Yeniden Bir Arada

1446 Words
Beş yıl, yaşanmışlıkları sarmalamak için uzun, rahatsızlıkları gömebilmek için uzun bir süreydi. Ahmet SAT'taki yoğun eğitimine devam ediyordu. Buluşmaya koyu renk bir balıkçı yün kazak ve üzerinde en ufak bir işaret bile taşımayan sade bir mont giymiş, yüzünde sertifikalı bir profesyonelliğin keskin ifadesini taşıyordu. Bir yıl önce tamamladığı ilk operasyondan kalma bir solukluk, gözlerinin çevresinde dolaşıyordu. Hayatta kalmanın pratikliği, çocukluk korkularının yerini büyük ölçüde almıştı. Celil, bir süredir izindeydi. Yarın TCG Yıldırım'da yeni bir yurt dışı göreve gidecekti. Yüzündeki sürekli tetikte olma ifadesi artık silikleşmiş, yerini belli belirsiz bir yorgunluğa bırakmıştı. Boynundaki deri kese hâlâ oradaydı, ama artık onu bir tılsımdan çok, kötü bir rüyadan kalma bir hatıra gibi taşıyor, üzerinde pek düşünmüyordu. Geçmiş, kabul edilmiş, üzeri kapatılmış bir şeydi. Halil ise yurt dışından bu sabah dönmüştü. İzin için karaya çıktığında, üniformasının üzerindeki disiplin ve otorite havası, onu diğerlerinden bir adım öteye taşıyordu. Yüzünde askerî hayatın verdiği bir olgunluk, ama konuşmadığı zamanlarda gözlerinin derinlerinde yüzen bir pürüz vardı. Muskanın kurallarına uyuyor, geçmişinden bahsetmiyordu. Buluşma, İzmir, Alsancak'ta deniz manzaralı, kalabalık ama ferah bir kafedeydi. Belki yıllarca tekrar görüşemeyeceklerdi. İlk dakikalar bir nevi resmiyetti. Kucaklaşmalar, sırt sıvazlamalar, "Ne kadar büyümüşsün!"ler, "Şöyle oldu, böyle oldu"lar... Normal hayatın ritüelleri. Masaya oturdular. Celil, latte'sini yudumlarken, "Valla," dedi rahat bir gülümsemeyle, "bazen o yatakhane gecelerini düşünüyorum da... çocukluk işte. Kendi korku filmimizi çekmiş, izlemiş, kendimizi korkutmuşuz." Ahmet, kahvesinin üzerindeki buğuya bakarak, "Öyle mi?" diye mırıldandı. Onun için hiçbir zaman 'çocukluk işte' olmamıştı. Ama ses çıkarmadı. Halil, "Geçmiş geçmiştir," diye kesin bir tonda konuştu, çayını dik bir şekilde yudumluyordu. "Önemli olan şu an." Tam o sırada, masalarının yanındaki büyük pencereye bir martı hızla çarptı. Tok, cansız bir ses. Üçü irkildi. Camda, martının bedeninin bıraktığı küçük, yağlı bir iz ve birkaç tüy kaldı. Normalde, üzücü ama sıradan bir olaydı. Ama martının çarpma anında, başının doğal olmayan bir açıyla, tam onların masasına bakacak şekilde döndüğünü gördüler. Gözleri, camın diğer tarafında, boş ve donuktu. Bir anlık garip bir sessizlik oldu. Sonra kafenin sesleri geri döndü. "Garip," dedi Celil, omuz silkip. Umursamaz görünmeye çalışması işe yaramamıştı. Başını çevirip garsona el salladı, hesabı getirmesini işaret etti. Ani bir hareketle ayağa kalkarken, montunun fermuarı, masanın kenarındaki metal süslemeye takıldı. İleri çekti, fermuar kurtulmadı. Geri çekti, yine olmadı. Biraz daha sert çekti. Tık. İnce deri ip, beş yılın yıpranması ve ani gerginliğin etkisiyle koptu. Küçük, soluk deri kese, havada bir an sallandı ve masanın kenarından, parke zemine düştü. Yere vurduğu an, içindekilerden hafif, tozsu bir ses geldi. Celil'in yüzündeki rahat ifade bir anda buharlaştı. Rengi attı. Hemen eğilip keseyi almaya çalıştı. Ama tam o sıda, kafenin tavanındaki avize titredi. Sadece bir saniyeliğine, ışıklar sönmedi ama bir dalgalanma oldu, gölgeler anormal şekilde uzayıp kısaldı. Masalarındaki üç bardak, aynı anda, hafif ama belirgin bir tıngırdama sesi çıkardı. Ahmet'in gözleri keseye, sonra Celil'in yüzüne kaydı. İçinde, uzun zamandır uyuyan bir şey uyandı. "Celil..." diye fısıldadı. Keseyi alıp Celil'e vermek için davrandı ama ayağının ucu çarpıp keseyi bir metre daha ileri savurdu. Celil, savrulan kesenin üzerine atladı. Yerden kalkarken keseyi avucunda sımsıkı tutuyor, ipini delikten geçirmeye çalışıyordu. Elleri titriyordu. "Bir şey yok," diye mırıldandı, "sadece bir şey yok." Ama vardı. Odanın sıcaklığı hissedilir biçimde düştü. Ahmet, nefesinin buğusunu görebiliyordu. Diğer masalardaki insanlar üşüdüklerini söylüyor, birbirlerine bakıyorlardı. Halil, diken üstündeydi. Gözleri, kafenin farklı noktalarını tarıyordu. Aynada, arkalarındaki boş sandalyelerde, silik oturma şekilleri görüyordu. Gözlerini kırptı, kayboldular. Ama sanki... Onların varlığı, havada kalmıştı. "Buradan çıkalım," dedi Ahmet, sesi alçak ve netti. Parasını masanın üzerine bıraktı. Tam ayağa kalkacakken, Celil'in yeni aldığı telefonu, masanın üzerinde titremeye başladı. Titreme o kadar şiddetliydi ki, masaya vuruyor, tık tık sesi çıkarıyordu. Ekranı kendiliğinden yandı. Parlak beyaz bir ışıkla, ekrandaki görüntüler karıştı, anlamsız sembollerle, hızla akan binary kodlarla doldu. En sonunda, ekran siyah oldu ve kırmızı, el yazısına benzer harflerle tek bir kelime belirdi: BULDUK. Celil telefonu masadan aldı, ekrana baktı ve korkudan nefesi kesildi. Telefonu masanın köşesine vurarak camını kırdı. Ve telefon çalmaya başladı. Ekran görünmüyordu ama telefon çalıyordu. "Şimdi," diye ısrar etti Ahmet, artık emir verir gibiydi. "Hemen." Üçü, hızlı adımlarla kafenin kapısına yöneldi. Ama dünya onlara karşı koyuyormuş gibiydi. Yerler, hafif ama rahatsız edici bir eğimle yalpalamaya başladı. Diğer müşteriler bunu hissediyor, sandalyelerini tutunuyor, birbirlerine "Deprem mi?" diye soruyorlardı. Ama deprem değildi. Sadece onların yürüdüğü koridorda, onların ayaklarının altındaydı. Ahmet kapıyı itti. Dışarısı, içeriden daha soğuktu. Ama bu, mevsim normallerinin soğuğu değil, kemikleri delen, nemli bir soğukluktu. Sokak lambaları, aralıklarla titriyor, bazen sönüyor, bazen anormal parlaklıkta yanıyordu. Rüzgar yoktu, ama ağaçların yaprakları hışırdıyor, sanki görünmez ellere dokunuyorlardı. Celil, keseyi boynuna geçirmişti, ama ip kısaydı, düğüm atmak zorunda kalmıştı. Kese, göğsünün üzerinde, kalbinin üstünde duruyordu, ama artık sıcaklık vermiyor, buz gibi hissettiriyordu. "İşe yaramıyor," diye inledi, nefesi kesik kesik. "Artık işe yaramıyor." "Sus ve yürü," diye homurdandı Halil. Gözü, sokakta park etmiş arabaların arasındaki karanlık boşluklardaydı. O boşlukların, onları takip ederek hareket ettiğini görüyordu. Caddenin köşesine vardıklarında, bir sokak köpeği aniden çıldırmış gibi havladı. Yardım istercesine uludu. Ve ansızın inlemeye başladı. Ses, kesik kesik ve acı doluydu. Köpek, bir arabanın altına kaçtı, oradan onlara, gözleri beyazımsı bir perdeyle kaplanmış halde bakıyordu. Ahmet, bir taksiye binmeye karar verdi. Elini kaldırdı. Yaklaşan bir taksi, tam onların önünde durmak üzereyken, fren balataları anormal bir gıcırtıyla protesto etti ve direksiyon kendiliğinden kırılarak taksi kaldırıma çarpıp durdu. Şoför şaşkın, korkmuş bir halde dışarı baktı. O anda, Celil patladı. "YETER!" diye bağırdı, sesi çatallanmış ve çılgınca çıkmıştı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Aniden parkasının altına, belindeki kemere uzandı. Ahmet ve Halil, onun ne yapmaya çalıştığını anlamakta bir saniye gecikti. Celil, ruhsatlı tabancasını çekti. Silah, soğuk çelik, onun titreyen elinde parlıyordu. Mermiyi yatağa sürdü, namluyu havaya, sonra etrafa, sonra kendi şakağına doğru savuruyor, neye nişan alacağını bilemiyordu. "Gelsinler!" diye hıçkırarak bağırıyordu. "Gelsinler de bitsin bu iş! HADİ! GÖSTER KENDİNİ!" Kafe çıkışındaki insanlar çığlık atmaya başladı. Sokak karıştı. "CELİL, HAYIR!" diye gürledi Ahmet, tüm refleksleriyle harekete geçti. Celil'in silah tutan eline yapıştı, bileğini bükmeye çalıştı. Celil, şaşılacak bir güçle direniyor, homurdanıyordu. Halil de üzerlerine atıldı. "Bırak silahı, salak herif!" diye bağırdı, kollarını Celil'in göğsüne doladı. Üçü, kaldırımda bir yumak halinde çırpınıyordu. Silah, üç el arasında gidip geliyor, tetik tehlikeli bir şekilde oynuyordu. Celil'in gözlerinde gerçeklik yoktu. O, yeniden o pencerenin önündeki İsmail, o tuvaletteki Yasin'di. Çaresizliğin ve korkunun pençesindeydi. Ahmet, son bir hamleyle, Celil'in bileğine keskin bir baskı uyguladı. Celil acıyla inledi, parmakları gevşedi. Ahmet, silahı onun elinden söküp aldı, emniyete aldı ve hızla belinin içine sakladı. O karmaşanın içinde, hiçbiri fark etmedi: Sokak lambalarının hepsi aynı anda sönmüştü. Cadde, sadece araba farları ve uzak binaların ışıklarıyla aydınlanan bir karanlık koridora dönmüştü. Ve o karanlıkta, binaların duvarlarında, pencerelerin ardında, sayısız, hareketsiz, izleyen silüet belirmişti. Saymak imkansızdı. Üç, beş, on değil... düzinelerce. Sessizce, sabırla izliyorlardı. Polis sireni sesleri uzaktan duyulmaya başladı. Ahmet, Celil'i kaldırıma oturttu. Celil şimdi titriyordu, kollarıyla başını kapatmış, sallanıyordu. "Özür dilerim... özür dilerim... onlar her yerdeler... her yerdeler..." Halil, nefes nefese, etrafa bakındı. Karanlık onu yutuyordu. O silüetleri gördü. Ve onların, sadece izlemediklerini, beklediklerini anladı. Ahmet, Celil'in omzuna elini koydu. "Sakin ol," dedi, sesi titremesine rağmen kontrol altındaydı. "Toparlan. Polis geliyor." Polisle geldiğinde önce Ahmet ve Halil kendi askeri kimliklerini, sonra da Celil'in kimliğini göstererek durumun kontrol altında olduğunu söyleseler de polisler sivilde olan bu olay sebebiyle ifade almak zorunda olduklarını söylediler. Bu sırada birkaç basın mensubu da gelmiş, bir şeyler koparmaya çalışmışlardı. O gece, Celil'in karakolda ifadesi alındı. "Stres krizi," "Geçmiş travma," gibi ifadelerle olay örtbas edilmeye çalışıldı. Silah ruhsatı olduğu için fazla sorun çıkmadı. Ahmet ve Halil onu karakoldan çıkardıklarında, saat gece yarısını geçiyordu. Celil'in ve çevresindekilerin güvenliği için Celil'i gemiye kadar bırakarak evlerine döndüler. Ahmet, sabah uyandığında ilk iş olarak haklarında bir haber olup olmadığını görmek için televizyonunu açtı. "...son dakika haberi. Ege Denizi'nde görev yapan TCG Yıldırım firkateyninde trajik bir olay yaşandı. Edinilen bilgiye göre, gemideki bir subay, henüz belirlenemeyen bir nedenle, gemideki 6 er, 2 astsubay ve 1 subayı vurduktan sonra, kendisi de gemideki başka bir subay tarafından vurularak etkisiz hale getirildi. Saldırganın ve kurbanların kimlikleri henüz açıklanmazken, vurulan 10 askeri personelin tamamı olay yerinde hayatlarını kaybetti. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı..." Haber devam ediyordu ama ses, Ahmet'in kulaklarında bir uğultuya dönüştü. Hepsi olay yerinde hayatını kaybetti. "Yine başladı" diye düşündü Ahmet. "Gemide de rahat bırakmadılar." Ahmet, yavaşça televizyonu kapattı. Odada mutlak bir sessizlik oldu. Her şey Celil'in muskası koptuğu için olmuştu. "Acaba ben ve Halil güvende miyiz?" diye düşündü Ahmet. "Sadece Celil'e mi bakıyorlardı yoksa hepimize mi?" Hemen Halil'i aradı. "Gördüm" dedi Halil. Yerinden kalktı, pencereye yürüdü. Dışarıda, sakin bir sabah vardı. "Sence bizi?" diye yarım bir cümle kurdu Ahmet. "Sanırım buldular" dedi Halil, camdaki yansımasında, arkasında duran, omzunun üzerinden ona bakan, üniformalı ama yüzü olmayan silüetten gözlerini kaçırırken. Ahmet, elini cebine attı. İçinde, Celil'den aldığı soğuk çelik tabanca duruyordu. Yedi yıllık ateşkes resmen bitmişti. Savaş ilan edilmişti. Ve bu sefer, çok daha fazla öfke, çok daha fazla şiddet vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD