Bölüm 10: Saray Telaşı

978 Words
Andrew yanıma gelip titreyen vücudumu sarstığında ancak kendime gelebildim. "Victoria," diye haykırdı yüzüme bir tokat geçirirken. "Saraya git ve yardım çağır." Yanağıma inen sert tokadın bıraktığı yanma hissini umursamayarak atıma koştum. Eğer Edward'a ya da nişanlısına bir şey olursa kendimi asla affetmezdim.   Rüzgar gibi bir hızla ilerlemeye başladım ve çok geçmeden saraya vardım. Neyse ki tahmin ettiğim kadar uzaklaşmamıştık. "Yardım edin," diye bağırmaya başladım sarayın zengin merdivenlerini tırmanırken. "Yardım edin." İnsanlar meraklı ve endişeli bakışlarını üzerime dikerken derdimi tek nefeste anlatmaya çalıştım. "Edward..., attan düştüler." Babam iri cüssesiyle sarayın devasa salonunda belirip yanıma yaklaştı. "Ne oldu?" "Edward ve nişanlısı attan düştüler. Yardıma ihtiyaçları var. Herkes aynı anda çığlık koparırken babam bir kral edasıyla sakinliğini koruyup etrafa emirler yağdırmaya başladı. "Atları hazırlayın, hekimi çağırın..." Hizmetçiler oradan oraya koşuştururken babam bana yönelerek "Victoria, yolu göster," diye emretti. Başımı sallayıp eteklerimi toplayarak yerimden fırladım. "Emredersiniz kralım." Tekrar ata binmiş ve ardımda bir dizi muhafız, hekim ve bir de kral sürüklerken içimden ağabeyime bir şey olmasın diye dualar ediyordum. Ve tabi Elizabeth'e de. Peşimdekilerle birlikte Andrew'in yanına vardığımızda Edward ve nişanlısı acılar içinde kıvranmaya başlamışlardı. Hekim "Dokunmayın," diye haykırdı. Tıpkı bir peder gibi beyaz saçlı ve yaşlı bir adamdı. "Kemikleri kırılmış olabilir." Hepimiz endişeli gözlerle beklemeye başladık. Hekim ikisinin de vücutlarına baskı yapıyor, sanırım bir yerlerinin kırılıp kırılmadığını kontrol ediyordu. Kötü bir şeyleri olmaması için dua etmeye devam ederken ani bir rüzgar dalgası irkilmeme neden oldu. Kollarımı iki yanımdan vücuduma sararak dişlerimle dudaklarımı kemirmeye başladım. Eğer Edward olur da ölmezse bu yaşadığından sonra kesin beni öldürürdü. Hekim nihayet işini bitirdiğinde rahatlamış bir ifadeyle babama döndü. "Sevgili kralım. Değerli oğlunuzun önemli bir şeyi yok. Neyse ki ufak morarmalar ve ağrılar dışında bir şey hissetmeyecek." Babam "Tanrı'ya şükür," diyerek yanıt verdi. "Ama aynı şeyi gelininiz için söyleyemeyeceğim. Sağ kol kemiğini kırmış." "Derhal gerekeni yapın," diye çıkıştı babam. "İyileşmesi için her ne gerekiyorsa." Elizabeth, gözyaşları içinde acıyla inledi. Kuş beyinli Edward hekimin sözlerinden sonra mucizevi bir şekilde iyileşme edasıyla ayağa fırlayıp nişanlısını kucakladı ve bir bebeğe dokunur şekilde naziklikle onu at arabasına taşıdı. Hepimiz kendi atlarımıza yerleşip fenerler eşliğinde saraya vardık ve onlarca endişeli gözle karşılaştık. Herkes onların nesi olduğunu soruyor, bir şeyleri olmadığını öğrendiklerinde derin bir nefes alıyorlardı. Elizabeth en güzel odalardan birine yerleştiğinde koluna sargı yapıldı ve iyileşene kadar sarayda kalması kararlaştırıldı. Acıdan terlemiş olsa gerek sarı saçları ıslanmış ve yastığın her iki yanına yayılmıştı. Anne ve babası korkuyla kızlarının başında dikilirken herkese iyi olduğunu söyleyip duruyordu. Ağabeyim ise utancından ortalıkta kıpkırmızı kesilmişti. Odada bir dizi hizmetçi olduğundan adım atacak yer yoktu ve biraz daha burada kalırsam boğulacağımı anladım. Herkesi selamlayıp iyi dileklerimi sundum ve kraldan izin isteyip kendimi odadan dışarı attım. Yardımcılardan biriyle odama girmiş elbiselerimi çıkarmaya hazırlanıyordum ki Edward hışımla odaya daldı. Yanımızdaki kızın varlığını bile umursamayarak koşar adım yanıma geldi ve güçlü ellerini boğazıma sardı. "Senin yüzünden," diye tısladı. "Senin yüzünden herkese rezil oldum. Beni kışkırttın. Bütün İngiltere benim nişanlımı nasıl da beceriksizce yere serdiğimden bahsedecek." "Çek lanet ellerini üzerimden," diyerek çığlık attım. Odadaki kız korkudan bir köşeye çekilmiş titriyordu. Edward'ın güçlü parmakları boğazımı daha da sıkmaya başlamışken morardığımı hissettim. "Seni öldüreceğim," diye bağırdı. Sinirden ağzındaki salyalar dışarı fırlıyor, bu haliyle bir prensten çok kuduz bir köpeği andırıyordu. "Rahat bırak beni," diyebildim zorlukla. Nihayet elleri gevşediğinde büyük bir acıyla öksürmeye başladım. "Ama bugün değil," diye fısıldadı. "Dua et sevgili kardeşim, bugün değil." Odadan çıkıp gittiğinde köşede duran kız da ben de derin bir soluk aldık. Ağabeyimi nasıl bir hırsın bu hale getirdiğini anlayamıyordum. Benden neden bu kadar nefret etmeye başlamıştı. Biran boğulacağımı hissettim. Tüm bunlardan nefret ediyordum. Andrew, Edward ve babam. Sanki hepsi ölümüme susamıştı. Kendimi daha fazla tutamayarak elbiselerimi çıkarmadan yatağa attım ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Güçsüzlük gitgide canımı sıkmaya başlamıştı ve damarlarımdaki kan tüm bunlara bir son vermem gerektiğini hatırlatmak istercesine ısınıyordu. Her şeye rağmen ağlamaya devam ettim. Rüzgara kapılmış bir kuru yaprak gibi oradan oraya fırlatılıp duruyordum ve gölgelerin ardında yaşıyordum. Özgür değildim. Hep benden istenileni, olması gerekeni yapmıştım. Hiç bir şeyi ben seçemiyordum. Sadece başkalarının kurallarına uyuyordum. Andrew'le evlenmek istemiyordum ve daha fazla Edward'ın boğazıma yapışmasına izin verirsem, Tanrı korusun, aklımı kaçıracaktım. Ağlama nöbetim bittiğinde zihnimi bir çıkış yolu aramak için kurcaladım. Beni bu cennet görünümlü zindandan kurtaracak bir çıkış yolu. Belki başka bir yerde başka bir hayat mümkündü. Bu saraydan ve içindekilerden çok uzakta. Yine de çok tecrübesizdim. Dış dünyada insanların nasıl hayatta kaldığını bilmiyordum. Biz sadece sabah uyanır, kitap okur, ata biner, akşam yemeklerine, balolara ve danslara katılırdık. Peki ya diğer insanlar? Onlar nerede, nasıl yaşıyorlardı? Merakımdan iyice heyecanlanarak aklıma ikinci kez düşen bir fikirle yerimden sıçradım ve devasa pencerenin önüne dikilerek ipek perdeleri araladım. Gözlerimi olabildiğince en uzak noktaya dikerek acaba dedim. Acaba benim için saray dışında bir hayat mümkün müydü? Kendi kendime gülümsedim. Bu gülümseyiş mutluluktan değil aklıma düşen fikrin komikliğindendi.  Beni bulurlardı ve hiç düşünmeden öldürürlerdi. Gerçi burada kalsam da Edward'ın beni öldürmesini bekleyecektim. Belki evlenip bu saraydan taşınsam ondan kurtulabilirdim. Ama bu kez de gözümü ölümden bile çok korkutan bir sorun vardı. Andrew. Kaçarsam vatan haini ilan edilebilirdim. Tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalışan kaçak bir prenses. Belki de babam bu şekilde damga yememe müsaade etmez ve herkese kaybolduğumu ya da öldüğümü söylerdi. "Kayıp prenses," diye fısıldadım. Birdenbire bu fikir hoşuma gitti. Onları bir şekilde öldüğüme ikna edebilirsem belki buradan kurtulabilirdim. Peki ama nasıl? Tekrar yatağıma geçip kollarımı başımın altına yerleştirdim ve tavana bakıp hayal kurmaya başladım. Küçük bir kulübe diye düşündüm. Şöminesi ve kitaplarımın bulunduğu bir bölüm olan bir kulübe. Gittiğim yerde herhalde kitap satan bir yer bulabilirdim. Pahalı elbiseler, gösterişli akşam yemekleri olmadan. Kimseyi memnun etmek zorunda olmadığım, istemediğim şeyleri yapmayacağım bir hayat. Tüm gün boyunca gülümsemek ve çok mutlu olduğumu göstermek zorunda da değildim. Moralim bozulduğu anda oturup ağlayabilir, dilediğimce de şarap içebilirdim. Korku ve heyecan aynı anda damarlarımda dolaşırken bu bilinmez hayat aklıma bir soru daha getiriyordu. İngiltere'de tek başına yaşayacak bir yer bulabilir miydim? Sonra tüm kaygılarımı bir kenara fırlatarak tekrar mırıldandım. "Kayıp prenses." Bu hoşuma gitmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD