Geçmişle Hesaplaşma

1059 Words
Okula, İsmail'in ölümünden sonra sanki karabulutlar çöktü. Yasin'in ölümü bir şoktu, ama İsmail'in pencereden atlayışı, tüm gözlerin önünde, subayın ve ailesinin şahitliğinde gerçekleşmişti. Bu, korkuyu somut ve bulaşıcı bir veba haline getirdi. Artık kimse koridorlarda konuşmuyordu. Sadece fısıltılar, kulaktan kulağa dedikodular vardı. Bunlar bile kesik kesik, tedirginlikle yapılıyordu. Öğrenciler, yatakhanenin özellikle Ahmet, Celil ve Halil'in bulunduğu kısmın yakınından geçerken adımlarını hızlandırıyor, onlara bakmaktan kaçınıyorlardı. Üçü, okulun kara vebalıları gibi olmuştu. Üç gün sonra, okul erken tatile girdi. Resmi açıklama "travmatik olaylar sonrası psiko-sosyal destek süreci ve bina güvenlik denetimleri" idi. Ama herkes, gerçeğin başka olduğunu biliyordu. Kimse İsmail'in intihar ettiği binada kalmak, o odanın hemen altında yemek yemek istemiyordu. Okuldaki astsubay, subay ve öğretmenler arasında bile garip bir gerginlik vardı. Celil, ailesinin yaşadığı İzmir'e gönderildi. İlk birkaç gün, şehirdeki hareketlilik, ailesinin abartılı ilgisi biraz olsun nefes aldırdı. Sanki okuldaki karanlık, güneşli sokaklara, deniz kokusuna nüfuz edemiyordu. Ama bu bir yanılsamaydı. İlk olay, eve döndüğünün dördüncü gecesi oldu. Celil, gece tuvalet ihtiyacı için uyandı. Koridor karanlıktı. Ebeveynlerinin yatak odasının kapısı kapalıydı. Banyoya doğru ilerlerken, salonun karanlık köşesinde, televizyon koltuğunda oturan bir silüet gördü. Şekil, hareketsiz, karanlığın daha koyu bir lekesi gibiydi. Celil dondu. Gözleri karanlığa alıştıkça, silüetin detaylarını seçmeye başladı: Uzun, dağınık saçlar. İnce, neredeyse çocuksu bir omuz hattı. Selin? Kalbi göğsünde çekiç gibi çarptı. "Hayır," diye fısıldadı kendine. "O olamaz. Burada olamaz. Bu imkansız." Tam o sırada, sokak lambasından sızan loş ışık, pencereden içeri vurup silüetin bulunduğu köşeyi bir an aydınlattı. Koltuk boştu. Celil, bir an için rahatladı, halüsinasyon dedi içinden. Tuvalete girdi, ışığı yaktı. Aynanın karşısında, yüzünün ne kadar çökmüş olduğunu gördü. Gözlerinin altındaki morluklar mezarlık gibiydi. Lavaboya eğilip yüzünü yıkarken, suyun sıcaklığının aniden düştüğünü, buz gibi keskin bir soğuğa dönüştüğünü hissetti. Başını kaldırdı. Aynada, kendi yansımasının olması gereken yerde, Selin duruyordu. Bu sefer bir silüet değildi. Neredeyse somuttu. İncecik, pamuk ipliğinden bir gece elbisesi giyiyordu, ama kumaş ıslak ve toprağa bulanmış gibiydi. Saçları, yüzüne yapışmıştı. Yüzü... Celil'in hatırladığı o hasta, bitkin yüz değildi. Kül rengiydi, göz kapakları mavimsi, ama gözlerinin kendisi canlıydı. Çok canlı. Fazla canlı... İçlerinde, derin bir kuyunun dibinde yanan iki kömür parçası gibi, soğuk bir öfke ve kadim bir yorgunluk parlıyordu. Ağzı açıldı, ama ses, Celil'in kafasının içinden geliyordu, kulaklarıyla değil, beyninin her kıvrımıyla duyuyordu: "Neden beni yalnız bıraktın? CELİL?" Ses, Selin'in sesine benzemiyordu. Binlerce fısıltının, cırcır böceği seslerinin, uzak çığlıkların iç içe geçtiği bir uğultuydu. ve adını tükürür gibi söylemişti. Celil geriye sendeledi, sırtını soğuk fayanslara dayadı. "Sen... sen değilsin!" diye zorlukla çıkardı sesini. "Sen olamazsın!" "Beni bırakıp gittin. Kapıyı kapattın. Karanlıkla baş başa bıraktın. Onlar... beni seçtiler, Celil. Ama sen de seçtin. Sen... Kaçmayı seçtin!" Aynadaki görüntü yaklaştı. Selin'in eli – solgun, neredeyse şeffaf – aynanın yüzeyine dokundu. Camın iç tarafında, nemli parmak izleri belirdi. "Şimdi sıra sende. Ve arkadaşlarında. Hepiniz, seçimlerinizin bedelini ödeyeceksiniz." Celil gözlerini kapadı, sıkıca... "Defol! Defol git!" diye bağırdı, sesi çatallanmıştı. Gözlerini açtığında, ayna boştu. Sadece kendi perişan yansıması vardı. Ama soğukluk ve o ağır, topraksı koku hâlâ odadaydı. Lavabonun kenarında, nemli, kirli bir el izi parlıyordu. Bu arada Ahmet, kendi cehennemini yaşıyordu. Onun musallatları daha kaotik ve öfkeliydi. Evdeki eşyalar aniden yer değiştiriyor, duvarlara vuruluyor, elektrikler dalgalanıyordu. Bilgisayarının ekranı kendi kendine açıldı ve siyah arka plana, kan kırmızısıyla tek bir kelime yazıldı: YALANCI. Celil'in bağırışını duyan babası bir anda yanında bitivermişti. Aynadaki el izini, silinmeden önce gördü. "Üstüne bir şeyler giy." dedi, "Bir arkadaşıma gideceğiz." Babası, Celil'i, dinî konularda bilgili olduğunu bildiği eski bir arkadaşı olan bir hocaya götürdü. Adam, Celil'i dinledi, gözlerinin içine baktı ve ürperdi. "Oğlum," dedi, sesi ciddi ve korkmuştu. "Anlattığın şey... bunlar sıradan rahatsızlıklar değil. Etrafındaki varlıkların sayısı ve gücü... Onları def etmek, benim gibi birinin haddine değil. Seni ve arkadaşlarını koruyabilecek, saklayabilecek bir güç lazım." Celil'in babası umutsuzlukla, "Nerede buluruz?" diye sordu. Hoca, bir kağıda dua benzeri Arapça harfler karaladı, altına bir adres yazdı. "Sakın benim yazdığımı söyleme. Sadece götür. Bu kadın... o kadim yollardan anlar. Ama dikkat et. Onun yardımı bile yeterli olmayabilir. Sizinki gibi bir durumda... kötülük çok derinde." O geceden sonra, Celil için ev bir hapishaneye dönüştü. Gölgeler hareket ediyor, perdeler kimse yokken dalgalanıyor, geceleri yatağının kenarında oturan bir ağırlık hissiyle uyanıyordu. En korkuncu ise aynalardı. Bazen, yansımasının arkasında, bazen direkt olarak kendi yansımasının olması gerektiği yerde duran, onu izleyen silüetleri görüyordu. Bazen Selin, bazen ise tanımlayamadığı, daha kadim, daha biçimsiz şeyler. Ertesi gün, Ahmet'ten bir mesaj geldi: "Sana da geldiler mi?" Celil titreyen parmaklarla yanıtladı: "Evet. Selin." Ahmet'in cevabı gecikmedi: "Bana da... Dün gece geldiler." "Halil susuyor ama onda da var. Senden önce Halil'i görüntülü aradım. Odasının duvarında, normalde asla asmayacağı kadar büyük bir ayet gördüm. Ve..." "Kolunda, bileğine kadar uzanan taze, mor bir çürük vardı." "Kaçmalıyız" dedi Ahmet.. Ama nasıl?" "Ayrıca nerede güvendeydiler ki? Arkadaşının verdiği adres, şehrin kenar mahallelerinde, dar sokakların içinde, tek katlı, bahçeli eski bir evdi. Evin etrafını saran hava bile farklıydı; ağır bir kekik ve tütsü kokusu, sadece koku değil havada toprak ve bakır karışımı garip bir tat vardı. Kapıyı açan kadın, Celil'in tahmin ettiği gibi yaşlı bir 'kocakarı' değil, orta yaşlı, zayıf, keskin bakışlı bir kadındı. Gözleri, Celil'i ilk gördüğü anda, onun üzerine yapıştı. "Gel," dedi tek kelimeyle. Sonra... Sonra Celil'in omuzlarından arkasına baktı. "Onlar giremezler." Celil ve babası içeri girdi. Ev loştu. Duvarlarda garip semboller, kurutulmuş bitkiler, şişeler içinde koyu renkli sıvılar vardı. Kadın, Celil'i bir sandalyeye oturttu, elini alnına koydu. Dokunuşu buz gibiydi. Kadın irkildi, elini çekti. "Üçü birden," diye mırıldandı. "Ama seninkisi... daha kişisel. Seni takip ediyor. Bir Ece ve tebaası." Celil'in kanı dondu. "Ece? Selin mi?" Kadın başını salladı. "O artık Selin değil. Onların Ece'si. Onu arayıp bulmak seni bulmak demek. Seni bulmak da... diğerlerini." Kadın derin bir nefes aldı. "Saklayabilirim. Ama kurallar var. Ve bir bedel." "Üç gün sonra gelin" dedi. Babası "Ne kadar?" diyerek ücreti sordu. Kadın Celil'in babasına baktı. Cevap vermedi. Celil'e döndü. "Diğerlerini de çağır. Üçünüzü birlikte saklamam gerekiyor." Celil'in babası tekrar "Bedeli ne kadar?" diye sordu. "Fazla nakilim yok ama üç gün içinde bulabildiğim kadarını bulabilirim." Kadın tekrar Celil'in babasına döndü. "Her bedel para değildir. Şimdi gidin." Celil, Ahmet ve Halil'i aradı. Kadından ve evinden bahsetti. Kadının üç harflileri gördüğünden, evine giremediklerinden Üçünün birden gelmesi gerektiğinden... Ahmet ve Halil üçüncü gün, aileleriyle birlikte geldiler. Yorgun ve bitkinlerdi. Diğer yandan kadın, üç gün boyunca hazırlık yapmıştı. O gün, tekrar geldiklerinde, aileleri içeri almadı. "Burada olmamanız gerekiyor. Gidin ve bekleyin. Yarın sabah, gün doğduğunda tekrar gelin. Çocuklarınız için kıyafet de getirin." diyerek aileleri geri gönderdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD