Eymen'in sözleri yatakhanede donmuş bir sessizlik bıraktı. Ahmet'in boğazında düğümlenen cevap hiç çıkmadı. Beşinci kişi? Yanındaki karartı? O anlık gördüğü ve kaybolan şey... Gerçek miydi?
"Belki... belki gölgeydi," diye mırıldandı İsmail, sesi titriyordu. "Işık oyunu."
Ama hiçbiri buna inanmıyordu. Kahvaltı zamanı geldiğinde ruhları bedenlerinden alınmış gibi hareket ediyorlardı. Yemekhaneye indiklerinde, tatile gitmeyip okulda kalan, iki elin parmaklarını geçmeyen diğer öğrencilerin kahkahaları ve tabak çatal sesleri onlara uzak bir gezegenden geliyor gibiydi. Hiçbiri konuşmuyor, sadece tabaklarındaki peynir ve zeytinlere boş boş bakıyorlardı.
Celil kaşığını usulca masaya bıraktı. "Altı kişi, altıncı kişi."
Ahmet onun ne ima ettiğini anladı. Eymen'in gördüğü altıncı kişi... Gerçekten, olabilir miydi? Mantığı bu bağlantıyı reddetse de, içindeki soğukluk büyüyordu.
Tam o sırada yemekhane kapısı hızla açıldı. Nöbetçi öğrenci, gözleriyle onları buldu. Sert adımlarla yanlarına geldi.
"Ahmet, Celil, Halil, İsmail," dedi keskin bir ses tonuyla. "Hemen nöbetçi subayın odasına. Acilen."
Ahmet, konunun dün gece olduğunu hemen anladı. Eymen ispiyonlamış olmalıydı. "Ama Yasin?" dedi kendi kendine "Yasin de bizimleydi. Yoksa saf Yasin mi ispiyonladı" Yasin'in yanlarında olmadığını o ana kadar hiçbiri fark etmemişti.
Diğer masalardaki öğrenciler konuşmalarını kestiler, meraklı gözlerle onlara baktılar. Dört çocuk ayağa kalktı. Ayakları sanki kurşun gibi ağırdı. Koridorda yürürken, çavuşun arkalarındaki sert adımları, her adımda daha da yaklaşan bir şeyin habercisi gibiydi.
Nöbetçi subay Üsteğmen Demir'in odasına vardıklarında kapı zaten açıktı. Üsteğmen, masasının arkasında oturuyor, önündeki kağıtlara bakıyordu. Yüzü asık ve çok ciddiydi. Çocuklar içeri girip hizada durdular.
"İçeri gelin, kapıyı kapatın," dedi Üsteğmen, başını kaldırmadan.
Nöbetçi öğrenci kapıyı kapattı ve adımları uzaklaştı. Oda küçüktü ve havasız hissediliyordu. Duvarda Atatürk posteri, masanın üzerinde düzenli istiflenmiş evraklar ve bir bayrak vardı.
Üsteğmen Demir nihayet başını kaldırdı. Gözlerini dört gencin yüzünde gezdirdi. Ahmet, onun gözlerinde olağanüstü bir ağırlık hissetti.
"Oturun," dedi Üsteğmen, masanın önündeki iki sandalyeyi işaret ederek.
Dört kişi iki sandalyeye nasıl sığacaktı? Bir an tereddüt ettiler. Sonra Celil ve Ahmet oturdu, Halil ve İsmail arkalarında ayakta durdular.
"Sabah erken saatlerde," diye başladı Üsteğmen Demir, sesi yumuşak ama içinde gizli bir gerginlik vardı, "Yasin YILMAZ isimli öğrenciniz..."
"Yasin'in ispiyonladığını biliyordum" diye düşündü Ahmet kendi kendine. Düşünceleri Demir üsteğmenin devam eden konuşmasıyla kesildi.
"Yatakhane tuvaletlerinde, kendini..."
"Asılı halde bulundu."
Ahmet'in nefesi kesildi. Yanı başındaki Celil'in bedeni aniden katılaştı. Arkalarından gelen İsmail'in boğuk bir inilti sesi duyuldu.
"İntihar etmiş," diye devam etti Üsteğmen, kelimeleri odaya kurşun gibi düşüyordu. "Siz dördünüz, onun en yakın arkadaşlarıydınız. Gece boyunca da birlikteydiniz, doğru mu?"
Ahmet boğazını temizledi. "Evet, komutanım. Ama... ama sabah..."
Sabah onu görmediklerini hatırladı.
Yani... gecce... şaşırmıştı ama iyiydi."
"Ne hakkında konuşuyordunuz?" Üsteğmenin sesi biraz daha sertleşmişti.
Çocuklar birbirlerine baktılar. Gece konuştukları şeyleri bir subaya nasıl anlatabilirlerdi ki?
"Boş... boş şeyler, komutanım," diye kekeledi İsmail. "Okul, tatil, ailelerimiz."
Üsteğmen Demir, masasına hafifçe yumruğunu vurdu. "Boş şeyler mi? Sabaha kadar fısıldaşa fısıldaşa, hayır, bağrışa bağrışa, boş şeyler mi konuştunuz? Sesiniz yatakhanenin dışına kadar geliyordu?"
"Bana doğruyu söyleyin!" son cümlesini dişlerinin arasından tükürmüştü adeta.
Biraz sakinleştirdi kendini. Bu odadaki iyi polis de kötü polis de kendisiydi sonuçta.
"Yasin son günlerinde depresif miydi? Bir sorunu var mıydı? Ailesinden, sevgilisinden, notlardan şikayet ediyor muydu? İntihar edeceğini size söylemiş miydi? Onu vazgeçirmeye mi çalışıyordunuz?"
"Hayır komutanım!" diye atıldı Celil. "Dün geceye kadar her şey normaldi. Biz sadece... sadece..."
"Sadece ne?" Üsteğmenin sesi artık tamamen sertleşmiş, oda içindeki gerilimi dayanılmaz bir noktaya taşımıştı.
Ahmet, Celil'in susmasını bekledi. Ama Celil donmuş gibiydi. İçindeki mantık bekçisi, tüm bunların saçmalık olduğunu haykırsa da, bir şey onu ittiyordu. Belki de doğruyu söylemek, bu ağır yükten kurtulmak için bir çare olabilirdi.
"Komutanım," dedi Ahmet, sesi ilk başta titrek çıktı, sonra toparlandı. "Biz... gece... doğaüstü şeyler hakkında konuştuk. Cinler... üç harfliler hakkında."
Odaya ölü bir sessizlik çöktü. Üsteğmen Demir'in kaşları havaya kalktı. Yüz ifadesi önce şaşkınlık, sonra inanmazlık, en sonunda da hafif bir aşağılama ile karışık bir öfkeye dönüştü.
"Cinler mi?" diye tekrarladı, sesi buz gibi. "Siz, subay adayları, geleceğin komutanları, gece sabaha kadar cin mi tartıştınız? Bu saçmalık mı Yasin'i bu hale getirdi?"
"Komutanım, lütfen," diye yalvardı Ahmet. "Biz sadece konuştuk. Yasin... Yasin de inanıyordu zaten. Onu üzecek bir şey söylemedik."
...Tam o an oldu...
Üsteğmen Demir'in arkasındaki boş, bej renkli duvarda hava dalgalanmaya başladı. Sanki suyun altından bakıyormuş gibi bir titreme... Sonra silüetler belirdi.
Ahmet gözlerine inanamadı. Üsteğmenin sol omzunun hemen arkasında, duvarda, üç tane insansı gölge belirginleşti. İnsan formundaydılar ama öyle ince ve uzundular ki, tabandan tavana kadar uzanıyordular. Detay yoktu, sadece koyu, dumanımsı silüetler. Ama yüzlerinin olması gereken yerde, iki kırmızı nokta, öfkeyle yanan iki kor gibi parlıyordu. Ahmet onların bakışlarını hissedebiliyordu. Doğrudan ona bakıyorlardı. Ve bakışları saf, katıksız bir nefretle doluydu.
Ahmet'in yanında, Celil'in nefesi kesildi. Celil de onları görmüştü. İki metre boylarında Beş tane yapılı silüet. Duvarın neredeyse tamamını kaplıyorlardı. Başları hafif yana eğikti. Ve yüzlerinde – silüetlerde yüz olmamasına rağmen – apaçık bir alaycılık, küçümseyen bir eğlence ifadesi vardı. Celil, Selin'in evindeki o beş adamı hatırladı. Aynı sayı. Aynı kasıtlı, rahatsız edici varlık hissi.
"Hayır," diye inledi Celil, istemsizce.
Halil ve İsmail de donmuşlardı. Halil, duvarda iki tane karartı görüyordu. Biri dik, sert, asker gibi duruyordu. Diğeri ise kambur, acı içinde kıvrılmış gibiydi. İkisi de ona bakmıyor, sanki birbirlerine bakıyorlardı. Ama Halil, ikisinden de aynı derecede tehdit hissediyordu.
İsmail ise iki farklı silüet görüyordu: Biri ağlamaklı gibiydi olduğu yerde çökmüştü. çökmüş haliyle bile bir metreden uzundu, diğeri ise sanki heyecandan vücudunu kontrol edemiyor gibiydi. duvardan duvara sekiyor, titreşiyor, duruyor, kafasını İsmail'e çeviriyir ve yeniden sekiyordu. İkisi de onun en derin korkularının yansıması gibiydi.
Üsteğmen Demir, çocukların yüz ifadelerindeki ani değişimi fark etti. Hepsinin yüzü kül gibi olmuş, gözleri feci şekilde açılmış, bakışları kendi arkasındaki duvara kilitlenmişti. Dudağı titreyen İsmail'in yanağından bir damla ter süzüldü.
Üsteğmen aniden arkasına döndü.
Sadece boş, pürüzsüz bir duvar gördü.
Tekrar onlara döndü. Dört gencin yüzündeki dehşet ifadesi yalandan yapılamayacak kadar gerçekti. Bu korku, azarlanmaktan, ceza almaktan çok daha derin, iliklerine işlemiş bir korkuydu.
"Ne var?" diye sordu Üsteğmen, sesindeki sertliğin bir kısmı yerini şaşkınlığa bırakmıştı. "Neye bakıyorsunuz öyle?"
Hiçbiri cevap veremedi. Ahmet'in dili damağına yapışmış gibiydi. Duvar şimdi normal görünüyordu. Silüetler kaybolmuştu. Ama onların varlığının etkisi, odadaki ısıyı emip yerine buz gibi bir ürperti bırakmıştı.
Üsteğmen Demir bir an tereddüt etti. Bir subay olarak, açıklanamayan şeylere inanmaya programlı değildi. Ama bu çocukların yaşadığı şok da inkâr edilemezdi. Yasin'in ölümü, geceki saçma konuşmalar, ve şimdi bu kolektif panik hali... Bir şeyler yanlıştı.
"Tamam," dedi sonunda, sesi daha kontrollü ama hala gergin. "Şimdilik bu kadar. Yemeğinize dönün. Ama bu konu kapanmadı. Tekrar konuşacağız. Ve bir daha gece nöbetçileri rahatsız ettiğinizi duymayayım. Anlaşıldı mı?"
Dört genç, robot gibi başlarını salladı.
"Dışarı!"
Hızla odadan çıktılar. Koridorda, nöbetçi öğrenci onlara tuhaf bir bakış attı. Yemekhaneye doğru yürürlerken, hiçbiri konuşamadı. Her adımda, Üsteğmenin odasındaki duvardan sızan o soğukluğun, hâlâ sırtlarında olduğunu hissediyorlardı.
Ahmet, gözlerinin önünden gitmeyen o üç öfkeli silüeti düşünüyordu. Ona öyle bakmışlardı ki... sanki onu tanıyorlardı. Ve ondan nefret ediyorlardı.
Celil'in aklı ise beş alaycı gölgedeydi. Selin'in evi. Beş adam. Beş gölge. Tesadüf olamazdı.
Yemekhaneye vardıklarında, gürültü ve hareket onlara yabancı, hatta düşmanca geldi. Masalarına oturdular. Tabakları soğumuştu.
İsmail, titreyen elleriyle su bardağını kaldırmaya çalıştı, bardak dudağına çarptı. Halil, önüne boş boş bakıyor, avuç içlerini masanın üzerinde sıkıyordu.
Ahmet derin bir nefes aldı. Artık mantığın, şüphenin zamanı değildi.
"Gördünüz, değil mi?" diye fısıldadı.
Diğer üçü başlarını salladı, gözleri masada.
"Selin'in abileriydi." dedi Celil. "Beşi birden. Alaycı ifadeleri gözümün önünden gitmiyor."
Hayır dedi İsmail "İki taneydiler." Onayladı Halil. "Bir asker ve bir kambur."
İsmail tekrar hayır dedi "Ben farklı bir şey gördüm."
Üçü birden Ahmet'e baktı...