▶Abi İle Tanışma◀

1610 Words
Ardil uyuyamamıştı. Avşin uyuduğunda, tuttuğu eli incitmekten korkar gibi yavaşça bıraktı. Yer yatağından kalkıp pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Dışarıda zifiri bir karanlık vardı ama onun zihni daha karışıktı. Şervan durmamıştı. Abisine gidip, "Kardeşin nişanlımı aldı," demişti. Ardil telefonunu elinde çevirirken ekranın ışığı yüzüne vuruyordu. Abisi henüz aramamıştı ama o telefonun bu gece çalacağını biliyordu. İçinde bir yerde, Şervan’a karşı biriken o saf öfke kıpırdandı. Onu hemen yok etmek istemiyordu. Önce iyileşecekti o şerefsiz, ellerini yeniden kullanacaktı. Sonra Ardil, o elleri tek tek kırarken gözlerinin içine bakacaktı. Bu düşünce dudaklarında şeytani bir kıvrılmaya sebep oldu. Gözü yatakta yatan karısına takıldı. Avşin, uykusunda bile huzursuz gibiydi. Esmer teni, yastığın üzerine dağılmış o kömür karası saçları... Ardil’in içi gitti ona bakarken. O saçların tek bir teli için dünyayı yakardı ama ona bunu bilmiyordu. Saçları ve o orman yeşili gözleri, Ardil’in hayattaki en büyük zayıflığıydı. Ona rahatça dokunabileceği günleri bekliyordu. Önce ruhunu iyileştirmesi gerektiğini biliyordu, ancak o zaman yüzüne korkmadan dokunabilirdi. Bugün elini kaldırıp yanağına koyacağı sırada Avşin’in nasıl geri kaçtığını hatırlayınca göğsüne bir ağırlık oturdu. Kolay olmayacaktı ama vazgeçmeyecekti. Telefonu titreyerek çalınca, karısına son bir kez bakıp odadan sessizce çıktı. Salona geçti, ışığı açmadan karanlıkta kanepeye ilişti. Ekrandaki ismi görünce derin bir nefes alıp telefonu açtı. "Alo?" "LAN! LAN KATİL Mİ YAPACAKSIN BENİ İTİN OĞLU!" Abisinin sesi sessiz salonun içinde patlamıştı. Ardil telefonu kulağından biraz uzaklaştırıp sırtını arkaya yasladı. "Abi," dedi sadece. Sesi bıkkınlıkla çıkmıştı. "NE ABİ NE ABİ! LAN EL ALEMİN NİŞANLISINI KAÇIRMAK NE DEMEK?" "Abi kaçırmadım teknik olarak," derken sesi düzdü, sakindi. Boş eliyle alnını ovuşturdu. "AĞZINI SİKERİM SENİN LAN! TAŞŞAK MI GEÇİYORSUN BENİMLE?" Ardil karanlıkta gözlerini yumdu. Abisinin damarına basmıştı, biliyordu. "O kaçtı bana," dedi. Bu kadar basitti onun için. Gidecek yeri yoktu, o da Ardil'e sığınmıştı. "GEL LAN YARIN SABAH BURADA OLMAZSANIZ EVELİYATINI SİKERİM SENİN!" Ardil, abisinin öfkesini ezbere biliyordu. "Tamam geliriz, bağırma kulağımın dibinde," diye geçiştirdi. "KULAĞINI AYRI SENİ AYRI SİKERİM!" Ardil'in bakışları yatak odasının kapısına kaydı. Sesi biraz daha ciddileşti, tonu sertleşti. "Umarım karımın yanında böyle konuşma gafletine düşmezsin abi." Telefonda bir sessizlik oldu. Abisinin hırıltılı nefesini duyabiliyordu. "ÖLDÜRECEĞİM KENDİMİ. SENDEN KURTULAMIYORUM, BARİ BEN ÖLEYİM DE KURTULAYIM." Ardil hafifçe gülümsedi, bu gülümseme acı doluydu. "Saygı duyarım kararına." "İtin oğlu..." diye mırıldandı abisi ve telefonu suratına kapattı. Ardil telefonu yanına bıraktı. Karanlık salonun ortasında öylece oturdu. Yarın zor olacaktı. Avşin o kapıdan içeri girdiğinde göreceği bakışları, duyacağı fısıltıları düşündü. Yumruğunu sıktı. Kimsenin onu incitmesine izin vermeyecekti; abisi bile olsa. Yavaşça ayağa kalktı, odaya geri döndü. Kapı eşiğinde durup uyuyan kadını izledi. Sanki her nefes alışında Avşin'in yükünü de kendi ciğerlerine çekiyordu. Yanına gidip yere, yatağın hemen yanına oturdu. Elini uzattı, parmak uçları yatağın yanında sarkmış eli sımsıkı sardı. ••• "Orman gülü?" Avşin, uzaktan gelen tok sesle yerinde kıpırdandı. "Uyan artık." Ses gittikçe yaklaşıp tenine değmeye başlayınca huzursuzca gözlerini açtı. Anlamaz gözlerle etrafına, odanın tavanına baktı. Ardil hemen başucunda durmuş, elleri cebinde ona bakıyordu. Avşin sağ eliyle gözünü ovuşturup yavaşça yataktan doğruldu. "Günaydın orman gülü." Avşin daha tam ayılamamış haliyle, bir gözü kapalı Ardil’e baktı. Ardil ise o an ne yapacağını şaşırdı. Dudağını sertçe ısırıp kafasını başka yöne çevirdi. Bu kadının uyku sersemi hali, dağılmış saçları ve o masum bakışı Ardil'in dengesini alt üst ediyordu. İçinden, "Yapma şunu, böyle bakma," diye geçirdi. İçindeki o sert adamın duvarları, Avşin her gözünü kırptığında biraz daha ufalanıyordu. "Günaydın." Avşin, Ardil’in üzerinde jilet gibi duran kıyafetlerini görünce bakışları keskinleşti. Hazır bir şekilde, sanki dakikalardır onu bekliyormuş gibi duruyordu. "Nereye gidiyordun?" diye sordu sesi çatallı çıkarken. "Gitmiyorum," dedi Ardil, sesini düz tutmaya çalışarak. "Gidiyoruz. Abim bizi kahvaltıya çağırdı." Avşin duyduğu şeyle sanki üzerine soğuk su dökülmüş gibi oldu. Hızla üzerindeki yorganı fırlatıp ayaklarını yere bastı. Komodinin üstündeki dijital saate baktığında saatin eredeyse on olduğunu gördü. "Neden erken uyandırmadın?" dedi panikle. Sesi titriyordu. "Abin ne zaman aradı? Çok geç kaldık mı? Kesin kızacak, değil mi?" Sorular peş peşe dökülürken Avşin odanın içinde küçük adımlarla tur atmaya başladı. Elleriyle saçlarını düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Ardil'e bakıyordu. Korkusu yüzünden okunuyordu. Ardil yerinden kımıldamadı. Sadece durup onun bu telaşını izledi. Aradaki mesafeyi kapatmak istese de Avşin’in ürkekliğini hatırlayıp olduğu yerde kaldı. Hafifçe gülümsedi; bu seferki gülümsemesi onu sakinleştirmek içindi. "Geç değil," dedi Ardil sesiyle güven vermeye çalışarak. "Dün gece aradı. Ve hayır, kızmayacak. Merak etme." Ardil "Sana kızamaz," demek istemişti aslında. "Ben varken kimse sana sesini bile yükseltemez." Ama sustu. Avşin'in yüzündeki o endişeli ifadeyi silmek için elinden geleni yapardı ama şu an sadece kapıda durup hazırlanmasını bekleyebilirdi. İçinden bir ses, abisinin o masada çıkaracağı fırtınanın sadece kendisini vuracağını söylüyordu. Avşin’i o fırtınadan ne pahasına olursa olsun koruyacaktı. "Hadi," dedi kapıya yönelirken. "Ben dışarıda bekliyorum. Acele etme, beklerim." deyip odadan çıktı. Avşin giyinme odasına geçti. Dolaptan siyah, uzun triko bir elbise seçti. Kumaşı yumuşaktı, tenini yakmıyordu. Alçılı kolunu yavaşça geçirdi, neyse ki artık canı yanmıyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde saçları omuzlarına dökülmüştü. Tek eliyle taramaya çalıştı ama nafileydi. Saçları inatla karışıyordu. Derin bir nefes aldı. Kendi kendine verdiği sözü hatırladı Korkmayacaktı. Ardil'in ona dokunmasından, yanında durmasından kaçmayacaktı. "Ardil!" Kapı hemen açıldı. Ardil sanki kapının dibinde nöbet tutuyormuş gibi içeri girdi. Kaşları hafifçe çatıktı, yüzünde "Bir şey mi oldu?" diyen o telaşlı ifade vardı. Odayı hızlıca süzüp Avşin’in iyi olduğunu görünce rahatladı. "Buyur orman gülü?" Avşin elindeki tokayı ve tarağı ona doğru uzattı. Sesi biraz kısık çıkmıştı. "Saçımı bağlar mısın? Tek elimle yapamadım." Ardil bir an duraksadı. Avuç içi kadar tokayla ne yapacağını bilemez gibi baktı. Hayatında bir kadının saçına dokunmamıştı. Ama bu fırsatı geri çevirecek de değildi. Adımları yavaşça Avşin’in arkasına yöneldi. Yaklaştığında Avşin’in kokusu burnuna doldu. Tarağı nazikçe aldı. Saçlarını incitmeden taramaya başladı. "Bağlamayı pek beceremem," dedi dürüstçe. "Örsem olur mu?" Avşin aynadan onun yansımasına bakıyordu. "Biliyor musun ki?" Ardil hafifçe gülümsedi. "Karayel’in yelelerini örüyorum. Güzel olur mu bilmem ama denerim." Avşin "Tamam o zaman," deyip bekledi. Ardil'in nasırlı, sert parmakları saçların arasında inanılmaz bir yumuşaklıkla geziniyordu. Örgü bittiğinde Ardil bir an duraksadı. İçinden gelen o derin hisse engel olamadı; eğilip saçlarının tepesine, sanki bir tüy değmiş gibi küçücük bir öpücük bıraktı. Avşin’in içinde bir şeyler titredi. Bu bir korku değildi, daha çok ilk kez hissettiği o yakıcı heyecandı. Aynada göz göze geldiklerinde Avşin hemen bakışlarını kaçırdı. Yanakları alev alevdi. "Gidelim mi?" dedi Ardil. Avşin sadece başını salladı. Kalbinin güm güm atışı boğazında düğümlenmişti. Tam çıkacakken Avşin durdu. “Kıyafetime bakar mısın?” Ardil anlamayarak durdu. Avşin elbiseyi işaret etti. “Arkasına saçlarım yapışmıştır, onları elinle alır mısın? Hiç sevmem.” Ardil elini trikonun üzerinde hafifçe gezdirdi. Yapışan birkaç teli tek tek topladı. Masanın üzerindeki peçetenin içine koyup cebine yerleştirdi. Avşin onların çöpe gideceğini sanıyordu ama Ardil o telleri bile kıyamayıp saklayacaktı. Evden çıktılar. Ardil, Avşin’in sağlam elini sıkıca kavradı. Parmakları birbirine kenetlendiğinde sanki dış dünyadan kopmuşlardı. Arabaya bindiler. Şehrin gürültüsü camların ardında akıp giderken ikisi de sessizdi. Yaklaşık yirmi dakika sonra, büyük bir taş konağın önünde durdular. Konağın devasa kapısı, sanki içeri girenleri yutacakmış gibi duruyordu. Ardil motoru kapattı ama eli hala direksiyondaydı. Bakışları önündeki taş duvarda asılı kaldı. Avşin konağa baktı. Boğazı kurudu. Elini Ardil'in elinin üzerine koydu. "İçerisi çok mu kalabalık?" Ardil ona döndü. Avşin’in gözlerindeki o ince endişeyi gördü. Elini uzatıp yüzüne düşen bir saçı kulağının arkasına itti. Parmak ucu, kadının yanağına hafifçe değip geçti. "Kalabalık," dedi Ardil. "Ama kimse sana bir şey yapamaz." Ardil arabadan inip Avşin’in kapısını açtı. Avşin yere ilk adımını attığında dizlerinin titrediğini hissetti. Konağın avlusuna girdiklerinde ayakkabı sesleri taş zeminde sertçe yankılandı. Ardil, kadının elini bir an bile bırakmadı. Onu hafifçe ardına, kendi geniş gövdesinin korumasına alarak yürüdü. "Sabah şerifleriniz hayrolsun Şahman ailesi." Avluya çıkan çekirdek aileye baktı Ardil. Uzun boylu bir genç kız hızla merdivenlerden inip Ardil’e doğru koştu. "Amcaaaa!" diyerek boynuna atıldı. Ardil, Avşin’in elini bırakmadan, boştaki koluyla yeğenini sıkıca sardı. "Amcam, nasılsın?" Meryem, Ardil’in ilk yeğeniydi. On altı yaşının enerjisiyle ışıl ışıldı. "İyiyim amca. Evlendiğini duydum, daha iyi oldum," dedi ve hemen gözleri Avşin’e kaydı. Kocaman gülümsedi. "OHA! Anne, yengem çok güzel... ANNEEE!" Meryem heyecanla yanına gelen kardeşinin kolunu sarsıyor, bağırıyordu. Avşin, kendisine bu kadar hayran ve merakla bakan gözlerin karşısında ne yapacağını bilemedi. Kendini biraz daha Ardil’in koca bedeninin arkasına gizledi, bakışlarını yere indirdi. Ardil yeğenine hafifçe kaşlarını çattı ama gözlerinde bir gülümseme vardı. "İlkel insanlar gibi bağırma Meryem. Korkacak karım senden." "Çekil bakayım kız şuradan," diyerek araya girdi yengesi Melek. O da gelip Ardil’e sarıldı. Ardil aynı sıcaklıkla karşılık verdi ona. Melek, Ardil’in kulağına doğru eğilip fısıldadı. "Kocamın sinirden migreni tuttu. Akşam ölmediysen benim sayemde bil. Karşılığında gerdanlık isterim, ona göre." Ardil hafifçe güldü. Bakışları yengesinin arkasında, kollarını göğsünde kavuşturmuş ona öfkeyle bakan abisine takıldı. "İstediğin gerdanlık olsun," dedi yengesine. "Kuyumcu dükkanı alayım diyorum, istemiyorsun." Melek şakayla karışık, "Çekil, çekil. Kocam alır bana kuyumcuyu," diyerek Ardil’i kenara itti ve o an Avşin’le göz göze geldi. Avşin, Melek’in enerjisi karşısında iyice ufalmış gibiydi. Melek, sarılmak için kollarını açıp ona doğru bir adım attı. Avşin, ani hareketin etkisiyle irkilip Ardil’in elini can havliyle sıktı. Ardil’in bakışları anında ciddileşti. Elini uzatıp yengesinin kolunu nazikçe ama durdurur gibi tuttu, "Hayır," dercesine başını salladı. Melek bir şeylerin ters olduğunu, bu kızın içindeki korkuyu hemen anladı. Yüzündeki ifadeyi yumuşatıp mesafe bıraktı. "Hoş geldin canım. Ben Melek, arkamdaki o mağara adamının karısıyım." Avşin, Melek’in işaret ettiği adama, Ardil’in abisine baktı. Adam sanki Ardil’i orada, herkesin içinde boğacakmış gibi bakıyordu. Ama gözleri Avşin’e değince, o keskin sertlik yerini tarif edilemez bir merak ve hafif bir acımaya bıraktı. "Hoş geldin bacım," dedi abisi. Sesi sert ve mesafeliydi. Ardil, abisinin gözlerinin içine bakarak sordu. "Bana da hoş geldin yok mu abi?" Abisi bir adım öne çıktı. Aralarındaki gerilim avludaki herkesi susturmuştu. "Çıktığın yere hoşça gitmek istemiyorsan sesini kes Ardil," dedi soğuk bir sesle. "Geç içeri, geç ki ne halt yediğini bir konuşalım." Ardil hiçbir şey söylemedi. Sadece Avşin’in elini biraz daha sıkı tuttu ve onu bırakmayacağını hissettirerek içeriye, doğru yürüdü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD