Alışkanlığım olmadığı üzere son günlerde çok uyumaya başlamıştım. Üzüntü bende uyku yapıyordu. Yine böyle bir günde tatlı sabah uykusuna kanarak dersime geç kalmıştım.
Merdivenlerden koşarak çıktığım esnada biriyle çarpışmamla uzun eteğim beni yere serdi, elimde tuttuğum ders notları da yere saçıldı. Şanssızlığımdan yakınarak notları toplamaya başladığımda "Affedersiniz," diye yanı başımdan gelen bir sesle duraksadım. Bu onun sesiydi. Boran'ındı. O an bunun bir şanssızlık olmadığını fark ettim.
Ona bakmadan yere saçılan kağıtlarımı toplamaya devam ederken onun da notlarıma uzandığını gördüm. Ondan gelecek bir atağa karşı hazırlıklı olsam da, bu ani girişi şaşkınlığıma engel olamamıştı. Yine de hemen ardından gelen öfke atağı, şaşkınlığıma yenilmeme izin vermedi. O benden çeşitli şekillerde özür dilerken, kağıtlarımı topladığım gibi onu dinlemeden ayaklandım.
Arkama bakmadan yürürken, o da hemen gerimden gelerek bana yetişmeye çalışıyordu. "Özrümü kabul etmedin mi?" "Sende mi köşedeki amfiye gidiyorsun?" "Aa… ne tesadüf ben de." Ben hızlandıkça o da hızlanıyordu. "Beni dinlemiyor musun?" "Bak sinirini anlıyorum ama derse tek geç kalan sen değilsin tamam mı? Ben de geciktim."
Ani bir manevrayla arkamı dönerek onunla göz göze geldim. Bakışlarımda ona hedefli ucu ateşlenmiş bir fitil vardı sanki. Yüzüne tükürür gibi konuştum. "Yalancı!"
Gözlerindeki beklentili bakış bir anda buza kesti. Yaşadığı ani şok gözlerinden belli olurken, dili tutulur gibi konuşamamasını acılı bir keyifle izledim. Oynadıkları aşağılık oyunu öğrendiğimi düşünüyordu.
"Gerçekten benim gibi geç kalmış hissetsen, şuan burada benimle konuşmaya çalışmazdın." Ama derse zaten yeterince geç kaldığım için bir de onunla uğraşamayacaktım. Bu yüzden düşüncelerini haksız çıkarıp yüzündeki kasların yavaşça gevşemesine izin vererek sınıfa girdim. O da benim arkamdan girerken bu dersten kaldığı için dersi alttan aldığını biliyordum.
Amfide boş bir yere oturduğumda Boran'ın da yanımdaki boş yere oturmak için harekete geçtiğini gördüm. Ondan daha hızlı bir manevrayla boş yere çantamı koyduğumda duraksadığını hissettim. Göğüs kafesim onun yakınımda olduğu her an, içimden daha da uzaklaşmak isterken bu tezatı sürdüremezdim.
Boran, çantamı koyduğum boş sıranın yanındaki boş yere otururken bozulduğunu hissedebiliyordum. Ceyda'nın gözlerinin üzerimizde olduğunu hissettiğim gibi. Yine de hiçbirine aldırmayarak hocaya yoğunlaşmaya çalışırken birkaç dakika sonra masamın önüne bir kağıt fırlatıldığını gördüm. Küçük yeşil not kağıdına göz ucuyla baktığımda Boran'ın el yazısını tanıdım.
Notta "Samimi bir şekilde özür diliyorum, kabul etmiyor musun?" yazıyordu. Nota dokunmayıp ona bir tepki vermeyi reddettiğimde önüme yeni bir not kağıdının fırlatıldığını gördüm. "Sen affedene kadar bunu sorabilirim," yazıyordu. Defterimi kapatan notları önümden iteleyip hocaya yeniden odaklandığımda bir notun daha geldiğini görerek bıkkın bakışlarımı nota indirdim.
"Merak etmesen de, ben Boran." yazıyordu. Başından beri tüm amacının bu olduğunu biliyordum. Planlarını gerçekleştirebilmesi için öncelikle benimle tanışması gerekiyordu çünkü. Sınıfa adım attığımdan beri ilk kez ona bakarak son notunu elime aldım. Notlarını önemsemediğimi onun da görmesi için beklentili bakışlarının önünde not kağıdını yırtarak küçük parçalara ayırdım.
Gözlerindeki parıltı sönerken bana anlam veremediği bir şaşkınlıkla bakıyordu. Muhtemelen önüne serdiğim bu yüksek duvarın sebebini anlayamıyordu. Yine de o duvarın geçirmezliğini anlamış olmalıydı ki dersin geri kalanı boyunca bir daha bana hiç kağıt göndermedi.
Dersin bitimiyle kafeteryada buluşmaya sözleştiğim Hilal’le Şule'nin yanına gidiyordum ki önümü kesen Boran'la duraksadım. Tüm ders boyu yakınımda oturması bile hocadan çok uzak alemlere dalmama yetmişti. Bana sadece bilerek değil, bilmeyerek de kötülük yapıyordu. Bunu bilmek içini rahatlatacaksa, evet, amacına ulaşıyordu.
"Bana bilmediğim bir sebepten ötürü kızgın olabilir misin?"
Gözlemleyici bakışlarımı ona sabitledim. "Tanımadığım birine karşı nasıl kızgın olabilirim ki? Yalancı olduğun için mi?"
Gözleri bu kelimeyi duyduğu ilk anki gibi bozguna uğrayarak donuklaştı. "Neden hep bu kelimeyi söylüyorsun?" Zoraki bir şekilde konuşurken bildiklerimi de ölçer gibiydi.
"Öyle değil misin?" Alayla güldüm. "Güya geciktiğin için bana mağduru oynadığın derste, sürekli not kağıtlarıyla beni meşgul ettin. Yalancı değil misin?"
"Mağduru oynadığım için mi?" diye hayretle sordu. "Sadece seninle tanışmak istemiştim. Dersi bahane ettiysem ne olmuş? Bu bu kadar büyütülecek bir olay mı?"
Dik bakışlarla ona yaklaştım. "Büyütülecek daha büyük olayların varmış gibi konuşuyorsun?" Bakışlarındaki dumuru izledim. "Söylesene; neden benimle tanışmak istiyorsun?"
Tam olarak ne bilip ne bilmediğimi anlayamasa da, dudaklarından çıkacak her kelimenin asıl anlamını çözebilecek kadar zeki olduğumu anlamış gibiydi. Bu yüzden düşünceli bir ifadeyle ne söyleyebileceğini düşünürken onun yerine ben cevapladım.
"Aradığın bir ilişki ise, böyle şeylerle ilgilenmiyorum. Arkadaşlık ise, yeterince arkadaşım var ve senin de..." arkasında onu bekleyen Ceyda ile Ceyda'nın yanında duran ve sınıfa yeni gelmiş olan Efe'ye baktım. "...ihtiyacın var gibi gözükmüyor."
"Yoksa eğer çıkar uğruna ise..." Beni dikkatle dinlerken, ona benden uzak durması için son kozumu oynadım. "Daha da yakınlaşmaya devam et. Ve böylelikle ben de senin çıkarların uğruna bana yaklaştığına kesin kanaat getireyim. Çünkü bunun başka bir açıklaması yok. Karar senin."
Ona son kez bakıp arkamı döndüğümde "Ama benim konuşmama izin vermedin?" diye yakınan sesini duydum. Vücudumu döndürmeden yüzümü ona çevirdiğimde, simasından, dolapta geçirdiğim o günü hatırladım. Tüm o sözlerini. Kalbim bir kere daha acıyla tekledi.
Ona içim acıya acıya son kez bakarken. "Ben seni çok dinledim." diye konuştum. "Artık sıra sende."