bc

Tutkumdaki Felaket🫦💫

book_age18+
30
FOLLOW
1K
READ
dark
arranged marriage
mafia
bxg
musclebear
office lady
like
intro-logo
Blurb

​⚠️ +21 YETİŞKİN İÇERİĞİ VE EROTİK ALT TONLU KURGU

​Bu eser yoğun şiddet, ağır arzu, karanlık şehvet, mühürlenmiş bedenler ve yetişkinlere yönelik sahneler içermektedir. Okuyucunun dikkatine sunulur.

​"Bazı günahlar mühürlenir, bazı tutkular ise bir felaket gibi tenine çöker."

​İstanbul’un en parlak ışıkları altında, en ağır ihanete uğrayan Karan Efe Haznedaroğlu; içindeki mimarı o gece öldürüp, damarlarında akan vahşi Karadeniz kanını uyandırarak baba ocağına döndü. Amacı kalbini buz tutturmaktı, ama ocağın başında onu bekleyen yangından habersizdi.

​Konağın kapısından içeri girdiği an, unuttuğunu sandığı bir felaketle yüzleşti: Güneş.

​Sekiz yıl önce bıraktığı o masum çocuk gitmiş; yerine buz grisi dünyasını tek bir bakışıyla delip geçen, cam göbeği saçları ve okyanus mavisi gözlerindeki o gizli ateşle dize getirecek bir dişilik abidesi gelmişti. Karan Efe için o artık sadece bir emanet değil, dokunulması yasak bir günah, tadılması imkansız bir zevk, kendi karanlığını yakıp kül edecek o Güneş’ti.

​Yalçın Haznedaroğlu’nun hükmü buz gibiydi: "İstanbul'da bir sürtük için yandın, şimdi kanını bu evde temizleyeceksin. Güneş senin helalindir, ona sahip çıkacaksın!"

​Karan Efe, bir yanda ruhunu kavuran ihanetin öfkesi, diğer yanda Güneş’in porselen teninde dolaşmak için can atan parmak uçları... Kaçmaya çalıştıkça o okyanus mavisi gözlerin derinliğine, o cam göbeği saçların kokusuna mahkum oluyordu. Onu sadece sahiplenmek istemiyordu; onu her zerresiyle yıkmak, kendi karanlığında boğmak ve teninde sonsuz bir mühür bırakmak istiyordu.

​Güneş ise hayatını adadığı bu ailenin sert veliahdı karşısında ilk kez böylesine savunmasız, böylesine çıplaktı. Karan’ın her dokunuşu bir ceza, her bakışı bir vaatti.

​Karanlık bir geçmişin, cam göbeği bir tutkuyla çarpıştığı bu yatakta;

Kim kurban olacaktı, kim katil?

​"Bana bak Güneş... Bu okyanus gözlerinde boğulmaya niyetim yok. Ben seni o fırtınanın içinde yakmaya, o porselen teninde kendi felaketimi yazmaya geldim. Durma, titreme... Çünkü bu gece günah, senin isminle anılacak."

​#DarkRomance

​#Adult

​#Erotica

​#Mafia

​#Possessive

chap-preview
Free preview
İhanetin Külleri🐦‍🔥
Ben Karan Efe Haznedaroğlu. Karadeniz'in meşhur karanlık dünyasının en başındaki adamın en büyük oğluyum. Bu biz olmayı beceremeyenlerin hikayesi... Kalbimden hançerlemişim ben yok ki daha ötesi... Sekiz yıl önce hayatımın en büyük sorumluluğu babam tarafından kucağıma bırakıldığında yirmi iki yaşındaydım. On dört yaşında, ürkek ve gözlerinde fırtına taşıyan o küçük kız, Haznedaroğlu konağından içeri "Emanet" olarak girdiğinde,ben Karadenizin sularını kalbime gömüp. Kendi hayatımı inşa etmek için İstanbul'un pırıltı sokaklarına çoktan sevdalanmıştım. Onu orada, ocağın başında bırakıp kaçtım. İstanbul beni bir canavara dönüştürdü. Mimarlık kariyerimin zirvesine tırmanırken Ceylan ile tanıştım. O bu şehrin tüm yapaylığını ve soğuk güzelliğini üzerinde taşıyan bir İstanbulluydu. İki yıl süren tutkulu bir sevgililik döneminin ardından, üç yıl önce o imzayı attığımda içimdeki hırçın Karadeniz fırtınasının, İstanbullu bir kadının sahte parıltısında durulabileceğine inanacak kadar aptaldım. Toplamda beş yılımı, o sarı saçlı yalanın İstanbullu kokan sahte dünyasına kurban ettim. Şu an otuz yaşındayım ve kalbimden hançerlenmiş haldeyim. Onu en yakın dostumun kollarında, benim kurduğum yuvada gördüğüm an, içimdeki o medeni adamın can çekişerek öldüğü, o hırçın Haznedaroğlu veliahdının küllerinden doğduğu andı. Öfke buz grisi gözlerimi bir sis tabakası gibi kapladı. Beş yılımı, evliliğimi, o İstanbullu rüyayı ellerimle parçaladım. Salonun ortasındaki o kristal masayı devirirken, sağ elimin üzerindeki o eski yara izi intikam ateşiyle zonkluyordu. "Bitmedi!" diye kükredim boşluğa. "Haznedaroğlu'ndan çaldığınız her saniyenin bedelini kanınızla ödeteceğim." Saatler sonra oturduğum tepeden indim baktım bu şehre beni bir rüyaya inandırmış. Ve o rüyayı benim üstüme yıkmıştı. Gidecektim memleketime Baba ocağıma ama önce yapmam gereken tek bir şey vardı. Benim içim nasıl yandıysa onların dünyasını da aynı şekilde yakacaktım. Eve geldiğimde odadan konuşma sesleri geliyordu hala. Yüzsüzce midem bulandı yakalandık gidelim falan yoktu. Elimde ki benzinleri salonun her tarafına döktüm üst kattaki odadalardı. Evim diyeceğim çünkü benim. Her yere benzini döktükten sonra çıkarken ateşe verdim. Arabama yaslandım o kurduğum evi yuva diye bağrıma bastığım evin alevler içinde kalışını izledim. Aradan on beş bilemedin yirmi dakika geçmeden. Dostum dediğim ekmeğimi paylaştığım beraber gülüp ağladığım o adam. Yiğit Taşçı ve o sevdam dediğim kadın. Ceylan Yılmaz. Beraber çıktılar öksürerek. Yarı çıplak haldeler hala midem daha fazla kaldıramadı. Yüzleşmek veya onlardan korktuğum için değildi oradan gidişim. Ben bana yapılan yanlışı unutmam evet ama kalbimde öldürdüğümü de mahşerde bile diriltmem. O yanlışla benim hislerim buhar oldu sadece acıma kaldı içimde bir insan kendine bunu nasıl yapardı? Aldatmak öyle kolay mıydı... Seviyorum dediğin adamın arkasından en yakın dostuyla ciğeri bile beş para etmezmiş. Arabama bindim ve arkama bakmadan ilerledim. Elbette bu intikam bunla sınırlı olmayacaktı... Bana sapladıkları o tüm hançerleri onlara saplamadan bu hesap kapanamazdı. Saatler sonra... Haznedaroğlu Konağı... Yağmur Rizenin o sert dağlarını döverken, konağın önüne geldiğimde sırılsıklamdım. Kapı yavaşça açıldı. Karşımda sekiz yıl önce arkamda bıraktığım o on dört yaşındaki çocuk yoktu. Bir felaket afet duruyordu. Güneş... Yirmi iki yaşının o en tehlikeli, en büyüleyici haliyle karşımdaydı. Küllü gri ombreli saçları omuzlarından aşağıya hırçın bir şelale gibi dökülüyordu. Ama beni asıl durduran o saçların arasına gizlenmiş karanlığı bile utandıran o kalın iki cam göbeği tutamdı. Bakışlarım okyanus mavisi gözlerine kilitlediğimde o cam göbeği derinliğin içinde kaybolduğumu hissettim. O sekiz yıldır görmediğim babamın bana bıraktığı mühürlü emanetti. "Karan efe? diye fısıldadı. Sesi ciğerlerime bir kurşun gibi işledi. İçeri girerken çaktırmadan yağmurun bile bastıramadığı o taze kokusunu içime çektim. O unuttuğum kızın beni böyle büyüleyebileceği aklımdan geçmemişti. İçeri girdiğimde Asude sultanın sesi tüm malikanede yankılandı. "Oğlum... Sonunda döndün yavrum Gel de şu hasretim dinsin." Sımsıkı sardı beni küçüklüğümdeki gibi. Annemin sarılması beni küçüklüğüme götürdü ne zaman canım yansa, sıkılsa beni böyle sarardı. Hem beni hem yaralarımı... Yalçın Haznedaroğlu Babam... Beril... Rüzgar ve Ayaz... nasılda özlemişim. Sekiz yıl bu hasretle uzaklarda nasıl yaşadım ben... Onların sevgisiydi beni ayakta tutan. Annemle başlarda sek konuşsam da son zamanlarda senede bir zor konuşuyordum. Ama babam... Hiç konuşmamıştık hiç aramamıştı da... Bende biliyorum ki kızgındı hemde çok ama şimdi onunda gözlerinde o özlem kıpırtını görmüştüm. Herkesi sarıp sarmaladıktan sonra salona geçtiğimizde annemin güneşe "Güneşim Karan efe için sofra hazırlayalım en sevdiği yemekleri hemencecik hazırlarız" demişti Güneşim diye sesleniyordu Güneşe ve bakışlarında hem hayranlık hem de bir anne şefkatiyle bakıyordu güneşe. Güneş ne ara bu kadar sevilmişti benden daha çok ev sahibiydi güneş burada. Yemekler hazırlanırken kardeşlerimle biraz atıştıktan şakalaştıktan hasret giderdikten sonra küçüklüğümdeki gibi mutfağın pervazına yaslandım. Burası benim çocukluğumun sığınağıydı. Annemin yemek yaparken anlattığı anlattığı masallarla büyüyeceğimi sanırdım, oysa ben ihanetin en sert gerçeğiyle büyümüştüm. Şimdi o mutfakta sadece annem değil, o cam göbeği saçlı "Afet" de vardı. Güneş elinde bıçakla o kadar hızlı maharetliydi ki, bir an İstanbuldaki o elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan kadınları düşündüm. Midem bulandı. Asude Sultan başındaki tülbendi düzeltti, beni kapıda görünce yüzünde güller açtı. "Oy karayemiş gözlüm hala orada mi durursun? Gel yamacıma bak Güneş kızımla sana neler hazırlarız. Sen gideyisun diye mutfağa girmedum, acından öldün oralarda süzülmüş kalmışsın!" Güneş, annemin bu lafına hafifçe gülümsedi ama başını kaldırıp bana bakmadı. O cam göbeği tutamları önüne düşmüştü. Annem ona dönüp, o has karadeniz şivesiyle komutları sıralamaya başladı. "Haydi güneşim, çabuk et kızım. Karan'ım acıkmıştır, o İstanbulun tatsız tutsuz yemekleri kime yaramış ki ona yarasın? Ocağa bak bakayum, karalahana sarması kaynadı mı ? mis gibi koktu da!" Güneş ince oarmaklarıyla tencerenin kapığını araladı. Buhar yüzüne vurduğunda o okyanus mavisi gözleri daha da parladı. "Kaynadı ana" dedi yumuşak ama dik bir sesle. "Mısır ekmeğini de fırından çıkardım, sıcağıyla tereyağı süreriz." Annem elindeki tahta kaşığı sallayarak bana döndü. "Bak bak bak, huysuz uşağum benim! Sen yokken Güneşim bana hem evlat oldu hem el kol oldu. Öğrettim ona her şeyi. Bak şimdi sofraya, bak da iştahın açılsın. Senin sevdiğin ne varsa dizdik!" Annem ve Güneşin el birliğiyle hazırladığı karadenizin kalbinden doğup gelen o şifa dolu sofra. Karalahana sarması etli en sevdiğim. Yanında süzme yoğurtla off tam çocukluk lezzetim. Kuymak dumanı üstünde tam ekmeği banıp yemelik. Akçaabat köftesi yanında közlenmiş biber ve piyazı ile. Hamsili pilav, turşu kavurması, Sıcak mısır ekmeği tatlı son vuruş da laz böreği. Annem Güneşin elinden tepsiyi alırken bana göz kırptı. "Haydi geç otur masaya Karan Efem! Öyle melül melül ne bakaysun kapıdan. Güneş kızım döktürdü bu gün, tadına bakmazsan vallahi küser sana. Hem bak, babanda bekler salonda, sofranın tadı tuzu sen gelince geldi da!" İçimdeki o yangın, mutfağın bu sıcak ve huzurlu kokusuyla bir anlık duruldu. Ama biliyordum bu sadece bir mola. O masaya oturduğumda Yalçın Haznedaroğluyla göz göze gelecektik ve asıl hesaplaşma o zaman başlayacaktı. Ve derken kapı çaldı. Hizmetliler tarafından açıldı ve bir hizmetli mutfağa geldi. Hanımım polis gelmiş Karan Efe beyimi soruyorlar neden olduğunu demediler. Annem telaş içinde "Oğlum nedir bu? Söyle anana bir şey mi oldu?" Derin bir nefes aldım onlardan böyle bir hamle bekliyordum zaten ama onların benim hakkkımda bilmedikleri şey benim Haznedaroğlunun oğlu olmamdı... İhanet beni yakmış yıkmış da olsa... Zaten hayatta her zaman beklemediğimiz yerden vurmaz mı bizi... En sağlam sandığım yerden öyle bir koptuki elimde kalan sadece bendim. Şimdi dağılan hayatımı toplamaktı... Ve bana bunu yapanlara onlarında da en sağlam sandıkları anda vuracaktım.... "Hayat size her zaman ışıltı vermez bazen yollar karanlık olur, ihanetten geçer, insanın kalbini hançerler. Ama unutma... en nadir ve en mükemmel ışıkları hayat hep en sona saklar. O ışık bütün karanlıkların içinden doğar bütün yaraların üzerine parlar. Ve işte ben, o ışığın peşinden yürümek için tekrar baba ocağındayım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Unscentable

read
1.8M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
664.1K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.3M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
902.7K
bc

A Warrior's Second Chance

read
319.1K
bc

Not just, the Beta

read
324.3K
bc

The Broken Wolf

read
1.1M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook