Saklanmak

1027 Words
Gençleri, evin arka bahçesindeki toprak zeminde açılmış sığ çukurlara yatırdı. Üzerlerine türlü otlar, tuzlar, kömür tozu serpti. Arapça, Türkçe, Latince ve gençlerin hiçbirinin bilmediği bir dilden kelimeler mırıldandı. İçinde toprak, demir kırıntısı ve kadının kendi kanından birer damla olduğunu söylediği çok ufak bir cam fanusun içine karışık yazılar olan deri parçaları koydu. "Sizin de kanınız lazım." dedikten sonra avuçlarının içine ufak birer çizik atarak birer damla kanlarını fanusun içine damlattı. "Avuçlarınız yukarı bakacak şekilde kollarınızı bedeninizin yanına koyun. Kabuk bağlamasın. Kanama durmaya başlarsa avuçlarınızı açıp kapatın." Cümlelerini söylerken bir yandan da fanusları deri keselerle sararak her birine birer muska yaptı. Muskaları gençlerin boyunlarına astı. Gençlerin yalnızca başları açıkta kalacak şekilde tüm vücutlarına, üç gündür hazırladığı ot, kül, çeşitli metaller, farklı kum ve topraktan oluşan karışımı 5-10 santimetre kadar kalınlıkla örttü. Karışımın kanlarına ihtiyaç duyduğunu söyleyerek kanayan avuçlarını toprağın üstüne koydurdu. Üzerlerine 5-10 santimetre daha toprak atarak gençleri gömmeyi bitirdi. "Bu gece burada, benim gözetimimde uyuyup yarın yeniden uyanacaksınız. Bu ritüel sizi görünmez yapacak. Onların gözünde bulanık, karışık. Fakat unutmayın, bu... bu sadece bir kılıf. Eğer çağırırsanız, konuşursanız, ya da çok yakınınıza gelirlerse, delinir." Gece boyunca tütsü ve zaman zaman def ve davul eşliğinde bilmedikleri, anlamsız kelimelerle cümleler kurmaya, şarkılar söylemeye devam etti. Kimi şarkılarda sesi yükseliyor kimi zaman içinden konuşuyor, kimi zaman da sanki kadim tanrılara yakarıyordu. Güneş doğmaya yakın uyuyan gençlerin yüzlerine, üzerinde kırmızı, kahverengi ve yeşil boyalarla bilinmeyen bir dilde yazılar yazdığı bezleri koyarak gençleri dünyadan tamamen sakladı. Ertesi gün, ilk olarak Halil uyandı. Bezden sızan güneş ışığını hissedebiliyordu. Vücudunun hiçbir yerini kıpırdatamıyor olmasına karşın biraz daha rahat hissediyordu. Gözlerini tekrar kapadı ve zamanın gelmesini bekledi. Sonra Ahmet uyandı. Bir an nerede olduğunu hatırlayamadı. Vücudunu hareket ettiremeyince aklına kötü şeyler geldi. Tam bağıracaktı ki kadının sesini duydu. "Sakin ol. Biraz bekle. ritüelin bitmesi için üçünüzün de uyanması gerekiyor." Son olarak İsmail uyandı. Uyandığı gibi de "Karanlık! Öldüm! Öldüm ama karanlıktan kurtulamadım" diye ağlamaya başladı. Kadın ilk olarak İsmail'in yüzündeki bezi aldı. "Sakin ol." dedi. "Nasıl hissediyorsun?" İsmail hipnotize olmuş gibi kalakaldı. Sonra kendine geldi. O ağır, izlenme hissi kalmamıştı. "İyi." dedi. "Çok daha iyi." Kadın Ahmet'in yüzündeki bezi alıp "Nasıl hissediyorsun?" diye sorduğunda Ahmet: "Çok iyi. Sessiz, sakin, dingin." Uyandığından beri gözleri kapalı, sakince bekleyen Halil, bezin altında gözlerini açtı. Dünyayı tekrar göreceği için çok heyecanlıydı. Kadın, bezi alıp ona da "Nasıl hissediyorsun?" diye sorduğunda Halil, "Yeni doğmuş bir bebek gibi." demişti. "Yeniden doğmuş." Kadın dikkatle üçünü de gömdüğü çukurlardan çıkardı. Onlar için hazırladığı üç güğüm suyu göstererek "Şimdi duş alın." dedi. "Sırayla." Ahmet'i göstererek "Yakışıklı, önce sen." dedi. "Önce güğümdeki suyla yıkan, sonra şebeke suyuyla temizlen." Güğümlerin yanlarında üzerlerinde aynı bilinmez işaretlerin olduğu poşetleri göstererek "Çamaşırlarını poşete koy. Temizleri banyonun önünden alabilirsin." Ahmet, banyoya giderken salondaki ailesini gördü, ve diğerlerinin ailelerini. Ahmetten sonra Celil, sonra da Halil duş aldı. Üçünün de işi bittiğinde kadın onları son kez yanına çağırdı. "Sizi sakladım." dedi. "Kurallara uyarsanız sizi artık bulamazlar." "Onları çağırmamalısınız." "Onlar hakkında konuşmamalısınız. Ne adlarını söyleyerek ne de yerine başka bir kelime kullanarak." "Çabuk vaz geçmeyecekler. Sizi arayacaklar. Hissederseniz bakmayın, görmeyin, duymayın. Uzaklaşabiliyorsanız uzaklaşın." "En önemlisi de muskalarınızı hiçbir zaman, hiçbir sebeple çıkarmayın. Bu evin dışına çıktığınızda sizi koruyacak yegane şey muskalarınızdır. Bunu sakın unutmayın." Evden çıktıklarında Ahmet ve Halil, kahvaltı için Celil'e misafir olmuşlardı. Evdeki tüm aynaların, yansımalarını görebilecekleri tüm materyallerin üstü kapatılmıştı. Her ne kadar rahatlamış olsalar da aynaları kontrol edebilecek kadar güvende hissetmiyorlardı. Üç hafta sonra, Ahmet'e okuldan bir telefon geldi. Üsteğmen Demir'di. Sesi yorgun ve gergindi. "Ahmet, durumun nasıl? Sakıncası yoksa ziyaretine gelmek istiyorum." Ahmet şaşırdı. Bir subayın, tatilde bir öğrenciyi ziyareti olağan değildi. Üsteğmen, ertesi gün geldiğinde, üniformasını giymemişti. Sivil kıyafetleri onu daha genç, daha kırılgan gösteriyordu. Oturma odasında, Ahmet'in annesinin ikram ettiği kahveyi yudumlarken, doğrudan konuya girdi. "Oğlum, bana doğruyu söyle. İsmail'den önce... Yasin'den önce... sizde neler oluyordu? İsmail'in son günlerinde bana anlatamadığı ne vardı?" Ahmet, tereddüt etti. Ama Üsteğmenin gözlerindeki samimi endişe ve arkasında, pencerenin pervazında, anlık belirip kaybolan o üç uzun gölgeyi görünce, bir şeyler olduğunu fark etti. "Konuşamam komutanım!" dedi. "O gün anlattıklarımızdan başka bir şey yok." Üsteğmen Demir, hiç tepki vermeden dinledi. Anlamlandıramıyor gibiydi. Yüzü bir anda karardı. Uzun bir süre sessiz kaldı. "Ben... inanmak istemiyorum," dedi sonunda, sesi kısık. "Ama İsmail'in odada, camı kırmadan önceki son bakışını asla unutmayacağım. O pencereden dışarıya değil, odanın içine, boş köşeye bakıyordu. Ve gülümsüyordu. Öyle bir gülümseme ki..." Üsteğmen titredi. "Peki şimdi? Sende devam ediyor mu?" Ahmet, "Saklandık" demek zorunda kaldı. "Celil birine ulaştı. Bizi sakladılar. Artık konuşmamamız gerekiyor." Üsteğmen başını salladı. "Diğerlerine de soracağım. Halil'e, Celil'e." Sadece "sormayın" diyebildi Ahmet. "Unutun, peşini bırakın." Peki dedi. Ayağa kalktı. "Ahmet, okul haftaya açılıyor. Gelmemek için bir nedenin varsa, söyle. Anlarım." Ahmet düşündü. Okul, kabusun merkeziydi. Ama ailesinin evi de güvenli değildi. Belki de hiçbir yerde güvenli değildi. En azından okulda, Celil ve Halil yanında olacaktı. "Geleceğim, komutanım." Üsteğmen kapıya yöneldi, sonra durdu. Dönmedi, sırtından konuştu: "Odama geldiğiniz gün... ben bir şey görmedim. Ama siz gördünüz. Ve o andan sonra... benim evimde de... küçük şeyler oluyor. Kapılar kendi kendine kapanıyor. Su... sıcak açmama rağmen bazen dondurucu akıyor. Ve bazen... bir şeyler..." Ahmet komutanının sözünü keserek. "Anladım." dedi. "Ama dediğim gibi, konuşamam, hatta dinleyemem. Siz de konuşmayın." Üsteğmen sanki itirafından dolayı kendinden iğrenmişçesine, kapıyı açıp hızla çıktı. Ahmet, kapının kapandığı yere bakakaldı. Demek ki musallat olayları sadece onlara olmuyordu. Görünüşe göre, olaylara temas eden herkesi, yavaş yavaş, kanser gibi sarmaya başlıyordu. Okulun açılacağı hafta, Celil'den bir mesaj daha geldi: "Kese işe yarıyor. Ama rüyalarımda hâlâ onu görüyorum. Uzakta duruyor, beni arıyor. Ve... artık yalnız değil. Yanında başkaları var." Ahmet, telefonunu kapattı. Dışarıda, yaz akşamının loş ışığı vardı. Ama odasının köşesi, diğerlerine göre biraz daha koyu, biraz daha yoğun görünüyordu. Onlardan saklanmak mümkün müydü? Yoksa sadece kaçınılmaz sonu geciktiriyorlar mıydı? Yasin ve İsmail gitmişti. Listeden iki isim silinmişti. Gerçekten saklanabilmiş imlerdi? Yoksa... Sıra kimdeydi? Halil'de mi? Celil'de mi? Yoksa doğrudan kendisinde mi? Ya da belki de... Komutanları... Birden kadının söylediklerini hatırladı. "Eğer çağırırsanız, konuşursanız, ya da çok yakınınıza gelirlerse, delinir. "Çok yakınınıza gelirlerse" Okula gideceklerdi... Komutanlarının yanına... Ya komutanları konuşmaya devam ederse? Ya da komutanlarının musallatlarına çok yaklaşırlarsa? O kadar yakında nasıl saklanacaklardı? Ahmet düşündükçe korkuyor, uyuyamıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bir şey kesindi: Tatil bitiyordu. Ve karanlık, onları okulda bekliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD