da," dedi, sanki çok övünülecek bir şey anlatıyormuş gibi. "Ah... Nasıl da azmıştım onu ilk gördüğümde. Sabaha kadar üstünden çıkarmadan siktim onu. Kan ter içinde kalmıştı." Duyduğum kelimeler karşısında yerin dibine girmek istedim. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Yanımızdaki tezgahtar kızların duyup duymadığını kontrol etmek için etrafa bakındım ama Şervan'ın umurunda bile değildi. Beni aşağılamak, küçültmek onun için bir zevkti. Jartiyeri askısıyla birlikte bana doğru uzattı, bakışları yüzümde değil, vücudumun hatlarında geziniyordu. "Sana da alalım bundan. Bakalım o kızdaki gibi duracak mı üstünde? Gerçi sende o potansiyel var mı, göreceğiz." Elim ayağım buz kesti. "İstemiyorum," diye mırıldandım başımı önüme eğerek. "Lütfen, almayalım." Şervan bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Boşta kalan eliyle çenemi sertçe kavrayıp yüzümü kendine çevirdi. Gözlerindeki o iğrenç pırıltıyı gördüğümde midem kasıldı. "Neyi isteyip istemediğini sormadım sana Avşin. Benim evimde, benim yatağımda ne giyeceğine ben karar veririm. Anladın mı?" Cevap veremedim, sadece gözlerimden süzülen yaşlar çenemi tutan parmaklarının üzerine düştü. O ise sanki bu acıdan besleniyormuş gibi daha çok sırıttı. Seçtiği o kırmızı jartiyeri hızla poşete atıp bu sefer sadece iplerden ibaret olan başka bir parçanın yanına gitti. Elimi hala pençe gibi sıkıyordu, parmaklarım uyuşmaya başlamıştı. "Bunu da alalım. İlk gece bunu giyeceksin," dedi, sesi zehir gibi akıyordu. "Madem babam seninle zorla evlendiriyor beni, o zaman zevk vermek zorundasın. Seni sabaha kadar içinde sertçe sikeceğim. Acıdan çığlık atarsan da ağzına bunu tıkarım, şu ufak ağzına tam sığar... Düşündükçe bile sikim kalkıyor." Korkunçtu... Her kelimesi ruhumu parça parça ediyordu. Bana nasıl tecavüz edeceğini, beni nasıl aşağılayacağını gülerek anlatıyordu. Elindeki o iplik yığınlarını alıp dükkanın arka tarafındaki kabinlere yönelince gözlerim karardı. "Dayanamayacağım, şunu şimdi üzerinde göreceğim, dene," diyerek beni kabinin içine doğru savurdu. Şok ve dehşetle elimdeki kumaş parçalarına baktım. Kaçmalıydım. Bu adamın elinden kurtulup gitmeliydim; dışarısı ne kadar tehlikeli olursa olsun, onun yanında olmaktan daha korkunç değildi. Dışarıdan gelen ağır ayak seslerinin uzaklaştığını duydum. Kabinin kapısını milim milim aralayıp dışarıya baktım. Şervan'ın sırtı dönüktü. O anki korkuyla karışık cesaretle kabinden çıktım. Ayaklarımın ucuna basarak, nefesimi bile tutarak kapıya doğru yöneldim. Her adımda kalbim boğazımda atıyordu. Mağazadan kendimi nasıl dışarı attığımı bilemedim. Nereye gittiğime bakmadan, sadece o sesten, iğrenç sözlerinden kaçmak istiyordum. Elimin ağrısı bile umurumda değildi artık, içimdeki sızı o kadar büyüktü ki fiziksel hiçbir acıyı hissetmiyordum. Çarşının kalabalığından hızla sıyrılıp daha dar, daha tenha sokaklara girdim. Yarım saat boyunca durmadan yürüdüm. Telefonum çantamda sürekli titriyordu. Şervan mıydı, Ayten Ana mıydı bilmiyordum, bakmaya dahi tahammülüm yoktu. Telefonu çıkarıp ellerim titreyerek uçak moduna aldım. Artık kimsenin bana ulaşmasını istemiyordum. Issızlaşan taş sokaklarda ilerlerken o iğrenç izlenme hissi yine yakama yapıştı. Sanki her köşe başından Şervan çıkacakmış, her gölge onun eliymiş gibi geliyordu. Hala yürürken korkuyla arkama dönüp bakmak istedim. Tam o esnada sert bir şeye, daha doğrusu birine çarptım. Dengemi kaybetmemle birlikte şiddetle yere kapaklanmam bir oldu. Şervan'ın az önce sıktığı, sızlayan elim büyük bir taşa çarpınca ağzımdan acı dolu bir nida kaçtı. "Ah! Allah kahretsin..." Gözlerimi sıkıca kapatıp acının geçmesini bekledim. O an tepemde bir gölge hissettim. "Orman gülü?" Bu ses... Başımı hızla kaldırdığımda Ardil'i gördüm. Donuk ama delici bakışlarıyla karşımdaydı. Çatılmış kaşları önce tuttuğum elime, sonra da muhtemelen rengi gitmiş olan yüzüme kaydı. Yüzünde, ne olduğunu anlamaya çalışan tuhaf bir ifade vardı. Daha ne olduğunu anlayamadan bana doğru bir hamle yaptı, yardım etmek için elini uzattı. Ama ben o an kimsenin dokunuşuna katlanamazdım. Gözlerimde taze yaşlar birikirken, kendimi hızla geriye doğru çektim. Sırtımı arkamdaki soğuk duvara yaslayıp adeta küçüldüm. "Dokunma! Sakın dokunma bana... Dokunma!" diye bağırdım. Sesim sokakta yankılanırken, ellerimle kendimi korumaya çalışıyordum. Sanki uzattığı o el, Şervan’ın kirli ellerinin bir devamıymış gibi dehşete düşmüştüm. Ardil olduğu yerde donup kaldı. Uzattığı el havada asılı kalırken, mavi gözlerindeki o sertlik yerini derin bir şaşkınlığa ve çözemediğim bir hüzne bıraktı. "Tamam," dedi sesi alışılagelmişin dışında bir yumuşaklıkla. "Tamam, sakin ol. Dokunmuyorum." Nefes nefeseydim. Göğsüm inip kalkarken ona öylece, bir avcıdan kaçan yaralı bir ceylan gibi bakıyordum. "Ne oldu sana böyle?" diye sordu Ardil, bir adım bile yaklaşmadan. "Kim ne yaptı sana?" Cevap veremedim. Sadece ağrıyan elimi göğsüme bastırıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ardil olduğu yerde çakılı kalmış, dişlerini sıkarak sertçe nefes alıyordu. Ben ağladım, o sabırla bekledi. Ben ağladıkça onun omuzları daha çok gerildi, gözlerindeki o dinginlik yerini karanlık bir öfkeye bıraktı. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, sanki ikimiz için de bir sınırdı. "Seni üç defa gördüm," dedi Ardil, sesi artık daha derinden ve daha pürüzlü çıkıyordu. "İkisinde ağlıyordun. Bana isim ver orman gülü... Kim seni bu hale getirdi? Bir isim ver." Gözyaşlarımın arasından ona baktım. Üstü başı toz içindeki bir kıza neden bu kadar dikkatli bakıyordu? Neden yardım etmek istiyordu? "Ne yapacaksın?" diye hıçkırdım. "Kurtaracak mısın beni? Yardım mı edeceksin?" Ardil, sanki bu soruyu beklemiyormuş gibi bir an duraksadı ama sonra gözlerime öyle bir kararlılıkla baktı ki, ürperdim. "Edeceğim," dedi. Sesi o kadar netti ki, şüpheye yer bırakmıyordu. "Söyle, ne yaptı sana? Kocan nerede senin?" "Kocam" kelimesini duymak, zihnimde sahnelerinin patlamasına neden oldu. Şervan'ın o iğrenç dokunuşları, o poşete attığı kırmızı danteller... Bir anlık öfke ve iğrentiyle bağırdım. "Kocam yok! Kocam değil o benim! Hiçbir şeyim değil o!" Ardil'in gözleri kısıldı. Birkaç saniye sessizce yüzümü inceledi. Elimdeki sızıyı unutturacak kadar sert bir sessizlik çöktü aramıza. Ardil, ceketinin cebinden temiz, beyaz bir mendil çıkardı ve yine bana dokunmadan, yavaşça önüme bıraktı. "O zaman neden ağlıyorsun?" diye sordu, sesi bu sefer daha sakindi ama sorusu canımı yakmıştı. "Bilmiyorsun," dedim başımı dizlerime gömerek. "Hiçbir şey bilmiyorsun." "Öğrenmek için buradayım," dedi Ardil. Bir an için dizlerinin üzerine çöktü, hala mesafesini koruyordu ama artık boyu boyuma yakındı. "Kim canını yaktıysa söyle." Ona baktım. Ardil’in gözlerinde Şervan’ın o kirli arzusundan eser yoktu. Sadece bir dağ başı kadar yabancı ama bir o kadar da sığınılacak gibi duran bir ciddiyet vardı. Ama hala korkuyordum. Çünkü Şervan arkamdaydı ve bu adamın elini tutarsam, her şeyin çok daha fazla karışacağını biliyordum. "Git buradan," diye fısıldadım. "Lütfen git. Seni de yakarlar. Onlar Korhanlar... Seni de bitirirler." Ardil hafifçe güldü. Bu gülüşte korkudan eser yoktu, aksine büyük bir meydan okuma vardı. "Korhanlar mı?" dedi, ismi sanki ağzında çiğneyip atıyormuş gibi. "Benim kim olduğumu bilmiyorsun sen orman gülü. Onların ateşi benim yanımda sadece bir kibrit çöpü kalır. Şimdi kalk o yerden. Kendini bu kadar küçük düşürme." Zorla doğruldum, ayaklarımın üzerindeki o titremeyi bastırmaya çalıştım ama sağ elimdeki acı dayanılmazdı. Elimi göğsümün üzerinde sıkıca tutuyordum, düşerken de taşa çarptığım yer feci şekilde şişmişti. Morarmaya başlayan derim gerim gerim geriliyordu. Ardil'in bakışları elimdeki o şişliğe kilitlendi. Öfkeyle burnundan soluyarak bir adım geri çekildi ama gözlerini elimden ayırmadı. "Acile git hemen, eline baktır. Çatlamıştır bu," dedi, sesi komut verir gibi keskindi. Sonra derin bir nefes alıp gözlerini tekrar gözlerime dikti. "Ve bana ismini söyle. İtiraz etme. Bana anlatmayacaksın madem, en azından ismini ver ki senin için bir şey yapabileyim." Yutkundum. Dudaklarım titredi, sesim bir fısıltı gibi ama sokağın sessizliğinde çınlayarak döküldü. "Avşin... İsmim Avşin. Korhanların gelini Avşin." Cevabını beklemedim. Söylediğim ismin onda yaratacağı etkiyi görmeye dermanım yoktu. Arkamı dönüp hızlı adımlarla, neredeyse koşar gibi uzaklaştım o dar sokaktan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD