Bölüm 9: Akşam Gezintisi

1026 Words
Yemekten sonra ağabeyim nişanlısını övgüler eşliğinde saray bahçesinde ufak bir gezintiye davet etti. Ve biz de Andrew'le onlara eşlik edecektik. Hep beraber sarayın önüne çıktığımızda tatlı bir esinti dağınık bir şekilde toplanmış saçlarımı yalayıp geçti. Elizabeth, utangaç ve biraz da korkaktı sanırım. Onun yerinde olsam elbette ben de korkardım. Yine de ağabeyimin sonu gelmez komikliklerine kıkırdıyor, her halinden onu sevdiği belli oluyordu. Hep birlikte tatlı çiçek kokuları eşliğinde yürümeye başladığımızda Andrew koluma girip ağır vücudunu benimkine yasladı. "Nasılsın?" diye sordu diğerlerinin duyamayacağı bir sesle. Edward bu akşam rezil olmamak için çok içmese de yine de şuan da başının döndüğüne yemin edebilirdim. Yürürken yalpalamasından belliydi. Andrew'in benden bir cevap beklediğini fark ettiğimde onunla konuşmaya hiç istekli değildim. "İyiyim," dedim düz bir sesle. "Teşekkürler," "Benden sonsuza kadar kaçamazsın," diyerek korkunç bir şekilde gülümsedi. Yine midemin bulanmaya başlamasını istemiyordum. "Karşında kim olduğuna dikkat et," diye homurdandım. "Sen de küçük prenses," dedi benimkiyle aynı uyarıcı sesle. "Sabrım taşmaya başladı. Benden iğrenir gibi bir halin var ama ne hissedersen hisset yakında karım olacaksın." Kalın parmaklarını koluma bastırdığında ani bir irkilmeyle inledim. Ona zaten senden iğreniyorum demek istiyordum. Yine de bu isteğime karşı koyarak gülümsedim. "Kusura bakmayın lordum. Çok yakında değil." Onu hazırlıksız yakalamıştım. Düğünümüzün ertelendiğinden haberi olmalıydı. Yüz ifadesi iyice düşerek beni yanından geçtiğimiz bir ağaca sıkıştırdı. Neyse ki Edward ve Elizabeth hızlı yürüdüklerinden önümüze geçmişlerdi. "Benden bu şekilde nefret etmeye devam edersen hakkında kötü dedikodular yayarım," dedi kocaman yüzünü iyice burnumun dibine yaklaştırarak. "Anlamıyor musun Victoria? Seni istiyorum. Karım olmanı ve beni sevmeni istiyorum. İşimi zorlaştırıyorsun." "Beni tehdit etmeye nasıl cüret edersin?" diye sordum itiraflarını umursamayarak. Bu kadar yakınımda olması beni iyice rahatsız ederken tutmaya çalıştığım mide bulantım kendini belli etmeye başlamıştı. "Ah, prenses Victoria," dedi. "Çok safsın. Ağabeyinin seni öldürmeye hazır olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Sakın beni küçümseme. Kulağına giden dedikoduları sence onun aklına kim soktu?" "Senin olduğunu bilmeyecek kadar aptal değilim," diye haykırdım. "Bana bu şekilde yaklaşmaya devam edersen onu iyice çileden çıkarırım," dedi tehditlerine devam ederek. "Sonunda benden nefret etmenin cezasını canınla ödersin. Taht konularının ne kadar hassas olduğunu bilirsin. Hepinizin boynu güçlü bir ipe bağlı." "Yapamazsın," diye hırladım güçlü görünmeye çalışarak. Bu lanet olası nasıl bir deliydi böyle? "Şimdi uslu ol ve insanların içinde beni rezil etme." Elimden tutup beni yürümeye devam etmek için çekiştirdiğinde itiraz etmeden ona uydum. Küçük ellerim onun bir tarla boyutundaki avucunda adeta kaybolmuştu. Ağabeyimin taht zaafını anlamış olmalı, onu bana karşı kullanacak kadar adiydi. Bu adamla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Kraliyet ailesinde doğsam da kendimi bu zamana kadar tüm bu saçmalıklardan ve entrikalardan uzak tutmayı başarabilmiştim. Şimdi ise bu adam İngiltere'ye gözümün tahtta olduğunu yaymaktan geri durmayacaktı. Bunu hayatım boyunca bir kez bile düşünmemiştim ama şimdiden başıma bela olmaya başlamıştı. Andrew'in tüm bu kini onu sevmediğimi anlayışından geliyordu. Onu sevmediğimi elbette herkes anlayabilirdi. Bunu gizlemek için hiç uğraşmamıştım. Ama anlaşılan bundan sonra seviyormuş gibi gözüksem iyi olacaktı. Bunu başarabileceğimi pek de sanmıyordum. Ben Edward gibi inanmadığım şeyleri söyleyip güzel rol yapmayı beceremezdim. Biraz olsun hızlı yürüyüp diğerlerine yetiştiğimizde ağabeyim Elizabet'i akşam olduğu için karanlığa bulanmış koyu renkli çimlerin arasında tutkulu bir şekilde öpüyordu. Utancımdan yanaklarım kızararak başımı başka yöne çevirdim. İki aşık bizi fazlaca beklettiğinde neyse ki Andrew anlamlı bir şekilde öksürdü. Elizabeth, olduğu yerde irkilerek anında Edward'a dolanmış kollarını çözerek birkaç adım geri çekildi ve ne yapacağını bilemez halde zaten düzgün görünen saçlarını düzeltti. Ağabeyim rahatsız olduğunu belirten bakışlarını hiç çekinmeden üzerimize dikerken memnuniyetsiz bir ifadeyle söylendi. "Demek bizi yakaladınız." Hiç birimiz ne diyeceğimizi bilemez halde olduğumuz yerde dikilirken sessizliği bozan yine Edward oldu. "Atları görmeye ne dersiniz?" "Olur," diye bağırdım sanki yeryüzündeki en mutlu insan benmişim gibi heyecanla. At binmek bu dünyadaki en sevdiğim şeydi. Edward, sana sormadım bakışları eşliğinde nazik parmaklarını nişanlısının yüzünde gezdirdi. "Sen ne dersin sevgilim?" "Olur," dedi Elizabeth sakin bir sesle. "Ama, şey," derken duraksadı. "Ben at binmeyi bilmiyorum." "Nasıl yani?" diye şaşırdım. "Sana at binmeyi öğretmediler mi?" Ağabeyim her zamanki iğrenir bakışlarını üzerimden çekip "Ben sana öğretirim sevgilim," diye mırıldandı. "O halde gidelim," dedi Andrew. Herkes tekrar yürümeye başlarken ahıra geldiğimizde Andrew ve göbeği hepimizden önce ahıra daldı. Kendi kendime ağlanacak halime kıkırdadım. Diğer atlara bakmadan Gardenya'nın yanına ulaştım. Benim sevgili güzel atım. "Merhaba dostum," diye fısıldadım. "Seni bu saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm." Andrew "Ağabeyin ve nişanlısı aynı ata biniyor," dedi hemen yanıma gelerek. "Biz de buna binebiliriz," diye devam etti şişkin parmaklarını atıma dikerek. "Hayır," diye tısladım. "Gardenya ikimizi taşıyamaz." Aslında atımın Andrew'in sırtına çıkması daha mantıklıydı. Koca cüssesi zavallı atımdan neredeyse daha iri yarıydı. "Sana ne söyledim?" diye bağırdı Andrew sinirlenerek. "Bana böyle davranmaya devam edersen sonuçlarına katlanırsın." Onu umursamayarak atımın semerini çözdüm ve tek hamlede üzerine bindim. Ağabeyim, nişanlısıyla güçlü bir ata binmiş ve ilerlemeye başlamıştı. Onlara yetişmek için hızımı artırırken Andrew'in de peşime takıldığını hissedebiliyordum. Lanet adam. Doğrusu üzerine bindiği atı henüz göremesem de zavallı ata acıdım. Nişanlımı taşıyabilmek için bir attan fazlası gerekliydi. Sarayın sınırlarını aşıp geniş düzlüklere ulaştığımızda ağabeyim en önde ben ortada ve Andrew de biraz gerimizde ilerliyorduk. Edward hızlandıkça Elizabeth korku çığlıkları atıyor diğer yandan da kahkahalarla boş araziyi çınlatıyordu. Mutluluklarına imrenmediğimi söyleyemezdim. İyice uzaklaşmaya başladığımızda "Daha fazla ilerlemeyelim," diye bağırdım. "Zaman geç oldu." Sesim hızımız arttıkça şiddetlenen rüzgara karıştı. Edward, "Kes sesini," diye haykırdı. Harika, her zaman her yerde benimle uğraştığı yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu yabancı kızın yanında aşağılanmıştım. Bana bağırmaya hiç mi hiç hakkı yoktu. Kuş beyinli işte diye düşündüm. Elizabeth'e güya çok güçlü olduğunu göstermeye uğraşıyordu. Ona kimin daha hızlı at sürebildiğini göstermek için atımı dehledim ve rüzgarın gözlerimi nemlendirmesini umursamayarak iyice hızlandım. Karanlıkta önümü yeterince göremesem de geri adım atmadım çünkü kendimi sinirli hissediyordum. O sırada arkamdan bir gürültü ve feryat dolu bir çığlık koptu. Ani bir şekilde durup arkamı dönerken Edward ve kızın yerde yattığını gördüm. "Aman Tanrım," diye çığlık attım atımdan inip koşar adım yanlarına ulaşırken. Başlarına dikildiğimde ikisi de acıdan kıvranıyordu. Atın durumu ise onlarınkinden daha berbattı. Andrew dehşet dolu bir yüz ifadesiyle yanımıza yaklaşıp bir küfür savurdu. "Çabuk saraya koş. Yardım çağır. Ben onlarla ilgilenirim." Şuan da itiraz edecek vakit yoktu. Tek yapmam gereken Andrew'in söylediklerine itaat etmek ve atıma binip saraya gitmekti. Ama şok olmuşum, bedenimi zorlasam da hareket ettirmeye makul olamıyordum. Edward bu haldeyken onu burada bırakamazdım. Benim hatamdı. Benim yüzümden atlarından düşmüşlerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD