Tatil bitmiş, herkes evlerinden gelmişti.
Yasin'e olanlar tüm okulda dilden dile dolaşıyordu fakat kimsenin üç harflilerden haberi yoktu.
Diğer yandan Yasin’in ölümünden sonraki iki hafta, özellikle İsmail için zamanın donduğu, kabusun gerçeğe dönüştüğü bir sarmaldı.
Başlangıçta küçük, inkâr edilebilir şeylerdi. İlk gece, yatağına uzandığında, çarşafın altından hafif bir çekilme hissetti. Sadece kumaşın kıvrımıdır, dedi kendi kendine.
Gözlerini kapattığında, sol kulağının hemen arkasına, yastığa gömülü haldeyken, sıcak bir nefes teması hissetti. O kadar belirgindi ki, yerinden fırladı, el fenerini yaktı. Gördüğü şey boş yatağıydı.
Nöbetçi öğrenciye yakalanma pahasına, tuvalete koştu, yüzünü soğuk suyla yıkadı. “Stres,” diye mırıldandı aynadaki solgun yansımasına. “Hepsi stres.”
Ertesi gün, ayakkabılarını bağlarken, sağ bağcığı aniden çözüldü. Tam eğilip tekrar bağlayacakken, sol bağcık da gevşedi.
Sınıfta, kalemi masanın kenarından düştü. Eğilip almak için hareketlendiğinde, arkasındaki sıradan birisi öksürdü. Ama insan sesinden ziyade, ıslak, boğuk bir sesti ve aynı ses adını söyledi:
“İğsmağil.”
Arkasına dönüp baktığında, sıra boştu. Sınıftaki herkes tahtaya bakıyord.. Ya da bakmıyordu... İsmaile bakıyordu. Söylemesi zordu çünkü yüzlerini göremiyordu.
İsmail bir anda kendine geldi. Öğretmen tahtaya yazı yazmaya devam ediyordu. Kimse bir şey duymamıştı.
İkinci gece, fısıltılar başladı. Uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgide, yatağının kenarında oturan birinin varlığını hissetti.
Gözlerini açmaya korkuyordu. Sonunda cesaretini toplayıp açtığında, kimse yoktu. Ama hemen ardından, kulak zarını yırtacakmış gibi, ancak sadece onun duyabileceği şiddette bir fısıltı duydu: “Korkuyorsun.”
Bu sefer çığlık atmamak için dişlerini sıktı, yatağına gömüldü. Sabaha kadar uyuyamadı. Sabah kahvaltıda, Ahmet onun göz altlarındaki mor halkaları fark etti.
“İsmail, iyi misin?”
“İyiyim,” dedi İsmail ruhsuz bir şekilde, kahvesini tutarken ellerinin titremesini zar zor gizliyordu. Kendini sakinleştirdi, “Uyuyamadım sadece. Yasin'i aklımdan çıkaramıyorum.”
Ahmet bir şeyler olduğunu fark etmişti ama iki gündür de üç harfliler (en azından kendine) gözükmüyordu. Ne diyeceğini bilemedi. Yasin’in dolabı boşaltılmış, eşyaları ailesine teslim edilmişti. Okulda resmi bir açıklama yapılmamış, “eğitim zaiyatı” gibi muğlak bir ifade kullanılmıştı. Ama yatakhanede, tuvalette, her yerde bir gerilim, fısıldaşmalar vardı.
Üçüncü gün, musallat olma olayları yatağın dışına taşmaya başladı. Duş alırken, sıcak su aniden kesildi, yerine dondurucu bir soğuk geldi. Çığlık attı, dışarı fırladı.
Duş kabininin içinde, bir silüet daha vardı – onunki gibi duran, ama başı anormal bir açıyla yana eğik. Silüet, buğuya bir şey yazmaya başladı: üç çizgi. İsmail gözlerini ovuşturduğunda kaybolmuştu.
Artık yalnız kalmaktan korkuyordu. Ama kalabalıkta da kendini güvende hissetmiyordu. Yemekhane gürültüsü, kulaklarında anlamsız, tersine çevrilmiş sesler gibi geliyordu. Bazen insanların yüzleri, bir saniyeliğine, tanıdık ama tüyler ürpertici ifadelere bürünüyordu:
Yasin’in son anlardaki donuk korkusu, ya da Üsteğmenin odasındaki o alaycı silüetlerin ifadesi.
Dördüncü gece, fiziksel temas geldi. Uykuya dalarken, bir elin boğazını sıktığını hissetti. Nefesi kesildi. Gözlerini açtı, ellerini boğazına götürdü – orada hiçbir şey yoktu ama basınç devam ediyordu. Yataktan aşağı yuvarlandı, yere düştü, öksürerek nefes almaya çalıştı.
Koridor ışıklarından sızan loş aydınlıkta, yatağının üzerinde, çarşafın altında insan biçimli bir yükselti gördü. Yavaşça, sanki içindeki şey doğruluyormuş gibi hareket ediyordu. İsmail, deli gibi yatakhanenin diğer ucundaki tuvalete koştu. Tuvaletten çıkınca saatlerce orada, tuvaletin yanındaki nöbetçi masasında, nöbetçi öğrenciyle konuştu. Nöbetçi öğrenci yakın arkadaşıydı.
İlk başta "Yat, başımı belaya sokma." dedi ama o da Yasin'in intiharı sebebiyle korkuyor, yanında birini istiyordu."
Ahmet ve Celil, ertesi sabah onun halini gördüklerinde şok oldular. İsmail... Gözleri, göz yuvalarına iyice gömülmüş, etrafları mor ve kırmızı çemberlerle çevrilmişti. Elleri sürekli titriyor, sürekli etrafa bakınıyor, ani seslerde yerinden sıçrıyordu.
İsmail'i yatakhanenin sonundaki bavul odasına çektiler: “Bize anlatmalısın İsmail,” dedi Celil yumuşak ama kararlı bir sesle, tenhaya çektiklerinde. “Neler oluyor?”
İsmail, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanarak, fısıltılardan, dokunuşlardan, duştaki silüetten bahsetti. Anlatırken sürekli omzunun üzerinden, boş koridorun köşesine bakıyordu.
“Gittiler sanıyorduk!” dedi Ahmet endişeyle. Bir cümle değil bir soruydu.
“Hayır,” diye inledi İsmail. “Hep buradalar.”
"İzlediler"
"Konuştular"
"Şimdi de... Şimdi de... Korku!"
İsmail cümlesini bitiremeden Celil ve Ahmet'in arkasında beliren karartıyı gördü. Karartı bu sefer uzaktan izlemedi. Göz açıp kapayınca kadar bir karış ötesindeydi. Kısa bir an yüz yüze kaldılar ve ardından karartının elini, maddesel olmayan elini, boğazında hissetti.
Ve ansızın havalandı...
Celil ve Ahmet önce birbirlerine baktılar. Karartıyı göremiyorlardı ama İsmail'i ayaklarından yakalayıp çekmeye başladılar.
Nafile bir çabaydı. İsmail odanın üç buçuk metrelik tavanına yapışmıştı. Celil ve Ahmet ise İsmail'i bırakmadılar. Yerden neredeyse iki metre yukarıdaydılar.
İsmail nefes alamadığı için kıpkırmızı olmuştu, bir an sonra hepsi yerdeydi.
Üçü de ne yapacağını bilmez halde birbirlerine bakıyordular.
Beşinci günden itibaren, İsmail’in gerçeklik algısı iyice bozulmaya başladı. Aynalardan korkuyordu, çünkü yansıması her zaman bir saniye sonra hareket ediyor, ya da hiç beklemediği bir ifade takınıyordu.
Yemekte, tabağındaki yemeğin kıpırdadığını, küçük desenler oluşturduğunu görüyordu – genellikle üç çizgi, ya da göz şekilleri.
Su içtiği bardaklar, aniden çatlıyordu. Bir keresinde, suyun içinde minik, siyah, hareketli şeyler yüzdüğünü gördü. Çığlık atarak bardağını fırlattı.
Artık konuşmakta da zorlanıyordu. Cümleleri yarıda kesiliyor, anlamsız kelimeler mırıldanıyor, sürekli “dinliyorlar, görüyorlar, biliyorlar” gibi şeyler tekrarlıyordu. Derslere odaklanamıyordu. Öğretmenler onu uyardığında, sadece boş boş bakıp titriyordu.
Ahmet ve Celil, onu yalnız bırakmamaya çalıştılar. Ama askeri okul disiplini buna her zaman izin vermiyordu. İsmail’in durumu, üst sınıfların ve nihayetinde sorumlu subayının dikkatini çekti.
İkinci haftanın başında, musallat olayları zirveye tırmandı. Bir gece, yatakhane tuvaletinde, lavabonun başındayken, musluktan kan kıvamında koyu kırmızı bir sıvı aktı. Dehşet içinde geri çekildi, ama her lavabodan, her tuvalet kasesinden aynı sıvı fışkırmaya başladı.
Tuvaletin kapısı kendiliğinden kapandı, kilitlendi. Havada, keskin, bakırımsı bir koku ve düşük frekanslı bir uğultu yayıldı.
Duvarlardaki fayansların arasından, siyah, sıvımsı damlalar sızmaya başladı. İsmail çığlık attı, kapıyı yumrukladı. O anda, aynadaki yansıması, ona doğru yaklaştı ve ağzını, İsmail’inkinin senkronize olmayan, grotesk bir taklidiyle açtı. Sesi duyamıyordu ama dudak hareketlerinden kelimeyi anladı: “Geliyoruz.”
Kapı aniden açıldı. Dışarı fırladığında, tuvalet normaldi. Lavabolardan berrak su akıyordu. Ama orada bulunan iki öğrenci, onun çılgın haline şahit olmuştu.
Ertesi gün, Üsteğmen Demir, İsmail’i odasına çağırdı. İsmail’in hali içler acısıydı. Üniforması üzerinde gevşek duruyordu, tırnakları ısırılmış ve kanamıştı, bakışları odaklanamıyordu.
“Oğlum, seni... göndermemiz gerekecek,” dedi Üsteğmen, sesinde ender görülen bir merhamet vardı. “Bu halde devam edemezsin. Ailenle konuştuk. Yarın seni almaya geliyorlar.”
İsmail, bu sözleri anlamakta güçlük çekti. Ailesi? Eve? Belki orada güvende olurdu. Belki bu yerden, bu odalardan, bu duvarlardan uzakta…
“Tamam,” diye mırıldandı, başını salladı. “Tamam.”
Ertesi sabah, ailesi gelecekti. Bir gün daha dayanabilirdi...
O son gece, olaylar neredeyse duruldu. Sadece ara sıra fısıltılar, yatağın sallanması…
İsmail, sabahı zor etti. Üsteğmen onu odasına çağırdı, ailesini orada bekleyeceklerdi.
Üsteğmenin odası dördüncü kattaydı. Pencere, boğaza bakıyordu.
Odaya girdiğinde, Üsteğmen masasında bazı evrakları imzalıyordu. “Otur oğlum, birazdan gelirler,” dedi.
İsmail, pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. Dışarı baktı. Bulutlu bir gündü. Aşağıda, okulun ön bahçesi ve boğazın karşısı kıyısı görünüyordu. Orada, dışarıda, normal bir hayat vardı. Belki kurtulabilirdi.
Tam o sırada, odanın havası değişti. Üsteğmenin arkasındaki kitaplığın gölgesi, anlamsız bir şekilde uzadı. İsmail’in kulaklarında, gece boyunca duyduğu fısıltılar, şimdi net, çok sayıda ve senfonik bir hal aldı. Tek bir kelimeyi, ismini, bin farklı ses tonuyla fısıldıyorlardı: “İsmail… İsmail… İsmail…”
Üsteğmen, imza atmaya devam ediyordu. Hiçbir şey duymuyordu.
İsmail’in gözleri doldu. Artık kaçış yoktu. Onu nereye götürürlerse götürsünler, onunla geleceklerdi. Yasin gibi… Yasin kaçmıştı. Belki o yol daha iyiydi.
Oda kapısı açıldı. Annesi ve babası, endişeli yüz ifadeleriyle içeri girdiler. Annesi, “Oğlum!” diye seslendi, ona doğru adım attı.
İsmail, annesinin gözlerindeki korkuyu ve şefkati gördü. Ona bunu yaşatmamak, onları da bu şeylerin içine çekmemek için…
Üsteğmen ayağa kalktı, “Hoş geldiniz,” demek için.
İsmail, son bir an, pencereden dışarı, özgürlüğün imkansız olduğu o gri gökyüzüne baktı. Sonra, sandalyesinden, ani ve beklenmedik bir çeviklikle fırladı. Kimsenin engelleyemeyeceği kadar hızlıydı.
İki adımda pencereye ulaştı.
“İSMAİL, HAYIR!” diye bağırdı Üsteğmen, masanın etrafından fırlamaya çalışırken.
Annesinin çığlığı odayı doldurdu.
İsmail, pencere koluna asılmadan, doğrudan camın merkezine bir koşuyla atıldı. Çift katlı pencere camı, vücudunun ağırlığı ve hızıyla paramparça oldu. Keskin cam sesi, annesinin çığlığına ve Üsteğmenin küfrüne karıştı.
Ve sonra… sessizlik...
Sadece dışarıdan gelen rüzgar sesi ve cam kırıklarının yere düşmesi.
Üsteğmen pencereye koştu, aşağı baktı ve hemen bir küfür ederek İsmail'in ailesini pencereye yaklaştırmamak için hamle yaptı. Fakat ona da geç kalmıştı. İsmail’in babası, bir iniltiyle dizlerinin üzerine çöktü.
Dördüncü kattan düşüş, anlıktı. İsmail, beton zemine çarptığında, yüz ifadesi son anlarda değişmişti. Korkudan arınmış, neredeyse huzurlu, ama en çok da… farkındaydı. Gözleri açıktı, boşluğa bakıyordu. Etrafa yayılan koyu bir leke hızla büyüdü.
Aynı anda, okulun elektrik sistemi anlık bir kesinti yaşadı. Her yerdeki ışıklar bir saniyeliğine söndü ve yandı. Yatakhanede, Ahmet ve Celil, yatak odasında, Halil ise kantinde, önce kırılan cam sesini, sonra bahçedeki sesleri, homurtuları ve çığlıkları duydular. Bir şeylerin sona erdiğini, ama hiçbir şeyin bitmediğini biliyorlardı.
O akşam, okulda resmi bir açıklama yapıldı: “Travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle talihsiz bir kaza.” Ama herkes biliyordu. Yasin, ve sonrasında İsmail. İkisi de aynı beşlinin bir parçasıydı.
O gece, Ahmet yatağında, gözlerine uyku girmeyerek yatarken, duvarda hafif bir çizik sesi duydu. Sanki bir tırnak, yavaşça ve kasıtlı olarak, alçıpanı tırmalıyordu. Sese odaklandı. Çizikler bir ritim takip ediyor, bir şifre gibiydi: Üç uzun, üç kısa, üç uzun.
S.O.S.
Ahmet, çarşafı başına kadar çekti ve sabaha kadar titredi. Dışarıda, rüzgar, pencerenin kenarında, Yasin ve İsmail’in isimlerini fısıldıyor gibiydi. Sırada kim olduğunu düşünmekten korkuyordu.
Listeden iki isim silinmişti. Üçü kalmıştı.