Bölüm 11: İyi Niyet

1019 Words
Elizabeth'in yanına gittiğimde gün geçtikçe daha da iyiye gidiyordu. Saraya alıştıkça cana yakın olmaya başlamış, çevresine gülücükler saçıyordu. Anne ve babası evlerine dönmeleri gerektiğini söyleyip gittiklerinde o da onlarla gitmek istemiş, babam kesinlikle kabul etmeyince de emrine uymak zorunda kalmıştı. Yalnız kalmaktan biraz surat assa da sonunda Edward kucağında bir demet çiçekle odaya girdiğinde eski neşesi yerine geldi. "Artık yataktan kalkabilirim," diye mızmızlanmaya başladı çiçekleri alır almaz. "Bu odada çok sıkılmaya başladım ve canım da artık acımıyor. Görüyor musun? Kolumu oynayabiliriyorum." "Dur, dur," diye çıkıştı Edward. "Ani hareketlerden sakın sevgilim. Bir süre daha." Elizabeth, bir çocuk gibi dudak kıvırdı. Üzülmesini istemediğim için "Çay içmeye inebiliriz," diye bir öneride bulundum. Hem yemek odası buradan bin kat daha iç açıcıydı. "Ya da sadece sen inip bizi rahat bırakabilirsin," dedi Edward. "Zaten bunların hepsi senin suçun." "Hayır senin suçun," diye araya girdi Elizabeth. "Daha dikkatli olmalıydın." Edward sevgilisine bana çıkıştığı gibi kötü davranmadığı için sustu. Daha sonra "Pekala," dedi omuzları düşerek. "Ben aşağı bir şeyler içmeye iniyorum. Çay içmeye bu kadar meraklıysanız size eşlik edebilirim." Odadan çıktığında kendimi rahatlamış hissettim ve geçip Elizabeth'in yattığı yatağın kenarına oturdum. "Teşekkür ederim Elizabeth," dedim. "Edward'a karşı beni koruduğun için." Mary'nin yanında olduğu gibi kuş beyinli demekten vazgeçip sadece ismini söyledim. Göz kırparak gülümsedi. "Bana Eli diyebilirsin. İsmim biraz uzun. Eli, daha çok hoşuma gidiyor." "Pekala Eli," dedim. Benimki de uzundu ve biran ismimi kısaltmaya yeltenmek istesem de hemen bundan vazgeçtim. Biz kraliyet ailesiydik.  İsimler önemliydi. "Artık kalkabilir miyim?" diye sordu. "Tabi," diyerek kenara çekildim. "Şu halime bak," diyerek somurttu. "Günlerdir bu yataktayım ve şuan paspas gibi görünüyorum." Yorumuna kıkırdadım. "Hizmetçileri çağırayım," dedim. "Giyinmene yardım etsinler." "Gerek yok," dedi. "Böyle şeylere alışkın değilim. Kendim hallederim. Sadece saçımı yapabilir misin? Tek elle beceremiyorum." "Olur," dedim. Hayatımda kimsenin saçlarını yapmamıştım. Kendiminkileri bile nadirdi. Yine de onu reddedemedim. Üzerine gül kurusu bir elbise giydi ve aynanın önündeki sandalyeye geçti. Arkasına dikilip önce uzun sarı saçlarını fırçaladım. Aynaya yansıyan teni güneş dolu odada neredeki ışığı yansıtacak kadar beyaz ve berrak görünüyordu. Yumuşak saçlarını taramayı bitirdiğimde gevşek bir şekilde örüp bağladım ve başına naif bir taç yerleştirdim. Şimdilik tacı benimkinden küçüktü. Evlendikten sonra değişecekti. Ağabeyim ve nişanlısı benim çok konuşulan evlilik sözüm gibi değildi. Onlar İngiltere'nin en güzel ve yakışıklı çifti olacak, herkes onları kıskanacak ya da imrenecekti. Ağabeyimin peşindeki sayısız kızın hayalleri suya düşmüştü. Onların bu mutluluklarına ve güzel hallerine karşın kimse benim yerimde olmak istemezdi. Andrew yüzünden herkese dedikodu malzemesi olmuştum. İşimiz bittiğinde birlikte yemek salonuna indik ve rahat kanepelere yerleşip hizmetçilerin çay servisini bekledik. Mary de bize katılmıştı. Düğün hazırlıkları yüzünden son günlerde onu pek sık göremez olmuştum. Ağabeyim Eli'nin yanına geçip kırık koluna nazik bir öpücük kondurdu. Zavallı kız bu hareketlere alışık olmasa gerek hemencecik kızarıyordu. "Düğüne az kaldı," dedi dadım gülümseyerek. "Törende hangi renk giyinmek istediğine karar verdin mi?" "Bilmem," dedi Elizabeth. "Sanırım kırmızı olabilir." Kendi giyindiğim kırmızı korkunç elbiseyi hatırlayıp gülümsedim. "Büyük bir taç takacaksın," dedi Edward. "Bir kraliçe tacı." Karısını şimdiden kraliçe gibi görmeye ve ağırlamaya başlamıştı. İngiltere'nin Elizabeth'i kraliçe olarak memnuniyetle kabul edeceklerinden emindi. Bundan ben de emindim. Cana yakın ve her soylunun olduğu gibi ikiyüzlü birisi değildi. Aniden babamın içeri girmesiyle ayağa kalkıp reveransa geçtik. Onun girişiyle odaya dolan koruyucu şövalye ordusu rahatımızı bozmuştu. "Nasılsın?" diye sordu babam Elizabeth'e yönelerek. Eli, nazikçe yanıt verdi. "Teşekkür ederim kralım. Son derece iyiyim." "Güzel o halde," diyerek onayladı babam. "Hekim yakın zamanda tamamen iyileşeceğini söyledi. Yeni bir kazaya mahal vermeden evliliğinizi gerçekleştirelim." "Emredersiniz," dedi Edward babamın manalı bakışlarından korkarak. İçinden bana lanetler yağdırıyor olmalıydı. Babam işlerinin olduğunu söyleyerek neyse ki yanımızda fazla kalmadı. Tekrar ayağa kalkıp reveransa geçtik ve oda gidişiyle eski sessizliğine gömüldü. Yakında ağabeyim evlenecekti ve bu da yeni insanları göreceğimiz manasına geliyordu. Heyecanlanmadan edemedim. Her geçen gün beni Andrew'e yaklaştırsa da bir süre onu düşünmeyecektim. Nihayet onlar da Eli'nin ailesi gibi sarayı terk etmişlerdi de rahata kavuşmuştum. Andrew'i ve tavus kuşunu bir gün daha görmeye sabrım yoktu. Çaylarımız bittiğinde salona davetsiz bir misafir giriverdi. Edward kıpkırmızı kesilirken eli ayağına dolaşmış bir halde bocaladı. Onun bu hali hoşuma gitse de gelen kişinin Eli'yi üzebileceğinden endişelendim. Geçmiş Edward'ın yakasını çabucak bırakmamıştı. "Leydi Rose," dedi dadım gülümseyerek. "Ne hoş sürpriz." Dadım insan ayırt etmeden dünyadaki herkese iyi davranan bir melekti. Edward'ın eski sevgilisi, evli olduğu halde ağabeyimle ilişkisi olup İngiltere'nin çay saatlerine konu olan Leydi Rose'a bile. Rose, kibirli bir ifadeyle karşımıza yerleştiğinde eldivenlerini ve şemsiyesini yanındaki hizmetçiye verdi. Dudakları sade bir teşekkürle aralanırken iştahlı gözlerini Edward'dan alıp Eli'ye dikti. Küçümseyici bakışları kızı ezip geçerken onun kendinden güzel olduğunu fark ettiğini düşünmeden edemedim. Rose, her erkeği kendine hayran bırakacağını düşünen, kendine güvenen bir kadındı ve uzun süre pençesini Edward'ın yakasından bırakmamıştı. Edward ani bir sarhoşlukla bu kadına kendini kaptırıp yasak olanın verdiği zevkle bir süre oyalansa da sonunda ondan vazgeçti. Oturduğu yer saraya yakın olduğu için sık sık burayı ziyaret ederdi. Kocası ise ahmağın tekiydi ve Rose doğuştan zengin olduğu için ondan daha güçlü sayılırdı. Bu yüzden aralarında belirgin bir üstünlük vardı. Belki de o da benim gibi zorla evlenmeye sürüklenmişti. Yine de bu kadını bir türlü sevemiyordum. Gözleriyle Elizabeth'i küçümsemesine daha fazla izin vermeyerek anlamlı bir ifadeyle sordum. "Kocanız nasıl Leydi Rose." Kadın, sinsi bakışlarını iğrenir bir ifadeyle üzerime dikti. Benim ondan nefret ettiğim gibi o da benden nefret ediyordu. Hırs düşkünü budala diye düşündüm. Ağabeyim elinden kurtulduğu için gücü bir nebze olsun azalmıştı. "Teşekkürler Victoria," dedi. "Senin nişanlın nasıl?" O da benim gibi sözleriyle beni iğnelemeye çalışıyordu. Sanki Andrew'i çok seviyormuş gibi gözlerimi devirerek "Çok iyi," diye cevapladım. Bu kadına zayıf yönümü göstermeye niyetli değildim. Her ne kadar evlenmek istemediğimi tahmin ediyor olsa da bundan emin olamazdı. O sırada bir şey fark ettim. Mary'nin iyi niyetinin, Elizabeth'in dedikoduların dışında büyümüş hayatının verdiği bilinmezliğin dışında bir şey. Edward'ın tıpkı eskisi gibi kadına olan zaaflı bakışları. O an bir şeyden emin oldum. Eli, onu kraliyete götüren ve ona varis verecek bir adım olsa da onun için heyecan değil bir gereklilikti. Tüm o tapıyormuşçasına tavırlarının altında ona olan ihtiyacı yatıyordu. Oysa Rose, Edward için yasaktı, olmaması gerekirdi ve onun ömrünü peşinde harcadığı bir şeyi taşıyordu. Heyecan. Bu evlilik işi olur olmaz Edward Rose'a ya da bir başkasına gidecekti. Kadının iştahlı bakışlarına verdiği tutkulu bakışlar bunu gösteriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD